Showing posts with label techne. Show all posts
Showing posts with label techne. Show all posts

June 24, 2012

Kayu plastik mi?

YavruSu: Sen Kayu'yu sevmiyor musun?
Evren: Hayır sevmiyorum. 
YavruSu: Neden? Kayu plastik mi?
* * *

Geçen yıl, sevmediğim her şeyin plastik olduğunu düşünmeye başlamıştı bir ara. Neyse sonra öğrendi plastiğin ne demek olduğunu. Ama daha sonra ben öğretirken hata yaptığımı anladım, çünkü Kayu da plastikti aslında. Bir sahtelik, bir yapaylık vardı bu çizgi filmde, bir türlü ısınamadım. O yüzden artık cevabım "Evet! Kayu plastik." 

Plastik olmasının dışında, bir de çok mızmız bir çocuk bu Kayu, sürekli bir şeylere kızıyor, mızır mızır mızırdanıyor, sonra annesi babası geliyor, 1 dakikada olayı çözüyor. Ama bunu izleyen çocukların aklında kalan sahne, ne anne babanın davranışları, ne de olayın nasıl çözüldüğü. Daha önce bahsettiğim Nurture Shock kitabında bahsi geçen bir araştırmaya göre, çocukların çizgi film izlerken beyinlerine kayıt ettikleri şey, filmdeki çocukların birbirlerine olan davranışlarıymış. Örneğin Arthur çizgi filmi göründüğü kadar masum değilmiş. Çünkü bu çizgi filmin yarım saatlik bir bölümünde en az 6-7 kere çocukların birbirlerine olumsuz davrandığı, birbirlerini aşağıladığı anekdotlar oluyormuş. Ve araştırma yapılan kreşlerde, bu çizgi filmi izleyen çocukların filmde gördükleri olumsuz davranışlara benzer şekilde davrandıkları gözlemlenmiş. O yüzden televizyonu bakıcı olarak kullanmamak, birlikte izlemek önemli. Ama bu tarz çizgi filmleri birlikte izlemek için içinizdeki çocuğun 0-1 yaş dönemine dönmesi lazım, aksi halde katlanılması mümkün değil. Hele o Pepee tarzı çizgi filmler...  yalnızca birkaç kez izledim ama o yapay diyaloglar, yalnızca gündelik sorunlara odaklı, pek bir sanatsal değeri olmayan, aynı basit ezginin üzerine yazılmış, eğitim-öğretim kaygısı güden sözlerle dolu şarkılar, konuşmalar, biri bizi gözetliyor ve hatta gözetlemekle de kalmayıp direkt eğiyor/eğitiyor, kafamıza dan dan mesajları kakıyor/kakalıyor tarzı bana çok rahatsız edici geldi.

Bu plastik yaşamlar, plastik diyaloglar, plastik gibi görünen animasyonlarda vurgu da artık hikayede değil, bireyde. Merkezdeki bireyin yaşamı, onun dünyanın en önemli sorununu yaşıyormuş aksiyonu, gündelik yaşamda kayda değmeyecek, basitçe geçilebilecek 'sorunlar' odak noktası haline getiriliyor ve yeniden yeniden üretiliyor. Bireye yapılan bu vurgu, bireyciliğe ve akabinde daha fazla mızmızlanmaya yol açıyor. Sorunların çözümünün sürekli olarak dışarıdan (Kayu'da ebeveynlerden) veya dış sesten (Pepee'de 'Big Sister'dan) gelmesi, sorunların da, çözümlerinin de dışsallaştırılmasına hizmet ediyor.

Oysa hikaye anlatımı farklı bir mizaç ister. Clarissa P. Estes'in dediği gibi,
"Öyküler ilaçtır; içsel hayatı harekete geçirir, kaldıraçları ve makaraları yağlar. Öyküler bize dışarı, aşağı ya da yukarı çıkış kapılarını gösterir; daha önce boş olan duvarlarda güzel ve geniş kapılar açar."
İşte Miyazaki de öyküye önem veren, onu ince ince işleyen bir manga sanatçısı, animasyon film yapımcısı ve yönetmen. Miyazaki'nin animasyonlarında da ana karakterler var, üstelik çok güçlü feminen karakterler var; ancak onlar, gündelik meselelerin içerisinde kaybolup mızmızlanmak yerine, aktif bir şekilde hayatlarına müdahil olup yeri geldiğinde başkalarıyla birlikte olup çözüm arıyorlar. Ve yalnızca kendi sorunlarına da değil, başkalarına da. Karakterler kendi benlerine odaklı değil, yüzleri dışarıya, doğaya, dünyaya, insanlığa dönük...

Ayrıca klasik anlamda iyi ve kötü yok Miyazaki'nin filmlerinde. Hatta bazılarında kötü hiç yok; "Totoro" ve "Kiki"de örneğin. Büyüme öyküleri anlatıyor, insanların doğa ve teknoloji ile kurduğu ilişkiyi inceliyor, çocukların gözüyle aşkı, uçmayı, özgürleşmeyi anlatıyor Miyazaki.

Sağolsun arkadaşımız Şirin sayesinde YavruSu'nun da hayatına girdi Miyazakiler. Çok uzun, izleyemez diyorduk ama 3 yaşına doğru keyifle izlemeye başladı bizim yavru. Şimdi başka bir şey izletmekten çekinir oldum.


Resim: My Neighbor Totoro

Şu ana kadar izlediklerimiz:
  • Ponyo
  • My Neighbor Totoro
  • Kiki's Delivery Service
  • Howl's Moving Castle
  • The Cat Returns 
  • Whisper of the Heart
  • Princess Mononoke
  • The Story of Heidi (bu YouTube'da var)   
Sıradakiler:
  • Spirited Away
  • The Secret World of Arrietty
  • Castle in the sky
  • Porco Rosso
  • Nausicaä of the Valley of the Wind

Hepsini çok sevdik! Plastik kesinlikle değiller; kalbe dokunan, sıcacık ve bir o kadar da sıradışı öyküler. Her daim tekrar tekrar rahatlıkla izlenebilirler.

Uyarı: "Çocuğa açayım da, bu arada iki işimi halledeyim" diye bakıcı olarak kullanılması mümkün değil bu filmlerin. İlk kareden itibaren içerisine düşüyorsunuz, bitene kadar da çakılıp kalıyorsunuz olduğunuz yerde, uyarmadı demeyin, kendinizi bırakıp kalbinizle izleyin :) 

February 4, 2012

Siz örgü örmeyi nerede öğrendiniz?

Tamam yaşım kemale ermiş olabilir ama bilmemek değil, öğrenmemek ayıp diyorlar. Ayrıca öğrenmenin yaşı yok diyorlar. Kimden öğrendiğiniz de önemli değil. Bazen bebeğiniz olabilir, bazen 10 yaşında hiç tanımadığınız bir çocuk. Ben de yaş baş dinlemedim, kalktım öğrendim sonunda örgü örmeyi. İşin komiği nerede öğrendim biliyor musunuz? 


Kütüphanede :) 


Kitap seven farklı grupları bir araya getiren çeşitli programlar düzenleniyor kütüphanede. Bunda da, örgü severler hem birlikte örüyor, hem de sevdikleri kitaplar hakkında sohbet ediyor. 8, 10 yaşlarında kızların neler yaptıklarını görseniz şaşırırdınız. Ya da ben çok cahil olduğum için ve dersler dışında hiçbir işe bulaştırılmadığım için bilmiyorum ama bu kızlar tığ işi, makine örgüsü ve ismini hayatımda duymadığım bir sürü farklı örgü çeşitleri yapıyorlardı. Aslında benim annem de çok güzel örgü örermiş. Ben hiç hatırlamıyorum tabii. Ancak resimlerden görüyorum, bunu sana ben örmüştüm diyor, şaşırıp kalıyorum. Çünkü annem, benim gördüğüm, "aaa evde uğraşmaya ne gerek var ayol, dışarda hazır yapılmış var" ekolünden geliyor ve iki çocuktan sonra bu ekolün Karşıyaka ilçe temsilciliğini yıllarca başarıyla yürütmüş bir kadın.  

Herneyse, konuyu daha fazla dağıtmadan, örgüye dönecek olursak, kütüphanedeki bu programın bir de minik bir projesi varmış. Herkes bir kare örerek evsizler barınağı için yapılacak kırkyama batteniyesine destek oluyormuş. Ben de başladım kareme. Bitirince Evren'in ellerimle köşesine link olarak vereceğim (hıh sözümü veryim de bu ay içerisinde karemi bitireyim).


Yalnız ne güzelmiş bu örgü olayı. Yapa yapa bu m.ç kadar şeyi yapmışsın bir de utanmadan paylaşıyorsun demeyin; öyle büyük bir mutluluk ki bu... (bakın Wikipedia'da knitting başlığında yer alan fotoğraftaki adam nasıl gülmüş :)

Hem Berceste de yazmıştı, hissedebiliyorum, miyelin olsun, Corpus Callosum olsun, ooo, aldı başını gitti valla bağlar, hemen gidip iki şiş geçirmeliyim elime :P

Evet siz nerede öğrenmiştiniz örgü örmeyi?

Güncelleme: İlk yazmış yorumlara, Van İçin Örüyoruz kampanyası. İlk koliler teslim edilmiş bile, ikinci koliler için elleri çabuk tutmalı öyleyse...


December 10, 2011

İbra-him/hör çıktı meydane!

Evet sonunda ibrahim ve ibrahör'le karşılaştık. Markete gitmiştik. "Annecim beni kucağına al!" diye korku dolu bir sesle bacaklarıma yapıştı. Şaşılacak şeydi; çünkü markette mümkün değildi böyle bir şey istemesi. Her zaman kendisi dolaşıp her şeyi incelemek ve tüm ihtarlarımıza rağmen ellemek isterdi. Eğildim, baktım, beti benzi atmıştı. "Ne oldu?" diye sordum. "Gidelim buradan! "İbrahim burada" dedi. Kimi kastettiğini anlamak için etrafıma bakındım. Ve hemen anladım. Görür görmez ben de ürpermiştim. Alımlı, kırk beş, elli yaşlarında bir kadındı; siyah uzun çok şık bir palto giymiş, kafasına da siyah kürkten bir Rus şapkası takmıştı. Aslında marketteki herkes gibi alışveriş yapıyordu. Ama o kesinlikle buraya ait değildi. Yok, daha önce hiç böyle birini görmemiştim bu markette --ve hatta bu kasabada. Bir ara yalnızca ikimizin gördüğünden şüphe ettim. Etrafıma baktım, kadının varlığından başkalarının da haberdar olduğundan emin olmak istedim. Ama o sırada etrafta kimse yoktu. Kadınla göz göze geldik, yüzünü incelerken bir yandan da gülümsemeye çalıştım. Öylece baktı bana. Dostoyevski romanlarından çıkmış gibiydi. Yüzü öyle çok şey anlatıyordu ki... Domates seçmek gibi sıradan bir işi yaparken bile kafasından bir sürü şey geçiyordu sanki. Bu arada bacaklarıma yapışan T.Su'nun sesiyle tekrar kendime geldim. "Annecim gidelim!"

Kucağıma aldım ve gittik, marketin başka reyonlarında gezinmeye başladık. Her şey normale döndü, kucağımdan indi ve yine neşeli bir şekilde bir o yana bir bu yana doğru koşturmaya başladı. Derken tekrar geldi, "annecim ibrahim!" diye bu sefer başka birini gösterdi. Bu, daha normal görünüşlü bir adamdı. İri yarı, uzun sakalları olan, genç biriydi. Ama yakından bakınca gözleri sanki çok yaşlı görünüyordu. Biraz ürpertici bir yanı vardı gözlerinin. Neyse, yine kucağıma aldım ve oradan da uzaklaştık. Sonra ikisini de bir daha görmedik. Sanki o an için oradaydılar. Bir görünüp bir kayboldular...

Sonuç olarak anladım ki, bu ibrahim bir kişi ya da belirli bir figür değildi kafasında. Sadece korkunç olanın adıydı.

Verdiği tepki, tıpkı Altın Kızlar'ın DVD'sini ilk kez gördüğü zamanki gibi bir tepkiydi.

- Bunlar kim? Çirkin kadınlar mı?

demişti. Korkunç, çirkin, vs. Ama bana hiç çirkin gelmemişti Altın Kızlar daha önce. Severdim onları. "Görünüşe göre yorum yapmayalım lütfen" dedim, "tanısan sen de seversin." Ama aslında onun sevgiyle ilgili bir sorunu yoktu. Öylesine gördüğü bir resim hakkında yorum yapmıştı. Fakat ben takıldım. Nasıl kibar olmayı öğretecektim, insanları dış görünüşlerine göre değerlendirmemeyi... Fakat o, birisini çirkin ya da farklı gördüğü için mesafe koymuyordu. Olduğu gibi kabul edebilirdi. Belki korkunç olanları biraz zamanla. Onlara karşı da gizemli bir ilgisi vardı, hem korkuyordu hem de tekrar tekrar bakmak istiyordu. Siyah insanlardan da ilk gördüğü zaman korkmuştu. Sonra kreşe gittiğinde az da olsa gördüğü siyah insanlar sayesinde alıştı, sevdi. Burada aileler çocuklarıyla ten rengi hakkında hiç konuşmuyorlarmış. Bunu yaptıklarında ayrımcılık olacağını düşünüyorlarmış. Oysa yokmuş gibi davranmak ayrımcılık olmaz mı? Anlatmak lazım bir şekilde, her çeşit, her renk insan var diye. İyi ki var diye. Gökkuşağı tek renk olsaydı ne zevki kalırdı yağmurdan sonra gökyüzüne bakmanın, cama yapışıp yağmurun bitişini beklemenin :)

September 16, 2010

Google yokken sorularımızı kime soruyorduk?


Eskiden, yani bundan 15 yıl önce, simitçiler ve büfeciler vardı. Onlar lokal Google maps gibi işlevlenirdi. Bazıları işi ticarete dökmüştü, "Soru Sormak 1 milyon" diye yazıp asarlardı tezgahlarının cam kısmına, kendi el yazılarıyla acayip tasarımlar yaparlardı. Çoğu zaman yanlış tarif ederlerdi, 500 metre ilerde dedikleri yer, 3 km geride çıkardı. Bir de böyleleri vardı :)


Ben hiç pes etmezdim ama, 50 kişiyse 50 kişiye sorardım. Bulana kadar canım çıkardı o ayrı. Şimdi arabaya yazıyorsun söylüyor sana: sağa dön, sola dön, düz git diye. Belki şimdi, yani sen bu satırları okuduğun sırada "mola ver, tuvalete git" diyenleri de çıkmıştır. Kimbilir belki de doğala dönelim kampanyaları ses getirmiş ve tüm araçlar satılmıştır bile (farkındayım biraz ütopik oldu ama geleceğe dair güzel hayallerimiz de olmasa neye yarar yaşamak şu dünyada).

Herneyse, başka bir bilgi deposu da sokaktaki abla, abi, amca, teyzeydi. Mesela biz üniversitedeyken şöyle olaylar yaşanabiliyordu:

Yer: Kız yurdu önü telefon kulubeleri (evet o zaman cep telefonu da yoktu, kartlı telefon kullanırdık. Jetonlu telefon da kullandık ama üniversitede kartlıya terfi etmiştik. Jeton ne mi? Para gibi bişey işte, git Google'a sor, hem böylece yarıçapının kaç milimetre olduğu gibi son derece 'gerekli' bilgilere de ulaşmış olursun, aman hiç bir bilgi eksik olmasın, zira çağ bilgicilik çağı...)

Kızyurduna dönecek olursak, anektodumuz, bir grup oda arkadaşının kiralık ev aramasıyla başlıyor. Gazeteleri paylaşmış, uygun gördükleri ilanlardaki telefonları arayıp detayları öğrenmeye çalışıyorlar (Detaylar neden mi gazetede yazmıyor? Gazete denilen şey, gerçek sayfalardan oluşuyor, öyle internet gibi sınırsız sayıda sanal sayfa olamıyor da ondan. Ha bir de kelime başına para ödemen gerekiyor ilan verirken. O yüzden ilanda yazılanlardan herhangi bir sonuç çıkarmak pek mümkün değil. İşte, verdikleri minicik telefon numarası bu noktada devreye giriyor.)

Ve telefon sesi duyulur: Zırr, zırr (böyle çalıyordu gerçekten, şarkı falan yoktu öyle eskiden, valla)
T: Bu ev de olmadı! Of ya gene bu yurda kaldık seneye! Kül kedisi bile 12'ye kadar serbest, 11'de yoklama mı alınır ya, olacak iş değil (belli bir saatten sonra kapılar kitleniyordu, geç gelenler imza atıyordu, sonra kalktı neyse ki bu 'demokratik' uygulama).

E: Aaaa bak şu ilana; ne kadar uygun fiyatı; 3 odalı diyor hem de! Arayalım mı?

T: Bakayım. Kızım sen şaşırdın mı, bu fiyata İstanbul'da 3 odalı ev verirler mi kadına! Ya da belki de tuvaleti de oda olarak sayıyolardır, hahaha. (emoticon kullanmıyorduk o zamanlarda :)

E: Ayşekadın'daymış, nerede ki acaba, sen biliyor musun?

T: İstanbul ilanlarına baktığına emin misin?

E: Aaa dur şu amcaya sorayım bir.... Pardon bakar mısınız, bir soru sorabilir miyim acaba? Ayşekadın nerde biliyor musunuz?

Amca: Valla kızım, biz bu yurtta yeniyiz, Ayşe Hanım'ı hiç görmedim. (Amca yurtta kalmıyor, kızını yerleştirmeye gelmiş de, canından bir parça olduğu için, ondan ilk kez ayrılacağı için, biz diye bahsediyor kızıyla ilgili şeylerden).

T: Hihohaha, aldın mı cevabını şekerim? Biz en iyisi bu ev arama işine son verip bütün kızlar toplanıp eylem yapalım, açsınlar kapıları, bu ne ya, kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz. (1996 senesiydi, yani 20. yüzyıl :)

Sonra yurtta eylemler yaptık, yalnızca kapılar için değil tabii ki, bütün anti demokratik uygulamalar için, yoklamalar için, tacizler için, ve daha başka bir sürü şey için darbukalı davullu şarkılı danslı eylemlerimiz oldu, yürüyüşler yaptık sonra. Topluca ilettiğimizde taleplerimiz kabul gördü. Hak verilmez aranır deyip hakkımızı aradık hep. Üniversite yılları gerçekten çok başkaydı. Hep o yıllara dönmeyi istemişimdir, baştan yaşasaydım neleri değiştirmek isterdim diye hala hayaller kurar dururum. Yani eğer üniversitedeysen hayatını bir daha gözden geçir derim.

Bir de derim ki (anne nasihatları serisi 15 bin): sen sen ol, başkalarının değil, kendi istediğin hayatı yaşa, hayallerinin peşinden git. Çünkü çocukken öyle yapardın; yürümeye başladığın andan itibaren başının dikine, bizim gösterdiğimiz değil, kendi istediğin yöne doğru giderdin. Şimdi de bakmana gerek yok birtanem, nereye gidersen git, biz hep senin arkandayız zaten.

Neyse, bu kadar duygusallık yeter. Şimdi yazının konusuna geri dönelim ve sorumuzu bir de seyircilerimize soralım. Evet, Google yokken siz kime soruyordunuz sorularınızı? İstediğiniz yanıtları alabiliyor muydunuz yoksa kafaya gelecek olan terlik veya öğretmen korkusundan rahatça soramıyor muydunuz? Sırf sorusunu araştırmak için kütüphaneye giden var mıydı aranızda. Varsa söylesin süpriz ödül vereceğim :P Ha bir de arkadaştan öğrenilen bilgilerin güvenilirliği meselesi vardı, başına böyle bir şey gelen var mı? Evet, heyecanla cevaplarınızı bekliyorum :)

May 28, 2010

Freedom's just another word for nothing left to lose

Sevgili Günlük,
Bir süredir yazamıyordum. Türkiye'de vakit öyle hızlı geçiyor ki, tatilimizin yarısı bitmiş bile. Sadece 3 haftamız kaldı :( YavruSu ile burda çok mutluyuz, tüm gün birlikte, sürekli oyunlar, şarkılar, gezmeler, sevgi dolu yeni insanlar... Hülya ve Tuna, Babayız Biz ekibi ve daha bir sürü güzel insanla tanıştık. Burda maruz kaldığı yoğun ilgiden sonra kreşe tekrar başladığında sanırım biraz zorluk çekecek. Yine 1-2 saatle başlayıp yavaş yavaş artırmak gerekecek kaldığı süreyi. Gerçi bu sabah yine kreş arkadaşlarının isimlerini sayıp hayali olarak onları çağırdı: "Emily, come here, gel gel!", sonra sırayla Anton, Ryan,... Ordan başka arkadaşlara bağlandı, Sasha, Lara ve Lara'nın annesi (Y)eşim. Onlar Bloomington'dan ayrıldılar, YavruSu'nun en sevdiği arkadaşıydı, öyle ki kendi ismini öğrenmeye çalıştığı zamanlarda önce bir süre kendisine Lara dedi; ne zaman Lara'yla görüşsek 2 gün boyunca adını sayıklıyordu, dün birden yine aklına geldi, yüzüne bir tebessüm yayıldı, sonra da biraz hüzünlendi sanki. Sanırım Lara'yı epey özledi. Biz de çok özleyeceğiz Yeşimleri...

Şu anda Çeşme'deyiz, kimsecikler yok. Hava, su, tertemiz. Bütün gün koşturuyor yavru, 3 kişi zor yetişiyoruz enerjisine. Zaten 2 yaşındaki bir çocuğun bir günde yaptığı hareketleri bir atlet yapamıyormuş. Bizimki daha 17 aylık, demek ki 7 ay sonra vay halimize!




Bu akşam yemekte babası pırasa yedirmeye çalışırken kucağından fırlayıp kaçarak "nenem nenem" diye annemin kucağına attı kendisini. Alt metinde şikayet var tabii, bunlar bana nasıl böyle bir yemeği yedirmeye çalışırlar :) oysa uzun süredir hiç böye lezzetli pırasa yememiştim, Amerikadakilerin onda biri kadar incelikte, körpecik, tazecik, mini mini, güzel sebze :)

Dönüşte hep birlikte zorlanacağız besbelli. Keşke Avrupa'da olsaymışız; annem diyor ki o zaman 2-3 ayda bir gelirdim. Gerçi annem ayrı kalmaya dayanamayacak sanırım, maruz kaldığı yoğun YavruSu bıcırdamaları yüzünden belki kışın 1 aylığına gelecek ve bizi çok mutlu edecek :) Annem sağolsun sayesinde geceleri deliksiz uyuyoruz, hatta 17 ay sonra ilk kez gece dışarı bile çıktık ;) Yaşa annem, yaşasın anneler! Çalıştığı için annem kadar aktif olmasa da babam da çok ilgileniyor YavruSu'yla. Sürekli arıyor; artık telefonda sohbet etmeye başladı YavruSu da, "alo, dedem, meaba". Burdayken babam da altını değiştiriyor, oyunlar oynuyor, şarkılar söylüyor, kitap okuyor, uyutuyor. Ama malesef Pazar günü hariç sabah 9 - akşam 9 çalışıyor. Dedemizi çok özlüyoruz. Anneanneler, dedeler bir taneler :)))

Sonra, bıcır bıcır konuşuyor bebiş. Burda Türkçesi epey ilerledi, 2-3 kelimeli cümleler kurmaya başladı. Dil gelişimi tahmin ettiğim sırayla ilerliyor. Önce isimler geldi, sonra fiiller, fiil çekimleri ve zamirlerle edatlar; bu son ikisi, hemen hemen aynı zamanda. "Anne gibi" diyor, uzun düz saçlı kadınlara; "makarna gibi" mantıya ve "DoDo" gibi köpek yavrusuna. Yavru da gerçekten çok benziyor DoDo'suna.

Sıfatları ve zarfları bekliyorum sırada. Durum zarfları, zaman zarfları, soru zarfları, miktar zarfları, yön zarfları ... böyle on bin çeşit zarf vardı ya, neydi o kabus günler :) Hala öğretiyorlar mı acaba çocuklara bunları? Ben üniversite sınavından sonra silmişim. Neyse ki bebekler bu şekilde öğrenmek zorunda değil.

Ünlü dilbilimci Chomsky'nin dediğine göre "evrensel dilbilgisi" diye bir şey var. Bu konuda fazla bir okumuşluğum yok, çok ilginç bir alan aslında, merak içerisindeyim. Eğer sizin de ilginiz varsa, Chomsky'nin BGST Yayınlarından çıkan pek çok kitabı var. Bilgi Sorunları ve Dil kitabı bunlardan biri. Orda, bu konuyla ilgili şöyle diyor Chomsky:
"Evrensel dilbilgisi kalıtım yoluyla aktarılan, doğuştan gelen genetik bir yetenektir; insan dilinin değişmeyen ve öğrenilmeden bilinen özelliklerini içerir. Dolayısıyla dil, deneyim yoluyla öğrenilen bir şey değil de deneyimi düzenlemenin bir yoludur."
İşte bu noktada bir süredir kafamı kurcalayan soru geliyor. İyelik ekleri olmadan yaşamak mümkün mü? Dilin parametrelerini değiştirdiğimizde özgürlük de beraberinde gelir mi? E ne de olsa Janis Joplin'in çok sevdiğim şu şarkısında dediği gibi, freedom's just another word for nothing left to lose!" (özgürlük kaybedecek hiçbir şeyinin olmamasıdır). Yani diyeceğim o ki, -ın, -in, -un, -ün'leri hayatımızdan kaldırmak mümkün mü? Çünkü bunlar olmazsa, sahiplik de olmaz, tümevarım yöntemiyle, özgürlüğe varırız belki :)

İşte YavruSu'nun bu aralar meşgul olduğu şeylerden biri de bu, dolayısıyla benim de ilgi alanımda. "Bu babanın, bu annenin, bu benim, vs." diye ayrıştırma işlemine başladı. Böyle bir şey söylediğinde, bu annenin değil diyorum, dünyanın, sırayla kullanıyoruz, şimdi sıra bende, yarın kimbilir kimde. Yiyecek, içecek gibi şeylerse söz konusu olan, hepimizin diyorum, paylaşıyoruz. Ursula K. LeGuin'in Mülksüzler kitabında okuduğum bir sahne geliyor gözüme. "Yemek için teşekkür etmene gerek yok" diyordu, "bu yemeği hep birlikte paylaşacağız". Çok etkilenmiştim o zaman.

Türkiye'de fazla yok ama Amerika'da acayip bir bireyselleşme ve aşırı bir kibarlık var ki bazen insanın deli olmaması işten bile olmuyor. Örneğin, insanların bireysel alanına girmeniz kesinlikle hoş karşılanmıyor, olur da karşınızdaki sizi anlamazsa, Türkiye'de yaptığınız gibi refleks olarak kulağına doğru eğilirseniz, aynı anda karşınızdaki insanın refleks olarak geri sıçradığını görebilirsiniz. Marketlerde uzaklarından geçerken bile "excuse me" demeniz icabediyor. Sanırım Türkiye'de zaten mümkün olamayacak bir uygulama; çünkü bu alan, birey merkezli, 1 m yarıçaplı çemberden oluşuyor ki burda bu kadar alanın (pi m^2), kişi başına düşmesi pek imkanlı değil gibi.

Şaka bir yana, mal mülkün olmadığı toplumlarda iyelik eki ve benzeri de yoktur herhalde. Yaşam tarzımız kullandığımız dili, kullandığımız dil de yaşam tarzımızı belirliyor. YavruSu'nun ilk doğum gününde arkadaşlarımızdan bir şey almamalarını rica etmiştik ve bu konuda gerçekten çok samimiydik, onlar aldılar gerçi. Oysa bize göre, bizimle, insanlarla, doğayla geçirdiği vakit, müzik ve kitaplar yeterdi. Oyuncak olarak da evdeki 3-5 oyuncak, kreşte ortak kullandıkları oyuncaklar, kütüphaneden haftada bir ödünç aldığımız oyuncaklar ve kitaplar yeter de artardı bile. Zaten oyuncaktan çok bizimle oynadığı oyunlarla, bizimle kurduğu etkileşimlerle daha çok ilgiliydi. Daha sonra ya da Türkiye'ye dönünce nasıl olacak bilemiyorum ama hala öyle. Neyse, bu konular derin konular, aslında daha ayrıntılı yazmak gerekir, şimdi yavru öğlen uykusundan uyandı, beni bekler; öpülmek ve koklanmak ister :))) 

April 2, 2010

Doktora durumları

Bir arkadaşım, doktora yapanların ‘gerçek’ hayatta bir şey yapmaya cesareti olmayan insanlar olduğunu söylemişti. Kimbilir belki de onlar, küçükken sorgulamaya kalkışan insanlardı, ‘gerçek’ hayatla ilgili sorgulamaların iyi birşey olmadığını öğrenmiş, ama sormak araştırmak güdülerinden vazgeçememiş, zamanla sorularını farklı şekillerde sormaları konusunda yönlendirilmiş, eğitim almış insanlardı. Sorularını kalıbına uydurdukları sürece bir zararı yoktu. Hatta her ne kadar 'gerçek' hayatla ilişkilerini minimuma indirmiş olsalar da toplumda sükseli gözüken bir iş sahibi olacaklardı: Profesör. Toplumdan uzak olmasına rağmen toplum tarafından koşulsuz saygı duyulan bir meslek. 'Gerçek' hayata dair araştırmalar yapmasına rağmen çoğu zaman gerçek hayatla ilgisi olmayan, kopuk ve izole kişi.

Akademik dünya gerçekten enteresan burada. İnsanlar sayılarla varoluyor, sayılarda varoluyorlar. Yaptığınız yayın sayısı, aldığınız referans sayısı, gittiğiniz konferans sayısı, araştırmanızda kullandığınız olmazsa olmaz sayılar. Örneğin ben "critical theory" (eleştiri teorisi) çalışmak istediğimi söylediğimde danışmanım, bunun demode olduğunu, araştırmamda deneysel bulguların olmasının çok önemli olduğunu, aksi takdirde kimsenin beni işe almayacağını söyledi. Yani kısaca istatistik testleri uygulayabileceğim veri toplamalı ve bunları sayılara dönüştürüp o şekilde konuşmalıymışım, diğer bilim dallarını çok bilmiyorum ama en azından bilgi bilimi için bu böyleymiş.

Ben de peki dedim, o zaman blogları çalışayım, annelik bloglarını. Bizim alan daha çok Web'le ilgili analiz yapıyor zaten, e bloglar da bir nevi bilgi paylaşımı görevi görüyor, belki "information retrieval" alanında yeni birşeyler bulurum ve koparım :) Kopmaya niyetim olduğundan değil tabii, tek amacım bir an önce doktorayı bitirip öğrencilikten kurtulmaktı bu diyaloglar yaşanırken; zaten 'critical theory'de de bu yüzden ısrarcı olmamıştım, çünkü onun için pek aşina olmadığım bir literatürü (klasik felsefe, politik felsefe) çokça okuyup anlamam ve güzel bir şekilde yorumlamam gerekiyordu. Aslında yaratıcılığa en açık alan burası ve fakat benim gözüm iki senede böylesine ağır bir literatürü okumayı çok kestiremedi. Bu noktada üniversitede felsefe okumadığıma çok pişman oldum. Kafamı duvarlara vurdum ama burdaki duvarlar kağıttan yapıldığı için, olan bizim evin duvarlarına oldu. Ah kalın kafam, bi' işe yaramadığı yetmiyormuş gibi bir de zarar vermeye başladı...

...derken bölümden Grek kadom Illias'la konuştum. Bana tezim için konu bulmaya odaklanmaktan çok, ilerde ne yapmak istediğimi düşünmemi salık verdi. Mezun olduktan sonra ne olacaksın dedi? Nasıl yani dedim, e işte herkes gibi ben de üniversitede hoca olucam, yetmez mi. Yok dedi, "Bu hayatta ne yapmak istiyorsun?" diye tekrar sordu. Aynı akşam, yüzüncü kez eşim T. de benzer şeyler söyleyince, o noktada vurgun yemiş balık misali tutuldum kaldım...

Bu arada, seçtiğim konular dolayısıyla üniversitede işe alınmamın çok çok zor olduğunu öğrendim. Eğer üniversitede devam etmek istiyorsanız, tez konunuzun ‘marketable’, yani pazarlanabilir ve ‘serious’ yani ciddi olması gerekiyormuş. Öyle ideoloji, annelik falan çalışırsam vay halimeymiş; çünkü ilki pazarlanabilir değil ikincisi de ciddi değilmiş. Bloglar da, "public information" (halk bilgisine dayalı) olduğu için, bu tarz araştırmalar akademi dünyasında pek rağbet görmüyormuş. Ne olurdu sanki, ben de herkes gibi social network theory'e (sosyal ağ teorisine) ilgi duysaydım. Sosyal ağ derken, tabii ki akademi dünyanın içerisindeki ağdan bahsediyoruz, öyle blogroll'daki facebook'takine falan benzemez yani, çok ciddi(!) Şaka bir yana bunları çalışanlar tabii ki var ve bence olmalı da. Hatta bizim bölümden bir çocuk facebook profillerini inceliyor, sosyolojik açıdan. Ve bir başka doktora öğrencisi de bilimsel blogları inceliyor. O da annelik çalışmak istemiş ve minor'ını kadın çalışmaları bölümünde yapmış ama sonradan vazgeçmiş, gerçi şu anda da iş bulamıyor o ayrı.


Ama ümitsiliğe düşmemek gerekiyor. Bu konuda çalışıp iş bulanlar da var elbette, hem de çok güzel çalışmalar üretiyorlar. Bir tanesi: Association for Research on Motherhood (Annelik Araştırma Kurumu). Burdan çıkan kitaplardan birini okuyorum ben de şu aralar: Mothering and Blogging: The Radical Act of the Mommyblog. Bir de yeri gelmişken bahsedeyim, aynı yayınevinden değil ama doktora yapan ve üniversitede çalışan kadınların üniversitede anne olmakla ilgili yazdıkları makalelerden oluşan Mama PhD adlı bir kitap var, yine şu aralar okuduğum ve kendimden çokça şeyler bulduğum bir kitap. Sağolsun Lerna tanıtmıştı, kendisi 2 çocuk annesi ve doktorasını bitirmesi an meselesi :) Eğer siz de üniversitede varolma mücadelesi veren bir anne veya evde annelik mücadelesi veren bir akademisyenseniz mutlaka bu kitabı okuyun derim.

Benim mücadeleme gelince, yine merak içerisinde bırakıp kaçayım. Ama çok yakında döneceğim :) Şimdilik kitaplarla kalın, hoşçakalın!
* * *
Ve işte son durum...

March 28, 2010

Ada Lovelace Günü ve Feminist Felsefeciler

24 Mart Ada Lovelace günüymüş. T., Stumble Upon'da keşfetmiş ve bana göndermiş. Önce bilmeyenler için söyleyeyim, Stumble Upon, webde ilgi alanlarınıza göre sörf yapmak için çok faideli bir servis. Çok güzel şeyler keşfedebiliyorsunuz, ayrıca beğendiğiniz şeyleri anında paylaşıp favorilerinize ekleyebiliyorsunuz.

Ve gelelim Ada'ya. Resmine bakınca sanki döneminin ünlü bir sanatçısı gibi geliyor, gözünüz bir yerlerden ısırıyor değil mi :) Evet bildiniz, kendisi dünyanın ilk bilgisayar programcısı, yani bir nevi ünlü bir sanatçı o da. Yaratmaksa yaratmak; yoktan var etmek, var olanı geliştirmek ve yarattığı şeyle dünyaya müdahele etmek...



Augusta Ada King, 1815'te Londra'da doğmuş. Annesi Ada'nın yeteneğini farkedip ona çok küçük yaştan itibaren matematik öğretmeye başlamış. Ada, dönemin ünlü bilim insanlarıyla çalışmış, Charles Babbage'ın icat ettiği 'Analytical Engine' (Analitik Makine) için Bernoulli sayılarını hesaplamak üzere bir program yazmış. Ayrıca ilk kez bilgisayar ve yazılımın (software) tanımını yapmış. Müzisyen yönünü de unutmamak gerekir. Ta o zamandan bilgisayarla komplex müzik yapılabileceğini öngörmüş. Kanal kaydında sınır tanımayan tüm müzisyenler ruhuna el-fatiha okusunlar lütfen :)

Ve şimdi de tüm anneler için geliyor: Ada 20 yaşında evlenmiş ve 21, 22, 24 yaşlarında olmak üzere toplam 3 çocuk doğurmuş!!! Yani hiç sızlanmayın çocuk yüzünden birşey yapamıyorum diye; yapan yapıyor, neler yapıyor kadınlar ;) alkışlıyorum burda 32,5 yaşına gelmiş ve hala ödev yetiştirmeye çalışan bir öğrenci-anne olarak. Artık yaş durumundan öğrencilikten emekli edecekler beni, yakındır valla. Şimdi de kaçmak durumundayım, önümüzdeki hafta, ödevler, sınavlar, proposallar, araştırmalar beni bekler :(

Şurada Ada Lovelace günü ile ilgili ayrıntılı bilgi var, burada da çocuklar için hazırlanmış bir Ada videosu var, tavsiye ederim. Bir de yazıyı ve resmi aldığım kaynak blog var, feminist felsefecilerin ortak blogu --Rengahenk listemize eklenmiş bulunuyor: Feminist Philosophers.

Herkese güneşli Pazartesiler dilerim! HGI Monday diyenler, güneşe ve Adaya baksınlar :)

January 19, 2010

Şimdiki çocuklar harika, peki ya oyuncaklar? - I

Bir süredir müsveddelerim arasında duran bu yazıyı, WIC (Women in Computer Science) mail list'ten gelen bir mesaj yüzünden hemen hazırlayıp yayınlamam farz oldu.

Konu, Barbie'nin gelecek mesleği. Astronot da dahil 120 kariyeri varmış zaten, şimdiki anketle bir sonrakini seçiyorlar: çevreci mi olsunmuş, cerrah mı, mimar mı, haber sunucusu mu yoksa bilgisayar mühendisi mi? Computer Scienceçılar da maillistlere anketi göndermeye başlamışlar. Bana da sesli bir "Yetti artık!" demek düştü bu sabah.

Yazlık komşumuzun 7 yaşındaki kızının rejimde olduğunu duyunca çok şaşırmıştım, ama bugün barbie.com'daki figürleri inceledikten sonra neden artık "bulimia nervosa" diye bir hastalığın olduğuna şaşırmamak gerektiğini kesin olarak gördüm: çeşitli kanallarla dayatılan aşırı tüketim üzerine çok yeme ama öte yandan yine aynı kanallar vasıtasıyla dayatılan süper ince, zarif ve zafiyet arasındaki çizgide gidip gelen rol modellerine uymak için suçluluk hissederek her yediğini çıkarma. Evet, bu bir süredir vardı zaten. Şimdi bütün bunlara bir de kariyer peşinde koşan 'modern' kadın imajının eklenmesi, dahası bunu oyuncaklar aracılığıyla meşrulaştırmak da nerden çıktı???

Keşke bu kadarla kalsa diyorum. Ama yavruladıktan sonra gördüm ki oyuncak endüstrisi tahmin ettiğimden çok daha korkunç boyutlarda. Ve hatta iddia ediyorum ki Althusser'in vakti zamanında yazdığı "Devletin İdeolojik Aygıtları"na eklenebilecek boyutta.

Tek sorun, oyuncak bölümlerinin kız-erkek olarak ikiye ayrılıp kızlar bölümünde barbieler, soft renklerle ve özellikle pembe egemenliğinde tasarlanmış oyuncaklar, taçlar, kanatlar, mutfaklar, ütüler, bilgisayar oyunu olarak da SIMS ve benzerleri varken; erkek bölümünde vahşi renklerin hakim olduğu savaşçılar, silahlar, helikopterler, uçaklar ve World of War Craft tarzı binlerce oyun olması değil tabii ki. Bu, işin en görünür, dolayısıyla kaçınılması en kolay olan kısmı. Ancak bir de ayın karanlık yüzü var ki... the dark side of the moon şarkısını getiriyor aklıma!

Geçen sene "Experience Design" dersinde oyuncaklarla ilgili bir makale okumuştuk. Roland Barthes (1967), Fransız oyuncaklarının, yetişkin dünyasının küçültülmüş birer kopyası olduğundan, burjuva yaşantısını öğretmek üzere her zaman işlevsel olarak tasarlandığından ve bunların doğanın değil de kimyanın ürettiği bir madde olan plastikten yapılmasından dem vuruyordu. En önemlisi de bu komplike objelerle karşılaşan çocuğun kendisini sahip (owner) veya kullanıcı (user) olarak tanımlayabileceğini ama hiçbir zaman yaratıcı (creator) ilişkisi kuramayacağını söylüyordu. Onun bir şey yaratması veya keşfetmesi gerekmiyor, kendisi için tasarlanan macerasız aksiyonları kullanıp sıkılınca da bir kenara atması icabediyordu; aynen burjuva hayatın mikro düzeydeki kopyası olarak... Halbuki tahta oyuncaklar öyle değildi; onlar, çocukla birlikte büyüyüp çocuğun yaratıcılığına göre her dönem farklı anlam kazanan doğal, sıcak, samimi oyuncaklardı.

Bu makaleyi okuduktan sonra kesinlikle plastik oyuncak almamaya karar verdik; kendimizi şanslı görüyorduk, çünkü 42 sene sonra bebişin oyuncak çağında artık tahta ve bez oyuncak üreten çok güzel oyuncakçılar vardı. Ama 1 yıllık araştırmalarımız ve deneyimlerimiz sonucunda gördük ki bunlar da, çoğu zaman, Barthes'ın eleştirdiği plastik oyuncakların sadece malzemesi değiştirilmiş haliydi. Plastikte bulunan BPA, Pthalates riski yoktu, ancak daha kötüsü, ucuz üretim amacıyla kullanılan zehirli boyalar içeriyordu bir çoğu. Sonuçta bunlar da oyuncak endüstrisinin dahil olduğu "Kapitalist Dünya Ekonomi" sisteminin (Wallerstein, 1979) bir parçası olan firmalar tarafından üretilmişti. Peki problem neydi?

"Şimdiki çocuklar harika" demiş Aziz Nesin; tesadüf, Roland Barthes'la aynı yıl. Bizim yavru Su'ya bakıyorum, annelik bloglarına bakıyorum ve bir kez de ben doğruluyorum Aziz Nesin'i: Gerçekten şimdiki çocuklar harika! Ama düşününce, acaba harika olan şimdiki çocuklar mı, yoksa yaratıcılığın sınır tanımadığı çocukluk dönemi mi diye de sormadan edemiyorum. Acaba eğitim adına kaybedilen binlerce güzel şeyden sonra mı, yoksa çocuklarımızı bu sistemin bir parçası olarak yetiştirdikten sonra mı 'yeni kuşak'ın ne kadar kötü olduğundan dert yanılıyor her kuşakta bir daha, bir daha??? "Bir bebekten bir katil yaratılmasını*" neye, kime borçluyuz? Soruyorum! Hrant Dink'in öldürülmesinin 3. yılında bir daha soruyorum!

Evet oyuncaklar ve oyunlar sandığımız kadar masum değiller, ne de kitaplar, ne de şarkılar ve daha 'ne'ler 'ne'ler... Öyle eline bir şeyler vereyim de oyalansın demeden önce bir kez daha düşünmekte fayda var.


*Rakel Dink'in bu konuyla ilgili konuşmasına şu linkten ulaşabilirsiniz.

January 14, 2010

"Help God It's Monday!

Yeni dönem başladı :( Hiç hazır değildim oysa ki! Okuyacak/yazacak, gidilecek/yapılacak o kadar çok şey var ki! Kış tatilinde Florida'ya dayımı ziyarete gitmiştik, Cumartesi gecesi geldik, Pazartesi okul açıldı :( "Help God It's Monday!" diye bağırmak istedim tüm gücümle. O sırada Kurabiyegiller'in şu yazısını gördüm; biraz da iyi tarafından bakmaya çalışayım deyip bastırdım içimdeki çığlığı...

Aslında bu HGI Monday's (Help God It's Monday) fikri 3 yıl önce Amerika'ya ilk geldiğimizde tezahür etmişti bendenize; ama bir türlü hayata geçiremedim. Burda 'dessert' (tatlı) dedikleri şeyleri görünce, dedim ki burada bir pastane açsam, adını da HGI Monday's koysam, Pazartesi sendromu yaşayanlara dondurmalı baklava, anasını/yavrusunu özleyenlere sütlü nuriye, sevgilisinden ayrılanlara bol çikolatalı bir sufle, hasta olanlara fırın sütlaç, kafası karışık olanlara aşure, canı sıkılanlara çeşit çeşit kurabiye, pasta (ballı bademli, çikolatalı, vişneli, kestaneli, karamelli, krokanlı, profiterollü ve daha niceleri); ama hepsi gerçek, gerçek pasta yani, böyle kek üstü krema kandırmacası değil! Ah, ah! Ne güzel olurdu burda pastane tadında bir yer olsaydı, cup cake ve cookie'den başka bir şey sunsaydı :(
Özledim pastane kokusunu özledim,
Özledim poğaçaları, tatlıları özledim,
Özledim memleketimi, herşeyini özledim,
Gel dedim yaz dönemi, hala gelmek bilmedin!

November 20, 2008

8 yıldan sonra neden glütene tekrar başladım?

2013 yılının Ocak ayında Dr. Chris Kresser'ın "The Gluten-Thyroid Connection" yazısını okuduktan sonra bir dizi araştırma yapmış ve glüteni bırakmıştım. 8 yıl boyunca glütenli hiçbir şey yemedim. Hatta o dönem uzunca bir süre oto-immün protokolünü (AIP) uyguladım ve pek çok şeyi diyetimden çıkarttım: şeker, paketli ürünler, tahıllar, baklagiller, süt ürünleri, kuruyemişler, yumurta, domates, biber, patlıcan, baharatlar, tohumlar, çekirdekler... Bunlar yerine her gün kemik suyu ve elma sirkesi içiyor, bolca et, sakatat, serbest gezen ve yemle beslenmeyen tavuk ve balık, avokado, hindistan cevizi, zeytin, sebze, salata, turşu ve yaban mersini, böğürtlen gibi düşük fruktozlu meyveler yiyordum. Ayrıca, yoga, meditasyon ve yürüyüşü de ihmal etmiyordum. Bu azmim sonucunda 'iyileştim'. TSH'ım düştü, hatta tiroid değerlerim 2 sene sonra ilacı bırakacak derecede normale döndü. Kendimi çok iyi hissediyordum. Zamanla diyetimden çıkardığım gıdaları yavaş yavaş geri ekledim. Tabii, hala glüten, şeker, süt ürünleri ve paketli ürünler tüketmiyordum. Her şeyi mevsiminde ve organik alıyordum. Yıllarca çok dikkatli beslendim, 6 ayda bir tiroid değerlerime baktırıyordum ve sonuçlarım hep iyi çıkıyordu. 

Ta ki geçen yıl Temmuz ayına kadar. Tiroid değerlerimde yine bir değişim yoktu ama bir süredir bağırsak sorunları yaşamaya başlamıştım. Makattan kanama şikayeti ile bir gastroentrologa gittim. Kolonoskopi ve endoskopi yapıldı ve ne yazık ki bağırsaklarımda polipler tespit edildi. Hatta biyopsi sonucunda hafif displazi çıktı (hücrelerin yapısı bozulmaya başlamış ve alınmazsa kansere çevirme riski varmış). Acı bir yaz geçirdim. Çok dikkatli beslendiğimi, bunun benim başıma gelmesinin çok büyük haksızlık olduğunu düşündüm. Doktorlarla beraber diyetimi gözden geçirdik. İki ayrı gastroenterologla görüştüm ve ikisi de glütene başlamam gerektiğini söyledi. Ekşi mayalı tam buğday ekmeği, içerdiği lif ve B vitaminleri açısından bağırsaklar için çok önemliymiş. Eti, özellikle kırmızı eti azaltmam gerektiği, ve ayrıca baklagillerin ve mercimeğin içerdikleri lif açısından bağırsaklar için çok önemli olduğu söylendi. Yoğurt da Amerikan Kanser Derneği tarafından özellikle kolorektal kanserleri önlemek için öneriliyordu. Yani, yıllarca inanarak uyguladığım şeylerin tam tersini yapmam gerekiyordu. 

Kolay olmadı. Önce ekşi maya tam buğday ekmeğini sonra yoğurdu azar azar ekledim. Bağırsaklarım ilk hafta tamamen durdu ama sonra alıştı. 8 aydır her gün 1 dilim ekmek ve bir kase yoğurt yiyorum ve hiçbir şikayetim olmuyor --tabii atalık buğdaylardan yapılmış, ekşi mayalı ekmek ve serbest gezen ve yemle beslenmeyen inek sütü. Endüstriyel olarak üretilmiş gıdaları hala tüketmiyorum. Ayrıca keçi peyniri ve eski kaşar, gravyer gibi uzun süre fermente olmuş peynirlerden de yiyorum. Eti çok çok azalttım, bırakma yolunda ilerliyorum. Etik nedenlerle bırakmayı ne zamandır istiyordum zaten, vesile oldu. Bu arada tiroid değerlerime baktırdım, hiçbir değişiklik yok. Gayet iyi. Kendimi de gayet iyi hissediyorum. Sanırım asıl sorun endüstriyel olarak üretilmiş besinler ve hazır yemle beslenen hayvanların etini yememizden, hayvansal ürün tüketmemizden kaynaklanıyor diyeceğim ama kimseyi yanlış yönlendirmek istemem. Çünkü, bütün bu olanlardan sonra tıpkı şu videodaki diyetisyen gibi hissediyorum:

1979 yılında geçen videoda bir adam, karısının hazırladığı biftek, yumurta ve tosttan oluşan kahvaltısının başına oturuyor. Arka odada aniden parlak bir ışık yanıp sönüyor ve zaman yolculuğu ile gelecekten gelen bir diyetisyen mutfağa giriş yapıyor. 

- "Bekle! Dur! O yemeği sakın yeme!” diyor.

- Kafası karışan adam "Neden?" diye soruyor.

- Diyetisyen, "Yumurtalar" diyor, "Onlar kolesterol dolu". 

Diyetisyen, o tarihte "kolesterol" kelimesini ilk kez duymuş olan çiftin anlamsız bakışları karşısında açıklama yapması gerektiğini anlıyor. Kolesterolün damarları tıkadığını ve günde bir yumurta yemenin kalp krizi olasılığını yükselttiğini söylüyor ve arka odaya gidip geleceğe geri dönüyor. 

Kadın tam tabaktan yumurtaları çıkaracakken, bizim diyetisyen tekrar geliyor ve sıkıntılı bir ifadeyle:

- "Yumurta konusunda yanılmışız" diyor. "2 tip kolesterol varmış: iyi kolesterol ve kötü kolesterol. Yumurtada ikisi birden varmış. Beyazında iyi, sarısında kötü. Sakın sarısını yeme" diyor ve tekrar gidiyor. 

Kadın kızarak yumurtaları çöpe atıyor ve hemen sonrasında bizim diyetisyen tekrar geliyor. Bu sefer de:

- "Yumurtada sorun yokmuş. Yumurtayı bütün olarak yiyebilirsin ama eti sakın yeme, kırmızı et kalp krizine sebep oluyor" diyor. 

Kadın tam eti atacakken, bizim çılgın diyetisyen tekrar geliyor ve: 

- "Durun! Asıl problem et değilmiş, paleolitik çağlarda bizim atalarımız hep etle beslenmişler, asıl problem et değil, ekmek" diyor, "Ekmekte glüten varmış!" 

Kadın artık umursamıyor, eski çağları nereden biliyorsunuz diyor, kocası da ekmeği yiyor. Diyetiysen birkaç kez daha geliyor. Eski çağlara gidip oradan gelmiş. Bu arada diyetisyen kadın ve adamın yanına her geldiğinde biraz daha yaşlanmış oluyor. 4,5 dakikalık videoda, çiftin orada oturduğu kahvaltı süresi boyunca, diyetisyenin hayatında aslında 35 yıl geçmiş. Ve tüm bu süreç sonunda aslında ne yendiği değil egzersizin önemli olduğu bulunmuş, kalp krizi, vs. genetikmiş-miş-miş-miş. Bu video şu anda çekilse "Dur o yemeği toptan çöpe at, aralıklı oruç tut, oruç insan ömrünü uzatıyor" ya da "Endüstriyel gıdaları çöpe at, geleneksel beslen, hatta mümkünse kendi ektiklerini ye" ya da "Paleo diyeti, et endüstrisinin finanse ettiği araştırmacılar tarafından destekleniyor, sakın et yeme", en sonunda da "ne yediğinin bir önemi yok, her şeyin sebebi bu uygarlığın yaşam tarzına uyum sağlayabilmek için yaşadığın stres" falan diyebilirler. 

* * * 

Sonuç olarak, ekşi maya tam buğday ekmeğinin ne kadar faydalı olduğunu, yeni beslenme şeklimin ideal olduğunu söylemeyeceğim. Herkes kendi araştırmasını yapsın ama benim gibi yeni çıkan, son moda şeylere kapılmadan önce lütfen iyice araştırın. Google Scholar'dan bilimsel araştırmalara bakın ama araştırmanın güvenilirliğini değerlendirmek için altyapınız yoksa mutlaka doktorunuza danışın. Ama en önemlisi, dışarıdaki seslerden çok kendi bedeninizi dinleyin çünkü videoda da gördüğümüz gibi zaman içerisinde bilimin ne söylediği değişime uğrayabiliyor.