Showing posts with label eğitim. Show all posts
Showing posts with label eğitim. Show all posts

July 14, 2012

Başka Bir Okul Mümkün!

Evet evet, yanlış duymadınız; mümkün! Başka Bir Okul Mümkün!
Birtakım güzel insanlar uzunca bir süredir bunun için canla başla uğraşıyorlar. 
Bu Pazar günkü tanıtım ve dayanışma toplantısının çağrı metni aşağıda...
Ve sonunda hayallerimiz gerçek oluyor, "başka bir okul" çocuklarla birlikte "mümkün" oluyor :)  



Merhaba;

Başka Bir Okul'u mümkün kılmak adına çok çalıştık, çok koşturduk. Sonuçta hatırı sayılır bir yol aldık. Niyetimiz, çabamız 2013 yılının Eylül ayında okulumuzun kapılarını aralamak.

Bugüne dek neler yaptık, bundan sonra nelere ihtiyaç var sizlerle paylaşmak, konuşmak istiyoruz. Aramıza katılmak isteyip bugüne dek fırsat bulamamış, vakit ayıramamış arkadaşlarımıza yer açmak, yeni dostların enerjisiyle sorunları daha hızla aşmak istiyoruz.

"Başka Bir Okul" hayalimizi, kat ettiğimiz mesafeyi ve şimdi bizi nelerin beklediğini paylaşacağımız Dayanışma ve Tanışma Toplantısı'nda hepinizi aramızda görebilmek umuduyla.

Toplantımıza tabi ki çocuklarımız da davetli. Toplantı boyunca Serkan Kırmızı "Davulumdan Masallar" atölyesiyle onlarla birlikte olacak.

Yer: Boğaziçi Üniversitesi, Güney Kampüs, Demir Demirgil Toplantı Salonu Tarih: 15 Temmuz 2012, Pazar Saat: 17:00 - 20:00

Sorularınız ve daha fazla bilgi için aşağıdaki iletişim bilgileri üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Dayanışmayla;
Feyza EYİKUL
Koordinatör
Başka Bir Okul Mümkün Derneği
İletişim Ofisi:Sinanpaşa Mah. İlhan Sok.
Pembe Rüya Apt. No:15 D:4
Beşiktaş/ İstanbul
Gsm: 533 383 4316

November 26, 2011

Övgünün ters etkisi ve tersinin tersliği

Masum bir 'aferin'le başlıyor her şey. Tek yaptığı şey yatıp ağlamak, meme emip ya da süt içip altına yapmak olan bebeğiniz bir anda bir şeye uzandığı zaman, ya da kendi kendine oturabildiğinde ilk aferinler de dökülüyor ağzınızdan. Çünkü çok seviniyorsunuz, onu bir şeyler yaparken görmek, ilk kelimelerini duymak, o halkaları o çubuğa geçirmesi size inanılmaz geliyor. Alışmamışsınız ya onu öyle görmeye... Sonsuza kadar ağlayarak bir şeyler isteyecek ve size yapışık bir şekilde yaşayacakmış gibi geliyor herhalde. Başlangıçta büyük bir coşkuyla söylediğiniz aferinler bir süre sonra dilinize pelesenk oluyor ve çeşitli amaçlarınıza alet!

Ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki bu koşulsuz aferinlerin sonu hiç de iyi değil. Po Bronson ve Ashley Merryman'in yazdığı NurtureShock kitabını okuyorum.

Park problemi
İlk kez T. ile YavruSu'yu parka götürme çalışmalarımız sırasında farketmiştik. Bir çocuğu yürüme mesefesiyle 5 dakika uzaklıkta bulunan bir parka götürmek ne kadar zor olabilirdi ki? Yaklaşık 1 saat kadar sürdüğünü farkettikten sonra bu işte bir iş var deyip olaya daha farklı bir açıdan yaklaşmaya başladık. Bizim için amaç parka gitmekti, evet, hedefimiz belliydi, yürünecek yol belliydi ama bir türlü ulaşamıyorduk parka. Hadi gel de çöz problemi. İşte böyle, "hadi yavrucum," "hadi kızım" diye hadi'lerken habire, farkettik ki, yavrucuk yerlerdeki 'çer-çöp'ü kaçırmak istemiyor, ağaçlara sarılıyor, bulduğu bir dal parçası ile dakikalarca oynuyor, çiçekleri kokluyor, yaprakları inceliyor, sık sık tekrar ettiğimiz "park", "parka" kelimelerini duymak bile onu an'dan vazgeçirmiyor.

Bir süre sonra sorgulamaya başladık. Evladım nedir derdin; neden A noktasından B noktasına ulaşmak için bizi maymun ediyorsun??? Yürü git işte! --demedik tabii :) "Nedir bizi böyle hedef merkezli yapan, sürece değil de hedefe konsantre olmamıza neden olan, nedir?" diye kendi kendimize sorduk; zira, bizim yavrunun o dönemde ne A'dan ne B'den ne de maymundan haberi vardı. Bunları biz biliyorduk yalnızca, öğrenmiştik. Çaresizce bedenimizi saran, bu ne-olursa-olsun parka doğru ilerlemekten bizi vazgeçirmeyen hastalıklı halet-i ruhiye bizi yolda yürürken etrafımıza bakmaktan, yaşadığımız süreçten zevk almaktan alıkoyuyordu. Yoksa bu öğrenilmiş çaresizlik miydi?

Övgünün ters etkisi
Bronson ve Merryman'ın yazdığı Nurtureshock kitabının ilk bölümünde bahsi geçen araştırmalarda genellikle çocukların zekasını ya da herhangi bir konuda yeteneklerini övmenin ters etkileri irdelenmiş. Sürekli zeki olduğu söylenen çocuklar bir süre sonra denemekten vazgeçiyorlarmış. Uğraşarak, emek harcayarak bir şey yapmak istemiyorlarmış. Giriş sınavlarında en yüksek puanları alan çocuklar --yani gerçekten 'zeki' çocuklar-- karşılarına biraz zor bir şey çıktığı zaman hiç risk almıyorlarmış. Ve başarısız oldukları zaman çok büyük yıkıma uğruyorlarmış. Çünkü zeki olmanın doğuştan gelen bir şey olduğunu ve bunun da otomatik olarak başarılı olmalarını sağladıklarını düşündükleri için, böyle bir durumda kendilerinin aslında zeki olmadıklarını düşünmeye başlıyorlarmış ve bu durumu değiştirilemez görüp bazen depresyona bile girebiliyorlarmış.

Stanford Üniversitesinden Dr. Carol Dweck 5. sınıflarla yaptığı araştırmada, bu yaş grubunun yapabileceği kolaylıkta bir IQ testi hazırlamış. Ve çocukları random olarak iki gruba ayırmış. Testi yapan birinci gruba "bunu yaptığına göre zeki olmalısın", ikinci gruba "çok çalışmış olmalısın" denmiş. Daha sonra çocuklara iki farklı test seçeneği sunulmuş, birinin ilki gibi kolay olduğu, diğerininse ilkinden çok daha zor olduğu söylenmiş. Tahmin edin ne olmuş! Çabası takdir edilen çocukların %90'ı ikinci testi, yani zor olanı seçmişler. 'Zekiler' mi? Evet, ilk testi, yani kolay olanı seçmişler. Dweck'in çıkardığı sonuç, bu çocukların, kendileri için çizilen "zeki" imajını korumayı tercih ettiği ve bu imajın yıkılması riskinden kaçtıkları olmuş. Bu arada zekası övülenler grubundan ikinci testi seçen azınlık çok zor anlar yaşamış, epey ter atmışlar ve gerçekten acınası halde görünüyorlarmış. Çaba gösterdikleri için takdir edilenler ise testi çok sevmişler, her soruyla uğraşmışlar ve bu testin en favori testleri olduğunu söylemişler.

Dweck bu deneyi daha sonra daha geniş kitlelerle denemiş ve sosyo ekonomik sınıfa göre değişim göstermediğini görmüş. Kızlar ve erkekler için de aynıymış, tek farkla, en çok yıkılan grup zekası övülen en 'parlak' kızlarmış. Aman siz siz olun, kızınızı akıllı kızım diye sevmeyin, sonra "kızını öven, dizini döver" durumları olur, ona göre :P

Kitapta bunun gibi daha bir sürü araştırma örneği var. Birinde çocuklara beynin bir kas olduğu söylenmiş ve daha zor workout'larla gelişeceği; sonuçta bu fikri benimseyen öğrencilerin matematik notları yükselmiş. Başka bir araştırmada, çocukların aldıkları notları yazmaları söylenmiş, bu notları başka bir okuldaki çocuklara göndereceklermiş, isimleri saklı tutularak. Zekası övülen çocukların %40'ı yalan söylemiş, notlarını olduğundan yüksek göstermişler. Yine başka bir araştırmada zekası övülen çocukların daha çok kopya çektiği saptanmış. Çünkü bu çocukların başarısızlıkla başa çıkacak stratejileri yokmuş. Ve bunun gibi daha pek çok araştırmadan bahsediyorlar kitapta.

Tersinin tersliği
Peki terslik nerede? Evet, çaba göstermek önemli; evet zeka hiçbir şeyin göstergesi değil ve zeki olmak başarılı olmaya yetmiyor; ve evet, önemli olan sebat etmek. Ama bana ters gelen, bütün bu araştırmaların altında yine başarılı olmaya vurgu yapılıyor olması. Yani "çocukların çaba göstermelerini övelim de daha zor şeyleri denesinler, denemekten vazgeçmesinler ve sonuçta yine başarılı olsunlar" durumu.

Peki ya süreç? Süreçte neler olduğu, kimlerin düşüp yardıma ihtiyaç duyduğu, diğer canlıların giderek daralan yaşam alanları, sarılacak ağaçların hızla azalması, sonbaharda yerleri, dökülen yaprakların yerine çöplerin kaplaması, yediğimiz/içtiğimiz/soluduğumuz kimyasallar, ideolojik kazıklar... Bunlara ne zaman dönüp bakacağız, gerçekten ilgi duyup değiştirmeye çalışacağız? Çocuğumuzun hangi hareketini 'översek' gerçekten dönüşüm yaşayacağız? Böyle araştırmalar var mı acaba, bunları merak ediyorum şu ara...

Parka giden yolda...
Ama sanırım bu daha çok çocuğumuzun neyini övdüğümüzle değil, bizim nasıl yaşadığımızla ilgili. Süreçte neler olduğu çoğu zaman önemli değil bizim için. Hedefe kitlenmiş ilerliyoruz. Nedendir acaba? Giderek yalnızlaşan/yalnızlaştırılan ve kendine dönen insanın bencilliği mi? Sistemin getirdiği 'başarılı' olma hırsı mı? Parka birinci varınca bize madalya mı takacaklar? Ayrıca, taksalar ne olacak? Nedir bu hırs? 'Park' artık bir metafor tabii; çeşitli şekillere bürünmüş hedefler her yanımızda, her anımızda.

Aslında dönüp biraz çocuğumuza, çocuklara baksak, onları takip etsek? Tabii çaresizliklerimizi öğretmeden önceki hallerini. Çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var. Unuttuğumuz, bastırdığımız, üzerine basılan, çiğnenen, ustalıkla parçalara bölünen, yavaş yavaş yokedilmeye çalışılan çok fazla şey. Ve bunları değiştirmek bizim elimizde.

Ama içselleştirmeden, hangi araştırmayı okursak okuyalım ezberci/yapay bir şekilde uyguladığımız sürece hiç bir şey değişmeyecek. Eğer biz yolda yürürken etrafımıza bakıyorsak, yanıbaşımızdaki insanları görüyorsak, dünyaya özen gösteriyorsak, 'başarı' hırsı sarmıyorsa dört bir yanımızı, hayatı insanca yaşamayı biliyorsak, işte o zaman, çocuğumuzun hangi davranışını övmemiz gerektiğini düşünmeye de gerek kalmayacaktır zaten.


November 16, 2011

Mavi/Blue

Teacher: What color is this?
YavruSu: Mavi
T: ??? Blue, this is blue.
Y: Mavi
T: Blue
Y: Mavi
T: Blue
Y: Mavi
T: Blue
Y: Mavi
Teacher: Moavee?
YavruSu: Yess, you got it!
T: ?!?!?!?!

Öğretmeni anlattı, Türkiye dönüşü YavruSu'ya mavi rengi öğretmeye çalışıyormuş ama bizimki baskın çıkmış, akşam almaya gittiğimde öğretmeni soruyordu "blue'nun Türkçesi moavee mi" diye. Dedim, biz çocuğu size Türkçe öğtretsin diye göndermemiştik ama... bir karışıklık oldu herhalde, neyse... :P Şaka bir yana, her gün eve bir yazı geliyor böyle: "bugün YavruSu çocuklara montlarını giymeyi öğretti", diğer gün "haftanın günleri şarkısını öğretti", başka bir gün "arkadaşlarının kıyafetlerini çıkartmalarına yardımcı oldu", vs. diye. E maaşa bağlasınlar bari, diğer öğretmenlere iş bırakmıyor.

Şaka bir yana, bizim kız sürekli öğretme peşinde. Sanırım bu doğuştan gelen bir şey. Çünkü daha 14 aylıkken, kreşte 2 numaralı kuzular (Lamb2) sınıfına transfer olacağı dönemde, öğretmeni geçeceği sınıfın öğretmenine "size 3 çocuk bir de asistan gönderiyoruz" demişti asistan diye YavruSu'yu kastederek. O zaman da öğretmenlerinin diğer çocukları uyutmalarına yardımcı oluyor, altlarını kontrol ediyormuş, kaka yaptılar mı diye. En son, "büyüyünce öğretmen olacağım, o zaman da birlikte öğretiriz yine" demiş öğretmenine.

Ama öğrenme derseniz, cık! Es kaza bir şey öğretmeye kalkalım, öyle büyük kriz çıkar ki vakti zamanında yaşanan Türkiye-Yunanistan krizi hiç kalır yanında. Ne haddimize bir şey öğretmek, nasıl yapıldığını göstermeye kalkmak!!! Oysa ne büyük hayallerimiz vardı, gitar öğretip orkestra kuracaktık, birlikte konserler verecektik. Şimdi bildiklerimizi de unuttuk sayesinde. Neyse ki okula gidiyor. Haftada 1 gün de müzik dersine gidiyor ve gelip bizi aydınlatıyor. Akşamları gelsin "circle time"lar, gitsin "group time"lar... Bir geliştik ki sormayın!

Bu arada o kadar laf ediyordum Montessori okullarına, ama bu sene döndük dolaştık sonunda biz de nasibimizi almaya karar verdik sevgili Madam Maria'dan. Eski okulundaki öğretmeninden sürekli negatif elektrik alıyordum. Bizim yavru da birkaç kez öğretmeninin bağırdığını söyleyince ipleri koparmak için etraftan bulabildiğim tüm kesici aletleri toplamaya başlamıştım. Başta dişlerimle başladım. İdare ve öğretmenin kendisi ile dişli konuşmalar yaptım ve okulla ilgili bulabildiğim kadar bahane buldum. Yok oyuncakların çoğu plastikti, kullanılan köpük sabunun içerisinde sağlığa zararlı maddeler vardı, sınıfın bir köşesine düşünme köşesi koymuşlardı, vs. Aslında bunların hiçbiri öyle büyük şeyler değildi... ah öğretmen iyi olaydı, kreş kar amacı gütmeyen sevdiğimiz bir işletmeydi.

Öğretmenin bu yaş grubu için özel bir önem teşkil ettiğini düşündüğümden hemen arayışlara başladım. Bir tane kooperatif kreş bulduk önce, fikir olarak çok hoşumuza gittiyse de ortam biraz kaotik geldi; 10 aile çocuklarına dönüşümlü olarak birlikte bakıyordu. Sonra eski kreşin müfredat geliştiricisinin Montessori okulu açacağını duyduk. Kadının çocuklara yaklaşımı hoşuma gittiği için daha yakından tanımak üzere hemen eve davet ettim. Kızı bizimkiyle birlikte aynı sınıfta bulunmuştu 3 ay; sonra ayrılıp ev okuluna geçmişti. Birkaç kez buluştuk. Kadının ve kızının bizim yavruyla ilişkisi çok iyiydi. YavruSu da seviyordu onlarla birlikte olmayı. Zaten önemli olan da buydu.

Sonra evlerinin iki odasını birleştirip küçük bir Montessori okulu açtılar. Yalnız diğerlerinden farklı olarak, ilk sene yalnızca 2-3 yaş grubunu aldılar. Biz de böylece, bu küçük ve sevimli okuldan nasibimizi aldık. Şu anda 6 kız öğrenci, 1 Montessori öğretmeni, bir yardımcı, bir de kütüphanede çalışmadığı zamanlarda yardıma gelen bir eşi var okulda.


Aslında hala şikayetlerim var Montessori okulu ile ilgili ve fakat bu okul farklı. Gerçekten farklı :P Ağızlarıyla kuş besliyorlar mesela. Şaka şaka :) Ama gerçekten de kuş besliyorlar, özgür kuşlar için minik kuş evleri var bahçede; bir de bir kedileri var. Çok büyük bir bahçeleri var; domates-biber yetiştiriyorlar çocuklarla birlikte; şimdi kış sebzeleri ekecekler; hatta geçen gün sarımsakla başlangıç yapmışlar. Hava ne kadar soğuk/yağmurlu/(henüz olmadı ama) karlı olursa olsun mutlaka her gün dışarı çıkıyorlar/çıkacaklar. Bunlar çok büyük artıları. Ayrıca ev bazlı bir okul ve tüm materyaller özenle seçilmiş, plastik yok. Ama en önemlisi YavruSu, hem öğretmenlerini, hem de arkadaşlarını çok seviyor. Öyle ki Cumartesi-Pazar bile bazen okula gitmek istiyor.

Ve fakat bayan pimpirik olarak ben hala özenle diken buluyorum üstüne basacak. Çocuğum bir yerlerde şablonlara mı sokuluyor, yaratıcılığı mı öldürülüyor acaba diye esiyor arada. Evet bu işin cılkını çıkarttım iyice :P Gerçi, Montessori'de diğerlerine göre minimum seviyede yönlendirme yapılıyor, en azından felsefesinin temeli bu: "child-led learning" yani "çocuk önderliğinde öğrenme, çocuğu takip etme". Bu gerçekten çok güzel bir felsefe! Ancak Montessori'nin felsefesini hayata geçirdiği dönemde, o günün ihtiyaçlarına cevap vermek üzere, yani çocukları iş hayatına hazırlamaya yönelik bir program geliştirdiğini düşünüyorum. Zaten başta "oyun" değil de "iş" denmesi pek çok şey anlatıyor. Evet Montessori'de oyun yok, var. Kullanılan terim bu. Şimdi çocuk bize de gelip evde iş seçtirmeye çalışıyor, "you wanna choose your work?" diye başımızın etini yiyor. Yavrucum zaten bütün gün çalışıyoruz, evimizde bari iki dinlenelim diyoruz ama anlatamıyoruz :P Şaka gibi.

'İş'in şakası bir yana, gündelik hayatla ilgili ihtiyaçlarını karşılamayı öğreniyorlar. Farklı bir matematik ve edebiyat programları var. Örneğin harfleri ey-bi-si diye öğrenmiyorlar, çıkardıkları sesleri öğreniyorlar. Matematik müfredatı da ezbere yönelik değil; uzunluk, ağırlık, taneler, gibi deneyimleyebilecekleri somut şeylerle çalışıyorlar. Resim de yapıyorlar, müzik de. Güzel sesler çıkaran, gerçek enstrümanları var. Bahçede ekim dikim işlerini öğreniyorlar. Kısacası alternatif bir müfredatları var ve herkes hayatından çok memnun görünüyor.

Benim tek derdim, çocuklar yapmak istedikleri işi seçtiklerinde, önce öğretmenin göstermesi. Ben kendi çocuğuma bir şey gösteremiyorum ya, çatlıyorum :P Şaka bir yana, önce çocukların kurcalayıp çeşit çeşit oynama-yapma şekli keşfetmelerini tercih ederdim. Gerçi, geçen gün öğretmeni yeni gelen bir geometrik puzzle'ı incelemeleri için önce çocuklara bıraktı ama sanırım genelde önce kendisi gösteriyor nasıl yapmaları gerektiğini. Daha önce de pek çok kere yazmıştım, bir şeyi yapmanın, problem çözmenin, A noktasından B noktasına gitmenin en az bir yolu vardır diye... çeşitlilik güzel şey; tek bir yol, tek bir doğru, tek bir cins, tek bir cinsiyet, tek bir kültür yok bu dünyada diye... Bu tarz şeyleri çocukluktan itibaren öğretmenin yollarını aramalıyız, bunları hayatın zenginlikleri olarak göstermenin, takdir etmenin, öne çıkarmanın...

İşte budur derdim. Ama sanırım daha önce burada bahsedildiği gibi ailelerin tavrı önemli. Su'cuk oradan gelip bize "watch me and then" (önce beni izle sonra...) diye iş göstermeye çalıştığında mümkün olduğunca "bak böyle de olabilir" diye farklılıkları göstermeye çalışıyorum. Ancak, şu ara çok mümkün değil bayan natural-born-teacher'ın bunları kabul etmesi ama umuyorum ki ileride maviyi de kabul eder, blue'yu da, avgon'u da, երկնագույն'u da, kırmızıyı da moru da... Çok kültürlülük, çok dillilik, çok cinslilik, genel olarak çeşitlilik güzel şey, vesselam :)

November 9, 2011

Çırak

Çocuk kütüphanesinde staja başlayacağım ya, hemen konuyla ilgili çalışmalarımı hızlandırdım. Geçen gün öğle arasında hikaye anlatımı üzerine bir seminere katıldım. Önce biraz yabancılaştım. Aslında niye yabancılaşıyorsam?!? Ama ne bileyim, hep anlatılır ya eskiden doğal ortamda, doğal olarak anlatılırmış bu tarz şeyler diye. Hatta geçenlerde Bekar Anne yazmıştı blogunda:
"...ne zaman ki bizim toplum çekirdek aileye döndü, işte o zaman bu toplum çökmeye başladı. Ninelerden, dedelerden anlatılan masalları çocuklar dinleyemez oldu, Anadolu’nun binlerce yıllık kültürü yeni nesillere aktarılamadı."
Seminerde baktım ki bu iş, meslek olmuş, dizi dizi kitapları bile çıkmış, ah ah diye iç geçirdim --sanki dedemden nenemden hikaye dinlemişliğim varmış gibi.

Ama artık her şey biraz böyle değil mi aslında? Kurslar, dersler, workshoplar, seminerler,... Hayatı yaşamıyor da okuyor/izliyor gibiyiz yalnızca. Usta-çırak iyiydi. Giriyordun yanına ustanın, bakıyordun, yapıyordun, öğreniyordun ve uzmanlaşıyordun. Sonra da felsefeni yapıyordun usta olup :) Ama ne oldu, toplu eğitim dedikleri şey geldi, 80 tane şeyi aynı anda öğrenicem diye beynin yapısını bozuyorsun. Sonra yok konsantrasyon sorunu, yok ADHD, yok disleksi, diye bir ton 'hastalık' çıkarıyorlar başına, uğraş dur ondan sonra. Halbuki ne demişler, "ne yaptığın değil, nasıl yaptığın önemli." Sevgili Evren de bir yazışmamızda demişti "hangi yolu seçtiğin değil, o yolda nasıl yürüdüğün önemli" diye. Sayesinde 'yol'larda yürürken daha bir farkında bakmaya başladım etrafıma. Yalnızca doğadaki bitkilere, yapraklara, ormanlara, ağaçlara değil, O'nun yarattığı farkındalık tırnak içerisindeki yollarda da çok işime yarıyor ;)

Neyse, diyecektim ki, hayatta arayıp durduğun, oradan oraya koşup da bulamadığın şey işte bu. Tut ucunu bir şeyin, hakkını vererek uğraş, yap. Sonra ustalaşınca çıraklarına gösterirsin, felsefeni yaparsın. Ama yok, bizde illa bir şey olunacak. Bir vasıftan çok bir titr edinilecek. Daha çok konuşulan, yüksekten atılan o titrin isimleri olacak. Nasıl yapıldığı, hangi vasıfların gerektiğinden ziyade inatla isimleri konuşulacak. I can be anything kitabını o yüzden çok sevmiştim, o büyük isimlerle inceden alay eder gibiydi.

Şimdiki sistemde, bir konuda uzmanlaşmak için ancak doktora seviyesine gelmen gerekiyor. Orda da şanslıysan istediğin --dikkat! istediğini sandığın değil, gerçekten istediğin-- alanda çalışabiliyorsun. Ancak maalesef şu karikatürdeki gibi de olabiliyor bu işler:
En azından bir 10 yıl, en enerjik olduğun, öğrenmeye en açık olduğun rahat bir 10 yıl gidiyor. Oysa ben mesela daha ilkokul 2. sınıftayken seçmiştim kütüphaneciliği --kol çalışması olarak :) Öyle minikti ki sınıf kütüphanemiz; bir de kilitliydi, niyeyse?! Ama hala gözümün önünde sınıf kitaplarımızı özenle koyuşumuz... Aradan 20 küsur yıl geçti, ne oldum? Pardon "ne oldum" demiyorduk değil mi! Tamam düzeltiyorum: ne olacağım? Haaa, kazık kadar olunca böyle diyemiyor muyduk :P Napalım, hayat her zaman istediğimiz gibi olmuyor. Bazı yollar öyle çatallı ki, insan bir girdi mi kaybolabiliyor. Neyse, sonuç olarak önümüzdeki dönem çırak olarak başlayacağım ya, şu anda yok ötesi :)

Bu arada çırak demişken, aldığım derslerde çok ilginç okumalara ve tartışmalara maruz kalıyorum. Eğitim sektörünün içinde olanlar ya da bir şekilde bağı olanlar biliyordur belki, 'geleneksel' sınıf artık tarihe karışıyor! Yuppi! Bu arada geleneksel diye adı geçen geleneksel değil aslında, o yüzden tırnak içinde. Bu sınıf yapısı, endüstriyel 'devrim'den sonra ortaya çıkan fordist üretime dayalı işlere insanları çocukluktan hazırlamak için ortaya çıkmış. Sınıfların oturma planı da fabrikaların seri üretim hattı gibi dizayn edilmiş. Başta ayakta duran öğretmen, tek otorite! Ve karşısında aynı performansı göstermesi beklenen ama daha çok da aynı şekilde davranması beklenen içleri kıpır kıpır, başlangıçta kendileri de kıpır kıpır, sıra sıra çocuklar... Eğitim denen şey çoğu zaman faso fiso. Aslında otoritenin esas hedefi davranış. Hatırlayınız efenim, sınıfa 3 dakika geç geldiğinizde mi müdür muavininin odasına gönderilirdiniz, sınavdan ortalamanın altında bir not aldığınızda mı? Gerçekten öğrenip öğrenmediğinizi mi dert ederdi öğretmenleriniz, yoksa sınıfta nasıl oturduğunuzu mu? Offf neyse, bu konuları konuştukça tadım kaçıyor. İyisi mi ben yine güzel şeylerden bahsedeyim.

Ne diyordum, evet 'geleneksel' sınıf yapısı artık tarihe karışıyor. Pek çok dizayn firması usta-çırak modeline geri dönüyor. 'Tacit knowledge"denen, anlatılmaz çaktırmadan geçer/geçirilir bilginin, sosyal pratiklerde gizli olduğunu keşfeden şirket yöneticileri, sosyal etkileşimi ön plana çıkarıyor. Bazı şirketler Dunbar'ın numerosuna uyup 150'den fazla kişi olduğu zaman yeni bir yer açıyor (bir insanın istikrarlı ilişki kurabileceği kişi sayısı 100 - 230 arası imiş, genelde 150 kullanılıyor. Buna göre sosyal networkünüzü veya köyünüzü tekrar gözden geçiriniz. Amish'ler mesela 35-40 aile oldukları zaman bölünüyorlarmış. Bu arada konuyu feci dağıttım yine :P Sanırım benim de konu ve kelime sayıma bir sınır getirmem gerekiyor. Herneyse.)

Sonuç olarak diyecektim ki, piyasa bu şekilde konuşlanırken, eğitim sektörü de bu olanlardan nasibini alıyor. Çocukları rutin işlerde çalışmak üzere yontmak artık makul karşılanmıyor. Okullara insan yığmak, problemlere yol açıyor. İşsizlilk sorunu giderek büyüyor. Artık üniversite yetmiyor, hatta master, doktora yapanlar bile bazen iş bulamıyor, post-doktora yapıyor [evet sonunda doktoranın da postunu çıkardılar]. Durum böyleyken eğitim sistemi de dönüşüyor. Aslında çok da naif bir dönüşüm değil ama farklı yaklaşmaya çalışanlar da var. Örneğin, dünyadaki alternatif dalgadan feyz alan bazı aktivistler/veliler/eğitimciler de kendi sınırlarını zorluyor ve Amerika'da 'charter school' dedikleri okulları kuruyor, Türkiye'de bu insanlar, Başka Bir Okul Mümkün deyip tüm hızlarıyla çalışıyor. Ve bu değişim geleceğe dair umut veriyor. Ve daha bu konuda yazacak çok şey bulunuyor ancak ben yine bana verilen bu temiz sayfanın sonuna gelmesem de okuycu sabrının sonuna geldiğim için bu tartışmayı şimdilik sonlandırıyor ve diyorum ki çıraklık iyiydi, iyiydi çıraklık :-)


Önemli not: Bu resim sizi aldatmasın! Çırak olan tahmin ettiğiniz minik kişi değil kesinlikle :P 

September 12, 2011

Canavarlar ner'de?

YavruSu: Canavarlar ner'de baba?
Baba: Canavar diye bir şey yok ki; onlar bizim hayalimizde olan şeyler.
YavruSu: Hayalimis ner'de peki?
Baba: Hayalimiiiz... kafamizda kurduğumuz şeyler yani.

Bir süre sonra, kafasını göstererek...
YavruSu: Anneee, canavarlar ner'de olur biliyor musun? Canavarlar kafamızın içinde olur.
Anne: Aferin babaya, 100 puan! Gece kafamın içinde monster var diye uyanırsan bizzat gelsin ilgilensin madem, allah allaaah, bu yaşta çocuğa böyle şeyler söylenir mi, bak kime diyorum ben, bır bır bır bır...
YavruSu: Efendim anne?
* * *
Ama aslında, çocuk haklı, canavarlar gerçekten de kafamizin içinde. En başta da, sürekli bizi bir şeylere sap yapmaya çalışan balta canavarı. Sonra şekil canavarı var. Bu da, insanları hazır kalıplarla doğranacak hamur gibi görüp bir güzel yoğuruyor önce, "eğitim" adı altında...

Evren, çok güzel bir yazı çevirmiş/yazmış yine. "Erismek istedigimiz fazlalik, bolluk duygusu kucuk, soz dinlemez, yildirim hizinda bir Terrier gibidir. Arkasindan kosarsak, o da bizden uzaklasir. Soz sahibi oldugumuza dair guclu bir inancla ters yonde ilerlersek, o bizim pesimizden kosar."

İşte bu kafamızdaki canavarlar da aynı "Terrier" gibi. Ama ne şanslı bir türüz ki, kafamızın içinde tersine koşacak geniş bir alan da mevcut. Sınırları yalnızca hayalgücümüze kalmış...
* * *
Peki neden canavarların peşimizden koşmasını isteyelim? Deli miyiz biz? Belki biraz :P Şaka bir yana, bu eğlenceli de olabilir. YavruSu çok seviyor mesela. Hadi sen canavar yap deyip bizi peşinden koşturuyor. Sonra kendisi canavar olup bizim peşimizden koşuyor. "Ayyy cok korktum!!!" deyince de, "korkmana gerek yok, ben gülümlü* canavarım" diyor (*gülümlü, sevimli kelimesini hatırlayamayınca, gülümseyen gergedan için uydurduğu sıfat). Yani bu canavarlar iki türlü olabiliyor: "kıskınç" ve "gülümlü". Bu şekil canavarının da gülümlü modu olabilir, farklı hiç görmediğimiz şekiller yaratabilir. Eğitim de hep "kıskınç" mı olmak zorunda? Başka Bir Okul Mümkün olamaz mı? Neden olmasın? Heyecanla bekliyoruz!


December 28, 2010

Yenilikçi/Yaratıcı Yönetici

Kampüsteki insanlar sanki kitlesel olarak üretilmiş gibi bir örnek giyiniyorlar: UGG botlar & North Face montlar & North Face sırt çantaları. Montları, kotlarını veya taytlarını kapattığı için göremediğimden bir şey söyleyemeyeceğim ancak gözlemlediğim kadarıyla bu tür, pantolon olarak da ya kot ya da siyat tayt giyiyor. Komünizm için eskiden bir örnek giyiliyor diye anti propaganda yapan kapitalist bir ülkenin evlatlarını bu halde görmek bana cidden çok komik geliyor. Yazın, baharda, spor yaparken, gece dışarı çıkarken ve bilimum zamanlar için giydikleri kreasyonlar, kostümler hep aynı model. Bu aynılaşma sadece kıyafet için olsa iyi. Ancak ideolojik olarak da bir aynılaşma olduğundan söz etmek mümkün. Farklı görüşlere, kültürlere, ideolojilere açık olmayan, en iyi ihtimalle onları görmezden gelen, benzer yerlere gidip benzer yaşamlar süren insanlar vardır ya, işte bunların, o insanlar olmalarından şüpheleniyorum. Çocuklarına da aynı markalardan alışveriş yapıp aynı okullara gönderen, aynı ekolleri sürdüren insanlar...

Profesör Jeff Dyer, 3000 yenilikçi/yaratıcı yönetici üzerinde 6 yıllık bir araştırma yapmış. Bunlardan 500'ü ile birebir görüşmüş, diğerleriyle anket yapmış. Ve bu çalışma sonucunda bu insanları farklı kılan 5 ortak özellik bulmuş. İlki ilişkilendirme; birbiriyle ilgisiz gözüken sorular, problemler ve fikirler arasında bağlantı kurabiliyormuş yaratıcı yöneticiler. İkincisi soru sorma yeteneği (neden yönetici olamadığımı anladım; hala soru sorarken 50 kere düşünür, kalp atışlarımı anfiye bağlanmış gibi hissederim. Sen çok yaşa eğitim sistemimiz!). Neyse, bu insanlar, yani yenilikçi/yaratıcı yöneticiler (bu arada isme dikkat çekerim, pek artist, hem yenlikçi/yaratıcı, hem yönetici :P), bak yine dağıttım, tamam tamam yazıyorum; işte bu insanlar, "neden", "neden olmasın", "ya şöyle olsaydı" gibi sorular soruyorlarmış. Ben de şimdi soruyorum:  Neden yönetici olmadım? Neden olayım ki! İşte siz de böyle yaparsanız, sayın okuyucu, faka basarsınız :) Çünkü, ikincisi soru olacaktı, öyle benim yaptığım gibi tepkisel artistik ünlem işaretleri koyunca olmuyor. Her şeye tepki, her şeye tepki, olmaz ki! Kim sizi ne yapsın sonra, di mi :P

Herneyse, kısaca diğer özelliklerden de bahsedeyim ve konuma geleyim; zira korkarım yine uzatacağım. Ama burası bir blog olduğu için, makale yazar gibi araştırma sonuçları aktarmama gerek yok değil mi, isteyen, merak eden, açar, doğru düzgün kaynağından okur :)

Evet, kalanlarla devam edelim, can dostlar :) Şimdi, çok merak ettiğiniz üçüncü özelliğe geldik: detayları gözlemleme yeteneği; özellikle de insanların davranışlarındaki detayları --facebooktaki fotoğraflarını değil yani :P (en azından bu konuda adım atmışım :) Diğer özellik deney yapabilme; bu şahs-ı muhteremler, yeni deneyimlere açık, farklı dünyaları deneyimleyen insanlarmış. Ve son olarak da çok iyi ağlar kuruyorlarmış, balık ağı değil tabii deyip en köftesinden bir espri de sıkıştırayım araya, blog benim değil mi kardeşim, beğenmiyorsanız gidin araştırmayı okuyun :P Zaten bu maddeden de battım, facebooktan çıkmayacaktım, ah ah! :) Bu insanlar, kendileriyle çok az ortaklığı olmasına rağmen, zeki insanları bulup onları ağlarına alıyorlarmış. Gitti ağım, gitti, ben şimdi ne yapacağım :)

Neyse, yine konumuza dönecek olursak, araştırmacılar diyor ki, tüm bu özellikleri tek kelimeyle özetlemek isterseniz, bunun adı 'inquisitiveness'miş; küçük çocuklarda görülen türünden: meraklı, çok soru soran, başkaları hakkında bilgi edinmeyi seven, yerli yersiz sorular soran (seslisozluk diyor bunları :P).

Ve bu yetenek görüştükleri kişilerin %15'inde varmış. Söyleşi yapan kişi de buna şaşırmış, çünkü görüştükleri insanların hepsinin yönetici olması dolayısıyla zeki insanlar olduklarını ve hepsinin böyle bir yeteneği olmasını bekliyormuş (demiştim size zekanın bir önemi yok diye :P). Araştırmacılar da diyor ki, 4 yaşındaki çocuklara bakarsanız, sürekli soru sorduklarını, etraflarındaki şeylerin işleyişini merak ettiklerini görürsünüz (çocuğunuz 2,5 yaşında aynı şeyi yapıyorsa kesin dahidir, bir doktora danışınız, bizim burada konumuz değil malesef :P). Ancak diyorlar ki, bu meraklı, yerli yersiz sorular soran çocuklar, 6,5 yaşına geldiklerinde soru sormayı durdururlar çünkü hızlıca öğrenirler ki öğretmenler provakatif sorulardan çok, doğru cevaplara değer verirler. Sadece bizim ülkemizde böyle değilmiş (hemen bununla ilgili tespitlerimi yazabileceğim bir yazı başlığı açtım, burada daha fazla uzatırsam kafama gelecekleri görebiliyorum; pek de bir şey yokmuş, sanırım kimse kalmadı artık :P).

Neyse, ben yine de devam edeyim, içimde kalmasın, sonra dilim şişer falan. Değinmek istediğim aslında araştırmada geçen başka bir özellik idi. Bana bir Montessori öğretmeni vasıtasıyla ulaşan bu söyleşide geçen bir başka özellik de bu yenilikçi/yaratıcı yöneticilerin Montessori okuluna gitmeleri imiş. Bu yazıyı okuduğum sıralarda YavruSu'yu Montessori kreşine göndermek için kendi kendime bahaneler bulmaya çalışıyordum çünkü şu andaki kreşinden bir öğretmenleri yüzünden pek de memnun değildim ve alternatif olarak çok da fazla bir seçeneğimiz yoktu. Hemen T.ye bahsettim, dedim ki bak yeniklikçi/yaratıcı insanlar hep Montessori okullarından çıkıyormuş, o da okudu, dedi ki, bu insanlar yönetici* dolayısıyla bizim örnek almayı pek tercih etmediğimiz bir tipoloji!

*İşte aramızdaki fark bu :) Ben sıfatını görüyorum, o aslını. Neyse, tencere kapak ilişkisi dolayısıyla yıllardır geçinip gidiyoruz işte :P

Burada, yani Amerika'da, Montessori okullarına gidenler, zaten belli bir düzeyde geliri ve çevresi olan insanların çocukları. Ve bu insanların, üniversite dahil, eğitim paraları da hazır, networkleri de. İstatistik sonuçlarıyla benzerlikler bulmak bizi nereye götürür bilmiyorum. Şimdi bu araştırmayı okuyanlar düşünürler mi acaba, biz de çocuğumuzu Montessori okuluna gönderirsek, iyi bir işe girer ve yönetici olur, başarılı olur diye. Aman diyeyim, çok büyük yanılsama olur bu! Başarı, mutluluk gibi kavramları tümden reddetmek gerekiyor. Onların gizli olduğu şeyler yok. Bunlar sadece aldatmaca. İnsanları başarılı olmak için korkunç bir rekabet içine sokup bunu yaparken de küçük şeylerden mutlu olunuz diyerek avunmalarını sağlamaya çalışarak, gerçekleri görmelerine engel olan sistemin oyunları bunlar. Dikkat ediniz, oyuna gelmeyiniz.

Bu arada Montessori eğitimi ile ilgili özel olarak bir sorunum olmadığını söylemeliyim, ve Türkiye'dekilerin, en azından Banu'nun anlattığı Montessori okulunun farklı olduğunu biliyorum. Benim karşı olduğum, sistematik hale getirilmiş her tür ekol, düşünce, sınıf, ideoloji, parti, vs. Çünkü, özgür ve değişime açık olmalı insan diye düşünüyorum. Fikirler değişebilir ve hatta değişmelidir de. Çünkü şartlar değişir, insanlar değişir, buna ayak uydurmayan, insanlarla etkileşim sonucu değişmeyen sabit bir ideoloji, sabit bir ekol, ne yenilkçi olur ne de yaratıcı. Olsa olsa bir örnek giyinen, daha da kötüsü bir örnek düşünen; işe girip -ister yönetici, ister en düşük maaşlı çalışan olsun- aynı sistemi devam ettiren kitleler topluluğu oluşmasına neden olur. İşte bu yüzden bu tarz bir kreşe veya okula göndermek istemiyorum yavruyu. Mümkünse hiçbir aktivitesi olmayan, çocukların bahçeye çıkıp özgürce oynayabildikleri, insani ilişkilere özen gösteren, yaşama, her tür yaşama saygı duyan bir yer olsun yeter diyerek bana paslanan kreş anketinin bir sorusunu cevaplamış oluyorum :)

Hahaha, niye bu kadar yazdım sanıyorsunuz? Bir daha bana kimse  anket/mim/sobe/vs. gibi şeyler göndermesin diye :P Şaka bir yana, pek beceremiyorum bu tarz şeyleri ama azmettim cevaplayacağım. Merak etmeyin şimdi değil, bir sonraki yazıda :)

March 12, 2010

Hayatın amacı?

Peki amaç ne, hayatın amacı ne? Bütün dersler bittikten, en iyi notları aldıktan sonra ne yapılacak? Para kazanmak mı? Evet olabilir, sonu yok ama, bu bir amaç. Bazı insanların amacı iyi bir iş sahibi olup para kazanmaktır. Benim böyle bir amacım olmadı hiçbir zaman. Belki yaşadığımız ataerkil sistemde erkeklere daha çok empoze ediliyordur "aile geçindirmek için para kazanmak gerektiği", ama bizde böyle bir şey yoktu. Keşke olsaymış; belki biriktirdiğim paralarla hayatta güzel amaçları uğruna çalışan Banu, Yıldıray gibi insanlara yardım edebilirdim. Böylelikle çocuğuma daha yeşil, daha güzel bir dünya bırakmak için bir şey yapmış olurdum.

Bir başka amaç da 'gününü gün etmek', 'gezip tozup eğlenmek' olabilir. Bundan pişmanlık duymadıktan sonra sorun yok, bu da bir amaç. Ama çalışamadığınız zamanlarda sürekli pişmanlık duyarak yaşıyorsanız, içiniz içinizi yiyorsa, bir sorun var demektir. Hele de pişmanlığa rağmen dönüp işinize/araştırmanıza bir türlü konsantre olamıyorsanız. Ya da, o yerlere göklere sığdıramadığınız pek değerli çocuğunuza ayıracağınız yine çok değerli olan vaktinizi amaçsızca internette dolaşarak, 5 dakikada bir e-maillerinizi çek ederek geçiriyorsanız; hala kendiniz yaratmıyor, "önünüze gelen herşeyi alkışlıyor", "kendi sesinize hayranlık duyuyorsanız", o zaman bir sorun var demektir. Hem de ciddi bir sorun.

Herşeyin sayısallaştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Herşey ölçülüp biçiliyor ve birtakım rakamlarla karşılaştırmalar yapılıyor. Bebeklere daha doğar doğmaz yenidoğan testi yapılıyor. İlk dakikada ilk notlarını alıyor yavrucaklar. Sonra her ay birtakım persentillere göre boy, kilo, baş ölçüleri değerlendiriliyor, bebeklerin hangi ayda neyi başaracağına dair rubrikler hazırlanıyor, kitaplar yazılıyor, kaç kelime konuştukları, kaç cümle kurdukları, herşey ama herşey ölçülüyor. Okulda notlar, kursta şablonlar, işte performans, ve daha nice testler, değerlendirmeler hayatın her anında karşımıza çıkıyor...

Örneğin benim şu anda çalıştığım bilim dalı, akademisyenlerin üretkenliği ile kafayı bozmuş durumda. Üretkenlik derken, yayınladıkları makale sayısı, kaç referans aldıkları, kaç referans verdikleri, kimlerle birlikte yazarlık yaptıkları, her hareketleri ölçülüyor. Bunun için her gün yeni metotlar geliştiriliyor: bibliometrics, informetrics, scientometrics, zartometrics, zortometrics. Metrics de ölçübilim demek. Yani artık ölçünün de bilimi yapılıyor, bilim de ölçüme tabii tutuluyor. Ama kimse dönüp de bu insanların ne yazdığına, bilim adına ne yaptıklarına bakmıyor. Öyle ki ünlü bir araştırmacı, ordan burdan hiçbir bütünlüğü olmayan cümleleri biraraya getirip bir makale oluşturuyor ve yayınlanması için bir dergiye gönderiyor, tahmin edin ne oluyor: tabii ki makale yayınlanıyor, çünkü adamın binlece referansı var!!!
Yine çok uzun yazdım. O yüzden yazının bu bölümünü sonradan yayınlamak üzere kestim, kısa yazmam lazım artık, çoğu insan bu yüzden okumuyor diye düşünüyorum ama yapamıyorum. Hayır yorumlarını bari kısa yap di mi! OIP yakında beni de çizecek, 'bir de mahlenin delisi var, yazılarını milletin blogunun yorum kısmına yazıyor' diye. Neyse, annelik hallerine dair yazalım demiş Özgür. Benim de aklımdaydı bunlar ne zamandır, derleyim toplayayım dedim.

Uzun lafın kısası, demek istiyorum ki çocuklarını yetiştirmeye çalışan anneler, bundan vazgeçin, çocuklarınızı 'yetiş'tirmeyin, bu sistemde yetişip de başlarının göğe ereceği bir yer yok. İsterseniz erdiğini düşündüğünüz başlarla konuşun da görün bakın ne haldeler. Çocuklarınızı testlere, ölçümlere, kıyaslamalara tabi tutmayın. Soru sormaları, tutkularının peşinden gitmeleri, dünyayı kendileri keşfetmeleri daha önemli. Onları hazır aktivitelere boğmak, yaratıcılıklarını örseleyebilir, hazır müfredata sokmak kişiliklerini. İçlerinden gelerek, doğal bir şekilde yaptıkları şeylere aferin demek, sonra bizden veya öğretmenlerinden aferin almak için, bizi mutlu etmek için çalışmalarına yol açabilir. Bırakın kendileri olsunlar, kendileri bulsunlar, öğretmenim ne der, patronum ne der, içinde bulunduğum toplum ne der diye düşünerek kendilerini engellemesinler; ille biri ne der diye düşüneceklerse de "insanlık ne der" desinler.

Bizim henüz okul konusunda bir karar vermek için vaktimiz var, ben şu anda Başak'ın bahsettiği 'unschooling'e umut bağlamış durumdayım. Ancak okul olayı olsa da olmasa da birçok şey ailede bitiyor, sizin nelere değer verdiğiniz, onun hayatı için de belirleyici oluyor. Örneğin sizin google readerınızdaki haber sitelerinin diğerlerine oranı 1/10'u geçmiyorsa, çocuğunuzun da çevresine ne kadar duyarlı olacağını kestirmek pek zor değil. Siz kendiniz hiç kitap okumuyorsanız, çocuğunuza aldığınız kitapların kısa sürede bir kenara itilmesi işten değil. Çocuk merkezli hayat, sürekli onlara meşgale bulup onları mutlu etmeye çalışmak, onların bireyci bir insan olmalarına, etraflarına karşı duyarsız kalmalarına yol açabilir ve bu konuda daha bir sürü şey söylenebilir ama ben yine Can Yücel'in Alkış ve Yuha şiirine bağlanmak istiyorum. Bu şiire burda 3. kez yer verişim ama Can Yücel’in bunu gerçekten çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımla...

Alkış ve Yuha
her alkışa bir yuha
17 aylık oldu ali bey ve benim torun
rüzgarı alkışlıyor
tutulan bir gümüş balığını alkışlıyor
önüne konan karpuzu alkışlıyor
kendi sesini alkışlıyor
dileğim o ki:
büyüdüğünde de çevresinde er geç dönecek boklukları da
aynı heyecanla yuhalasın yeri göğü inletircesine..

March 11, 2010

İyi de, bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak???

Yaptığınız işi sevmiyorsunuz, sizi körelttiğini düşünüyorsunuz. Mutsuzsunuz. Cuma günlerini iple çekiyor, Pazartesi günü sürünerek kalkıyorsunuz. Konsantre olamıyorsunuz, beş dakikada bir e-maillerinizi 'çeketmek' istiyorsunuz; hatta çok çok sevdiğiniz yavrunuzla bile kafanızı tamamen vererek rahat bir şekilde oynayamıyorsunuz. Bazen en ince ayrıntılara takılıp sabahlara kadar çalışarak mükemmel bir iş çıkarıyorsunuz, ama bazen de tamamen boşveriyorsunuz. Patronunuz/müşteriniz/hocanız yaptığınız işi beğendiğinde dünyalar sizin oluyor ama bir sonraki işte, bu güvenle tam tersi bir performans sergiliyorsunuz. Bazen işiniz uğruna dünyayı görmezden geliyorsunuz, bazen de yaptığınız işten nefret ediyorsunuz.
Peki bir idealiniz var mı? Yapmak istediğiniz, uğrunda gecenizi gündüzünüze katıp çalışacağınız herhangi bir şey var mı sizin için bu dünyada? Değiştirmek istediğiniz, öğrenmek istediğiniz??? Yoksa siz de günlerini amaçsız bir şekilde geçirip ufak ayrıntılarla ‘to do’ listenizi doldurup hiçbir zaman tamamlayamayanlardan mısınız?
* * *
Çocuğunuz emeklesin, yürüsün, konuşsun, okusun, yazsın istiyorsunuz. Uyku, katı gıdaya geçiş, tuvalet eğitimi, vs. konularında çokça okuyor, araştırıyor, en iyisinin ne olduğunu düşünüyorsunuz. İrili ufaklı birtakım halkaları bir çubuğun üzerine dizsin, renkleri ve şekilleri eşleştirsin, puzzlelar çözsün, en iyi aktivitelerle zekasını, becerisini geliştirsin istiyorsunuz. Bazen de umursamıyor, öylesine yaşıyor, sonra da "çocuğumun gelişimi için hiçbir şey yapmıyorum, ona daha çok kitap okumalıyım" vs. diye pişmanlık duyuyor, ertesi günü, aşırı bir şekilde ilgilenmeye başlıyorsunuz, ama bir süre sonra yine umursamıyorsunuz. Çocuğunuzun becerileri konusunda hayrete düşüyor, yapabildikleri ile gurur duyuyorsunuz. Onun için günlükler tutuyor, kayıtlar alıyor ve bunları tanıdık tanımadık herkesle paylaşmak istiyorsunuz ve bunun için çok kıymetli zamanınızı başka hiçbir şey için olmadığı kadar rahat bir şekilde harcıyorsunuz.

Peki onun geleceğini gerçekte ne kadar düşünüyorsunuz? Herkes gibi konuşup yürüyüp okula gidip mezun olduktan sonra nasıl bir dünyayla karşılaşacağını hiç düşünüyor musunuz? Bir iş sahibi mi olacak? Kariyer mi yapacak? Yazının başındaki anektotları o da mı yaşayacak? Onu nasıl bir dünya bekliyor?

Bu dünyaya çocuk getirilmez diye düşünenlerden değildim --dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmeme rağmen. Belki kendimi tatmin etmek için, belki üreme içgüdüsünden, belki de sırada bu olduğundan. Okul-İş-Evlilik-Çocuk: İlahi amaç!!! Bitmedi! Veee 2. çocuk!!! Daha da ilahi! En kutsal!
Peki kim belirledi bunun sırasını? Neden bu şekilde yaşanıyor hayatlar? Başka bir dünya mümkün değil mi? Ben yavrumun benim yaşadığım gibi bir hayat yaşamasını istemiyorum. Ne var senin konumunda diyebilirsiniz, ukalalık ettiğimi düşünebilirsiniz. Çünkü insanlar ne çileler çekiyorlar, ne zor şartlar altında okuyorlar. Bense Türkiye'nin iyi üniversitelerinden birinden mezun oldum geldim Amerika'da doktora yapıyorum. Aman ne havalı (!) Yetmedi, kendi evimde oturuyor, kendi arabamı kullanıyorum, iyi bir ailem ve arkadaşlarım var ve ben kalkmış hala konumumdan şikayet ediyorum. Ne büyük ukalalık değil mi? Küçük burjuva bunalımları bunlar, sen dert görmemişsin diyebilirsiniz. Evet görmedim, duymadım, bilmiyorum. Aslında belki de 3 Maymunu oynuyorum.

Geçenlerde Hülya yazmıştı başarılı anne-babaların çocuklarının elem kaderi hakkında. Ben işte o ikinci kuşak, kayıp kuşak oluyorum. Benim babam, köyünde okul olmadığı için karda kışta kilometrelerce yol yürüyerek okula giden, adı Yılmaz, kendi yılmaz bir adammış. Kendisi pek imkansız, pek ilgisiz büyüdüğü için, bizim hiçbir şekilde en ufak bir sıkıntı çekmemize göz yummamış, herşeyimizle ilgilenmiş. Derler ya, yediği önünde, yemediği ardında... Hala kalkmış şikayet ediyorum. Annem babam yüzünden, hayatta hiçbir şey için çaba göstermem gerekmedi. Tabii, bir tek derslerim dışında. Oldukça özgürlükçü ve demokratik bir ailem olmasına rağmen, dersler söz konusu oldu mu akan sular dururdu. Evdeki hiçbir işe dokunmayıp odama gidip dersimi çalışmam, yapmam gereken tek şeydi ve benden başka hiçbir şey beklenmiyordu. “Sen bırak, dersine bak” cümlesi öğrenim hayatımda en çok duyduğum cümle oldu. Çünkü en önemli şey derslerdi. Ben de bıraktım; derslerimi etkilememesi için herşeyi bıraktım, ev işlerine yardım etmeyi, bisiklete binmeyi, voleybol oynamayı, gitar çalmayı, dans etmeyi, arkadaşlarımla okuma yapmayı, herşeyi, herşeyi bıraktım.

Şimdi ne alakası var bunların YavruSu'yla diyeceksiniz. Şöyle; dün, Alis'in Diyarı'nda "Turning Children Into Race Horses" başlıklı yazıyı okudum. Almanya'da okumuş biri olarak Türkiyenin eğitim sistemi ile ilgili yazmış Janset. Çocukların yarış atı şeklinde yetiştirildiğini, tüm gün okul, ardından etüd, haftasonu dersane, sınavlar, SBS, ÖSS, vs, vs. dolayısıyla çocukların çocukluklarını yaşayamadığını, mutsuz olduğunu söylemiş. Ben de bu çocukların yalnızca çocukluk döneminde değil, büyüdüklerinde de mutsuzluklarının devam ettiğini söyledim.

Ailesi derslere ve nota önem vermemiş olanlar için durum farklı olabilir ama benim için böyle. Tez konumu seçmem gerekiyor, sorular sormam gerekiyor. Birtakım sorular var ancak bunlar benim sorularım mı bilmiyorum. Şu anda, 32 yaş itibariyle, gerçekten mutsuzum, hatta bunalımdayım yani o derece. Çünkü daha önce hayatın bu aşamasına dair hiç kafa yormamışım. Benim için tercihler yapılmış, bu çocuğun şuna yeteneği buna ilgisi var diye çizgiler belirlenmiş. Ama kimse bu dünyada ne yapmak istersin, neleri değiştirmek istersin, neleri öğrenmek, neleri bilmek istersin dememiş, herşey önüme hazır olarak gelmiş. Bana da çizilen sınırlar çerçevesinde önceden tanımı yapılmış 'başarılı' olmak kalmış.

"Biz senin için bilmen gereken şeyleri hazırladık, soruları da sorduk, adına da müfredat dedik". Müfredat ne ya??? Şimdi de "Yetişek" diye değiştirmeye çalışıyorlarmış. Pardon neye yetişek, her sene bir yenisi daha eklenen, depresyon tanısının ortaokul çocuklarının seviyesine inmesine sebep olan sınavlara mı? Mümkünse yetişmeyek, müfredatınız size kalsın. Bunlar hayattan çok uzak. Oysa biz hep çocuklarımızı hayata hazırlamaya çalışmıyor muyuz? Çocukken sorardık ya, "peki bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak" diye, hep de susturulurduk. Niye susturulduğumuzu anladım. Çünkü bunun cevabı yok, çünkü onlar da bilmiyorlar, çünkü biz de bilmiyoruz. Bunlar sadece gerçek hayatı örtbas etmeye yarayacak şeyler, gereksiz detaylar. Senin görevin, sorularını tutkularını bastırıp bu sisteme bir şekilde entegre olmak. Şu binlerce sayfayı ezberleyip, birbirinin aynısı olan onbinlerce soruyu çözmek, iyi bir üniversiteye kapak atmak. Tabii ki arada müzik de yapabilirsin ama ancak boş vakitlerinde, ya özel dersle ya da altın çocuk müzik kursunda klasik parçaları, notada yazdığı şekliyle çalarak, ve tabii ki sadece hobi seviyesinde. Müzik dedik, dans, resim dedik, siyaset nerden çıktı, haşa! Öğrenci dediğin yurdunda uslu uslu oturup dersini çalışır, dünyada olup bitenle ilgilenmez, burnunun ötesine bakmaz!!! Bakanı da kategorize eder, isim koyar, yaftayı yapıştırıp, illegalize eder, ispiyonlar, hatta gerekirse üzerine yürür, satırla bile biçer, en sonunda yaptığı işleri gururla gösterip en ufak niyeti olanları bile depolitize eder! Öğrenci dediğin öyle tiyatroya, eyleme gitmez; ama diskoya bara gidebilir, orda 'çılgınca' eğlenip halay çekebilir, kusana kadar içip sokaklarda her türlü taşkınlığı yapabilir, ancak öyle her istediği dilde şarkı söyleyemez, söylerse sırtına kurşunları yer, hem de 1-2 değil tam 15 tane yer!!!

February 19, 2010

Yarın da mı geliceeez?


Sevgili günlük,
Seni bu aralar biraz fazla boşladım, lütfen kusuruma bakma. Sağolsun lise yıllarında 7-24 arkadaşım olan M. söyledi de kendime geldim. Ne yıllardı :))) Sen daha yoktun o zaman, biz M. ile bütün gün birlikte olduğumuz yetmezmiş gibi, gece evimize döndüğümüzde de saatlerce telefonla konuşurduk. Babam bu işe çok şaşırdı, "merak ediyorum, ne buluyorsunuz o kadar konuşacak" diye (bu anne-babaların çocuklarına şaşırma olayı her daim devam ediyor yani).

M.nin annesi, sevgi ve neşe kaynağı bir insandı, aynı zamanda da muhteşem yemek yapardı. Aslında yemek denen şeyin gerçekte ne olduğunu onlarda görmüştüm:) Bizim zamanımızın ilkokul yıllarında herkesin anne-babası (ideal olarak babası yani ;) sırayla yemek getirirdi ya, bizim annemiz hep pastaneden alırdı. "Hazır yapılmışı var" kuşağının baş temsilcilerinden biri oldu sonradan kendisi. Tabii ben M.nin annesinin lezzetli yemekleriyle tanışınca, dünyanın sunduğu bu hazza dayanamayıp hamilelikte bile yanına yaklaşamadığım kilo rekorumu kırmıştım: 70! Ben böyle rekora koşarken M. her zaman incecikti; ben koca popomu örtmek için hep uzun t-shirtler giyerken, M. hep iki dirhem bir çekirdek şeklinde dolaşırdı. Ve biz hep konuşurduk, 7/24 konuşurduk. Velhasıl kelam, birbirimizi güzelce tamamlayarak, mutlu mesut yıllar geçirdik. Sizi seviyorum M. ve ailesi :)))

Aslında bu kilo konusuyla (M.nin annesinin hiçbir ilgisi yok tabii ki), bu hafta bu blogu neden boşladığım konusu pek örtüşüyor. Bir neden daha var kiiiiii --onu da sonra anlatırım deyip olaya heyecan verdikten sonra bugünki konuma geri döneyim.

Şöyle ki, lise son sınıfta her öğrenci gibi ben de üniversite sınavlarına hazırlandım. Bu sistemin sonucunda yaşadığım işkenceler, girdiğim bölüm, evdeki "ye kızım kafan çalışsın ya da aklın yemekte kalmasın da çalış" teşvikleriyle 1 sene içerisinde her yerimi çatlatacak kadar kilo almam değil asıl sorun. Daha diplerde yatan başka bir sorun vardı bu sistemin getirdiği, başka bir psikoloji vardı benim huharcasına yemeğe sığınmamın altında: başarılı olma kaygısı!!!

Lisede 90 aldığında ağlayan, "gıcık mısın?!" dedirten tiplerdendim ben. Hoş, üniversitede aldığım 4'ü bile takmadım o ayrı. Gerçi sınavın ortalamasının 100 üzerinden 12 olduğu düşünülünce o kadar da kötü bir not değildi, yani bir bakış açısına göre ortalamanın sadece 8 puan altındaydım ;) Üniversitede başka hayallerim vardı, seçtiğim bölümün bana göre olmadığını daha ilk yılımda anlamıştım, o yüzden derslere pek uğramadım. Üniversiteye girmeden önce matematiği çok severdim, hatta yaz tatilinde bile sırf zevk aldığım için geometri soruları çözerdim. İlkokuldan beri hep "matematikçi olacak bu kız" diye hocalarım tarafından poh pohlandım. Tüm bu yönlendirmeler sonucunda da ilk tercihimi matematikten yana yaptım. Ama BÜ matematik bölümüne girdiğimde, tanışma toplantısında profesörlerin söylediği ilk şey, bu zamana kadar gördüğümüz şeyin matematik olmadığı oldu(!) O zamana kadar, yani 12 yıl boyunca, sadece uygulama yapmışız, ama esas olay teoriymiş --axiommuş, teoremmiş, ispatmış! Nasıl yani??? "Eee ben matematik diye geldiydim, geri de gidemem, hayır yapamam, 1 sene daha öyle bir tempoda çalışamam, hatta artık hiç çalışamam, bu bir kabus olmalı" deyip hayatımın ikinci aşkı müziğe yöneldim. Ama gel gör ki bu 'başarılı olma kaygısı' komadı beni, döndüm bitirdim bölümümü. Üzerine de bir master yapıp doktoraya başladım Indiana Üniversitesi bilgi bilimi bölümünde.

İşte bu hafta da bahsettiğim başarı kaygısının esiri oldum yine. Bir paper artı bir sınavım vardı, deli gibi çalıştım. BÜ'deki profesörlerim görseydi, ağlarlardı herhalde :) Keşke ders konusundaki hırs, başka şeylerde de olsaydı. Hayır, mesela para konusunda birazcık hırslı yetiştirselermiş beni, somut bir getirisi olurmuş bari ;) Şimdi ne başımız göğe eriyor, ne de içimiz rahat iki satır yazı yazabiliyoruz blogumuza. Bu yüzden YavruSu için unschooling olayını ciddi ciddi düşünüyorum. Okullu falan olmasın, sınıfları doldurmasın yani.

Çok sevdiğim başka bir arkadaşım İ. anlatmıştı; öğretmenlik yaptığımız okulda bir öğrenci, okula başladığı ilk gün, öğretmeni "İşte bugün bunları bunları öğrendik, yarın da şunları şunları yapacağız" diye anlatırken, çocuk gayri ihtiyari: "Yarın da mı geliceeez?" demiş :) Muhtemelen çocuğun yarınları için yapmayı planladığı çok daha güzel şeyler vardı ama kimbilir neler oldu okulda???

Örneğin benim hayalim dansöz olmaktı. Evet DANSÖZ :) Çocukluğum Edirne'de geçtiği için dans adına gördüğüm tek şey Roman dansı oldu. Bale veya modern dans gösterileri yerine, gittiğimiz düğünler ve yemeklerdeki sahne sanatlarını izledim ben; baş rolde de dansözler vardı hep. Çok severdim ben de göbek atmayı, hala da severim, çok mutlu olurum dans ederken :)))

Bir başka örnek de kardeşim. Kendisi, Bornova Anadolu Lisesinden mezun olup Boğaziçi Üniversitesi elektrik elektronik mühendisliği bölümüne girmiş, çok iyi bir ortalamayla mezun olduktan sonra da Amerikanın mühendislik alanında en iyi üniversitelerinden birinde bilgisayar-elektronik mühendisliğinde doktora yapmaya ve aynı zamanda da bilgi bilimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. Ne sükseli değil mi ama! Her zaman da çok 'başarılı' bir öğrenci oldu. Ama ne zaman mutlu olduğunu sorarsanız, elektro gitarı sırtında, grubuyla konser vermeye giderken ya da hafta sonu sabah 5'lere kadar tango yaptığında, gözlerinden yayılan ışığı ve enerjiyi görseniz anlardınız derim. Gerçi, başka bir örnek eşim de, matematik yapmaktan mutlu oluyor --böyle cins insanlar da var yani ;) Şaka bir yana, demek istediğim başka. Demek istediğim şu:

(Yine Ken Robinson, yine şu video) Neden dünyanın her yerinde eğitimde aynı hiyerarşi var: en başta matematik (onun da teorisi yok malesef, sadece yüzeysel uygulaması), sonra diller. Oysa dans da çok önemli, bir öğretmen de dans ederek öğretse, farklı vücut kullanımlarını gösterse, çocukları güzel gösterilere götürse, sınıfta izletip yalnızca sözlü değil, vücutsal tartışmalar da yapsa... İlla bunun için dans akademisine veya konservatuvara gitmesine gerek yok, çok ilgilenirse devam eder; ama matematik veya dil ne kadar önemliyse, dans da, müzik de, ve tüm sanatlar da o kadar önemli. Picaso, "her çocuk sanatçıdır" demiş. Ancak sorun, çocukların büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmesinde.

Dolayısıyla çocuklarımızın "yarın da gidecekleri" yerler konusunda çok daha iyi düşünmemiz gerekiyor.