November 11, 2012
Bebek Dili
YavruSu'da geç keşfetmiştim, bu sefer tam zamanında yetişti Priscilla Dunstan. Dunstan, özel duyma yeteneği olan bir müzisyen. Oğlu doğduğunda onun belli ihtiyaçları için belli sesler çıkardığını keşfetmiş. Sonra 8000 bebek üzerinde araştırma yapmış ve bebeklerin doğduğu kültürden bağımsız olarak aynı sesleri kullandığını keşfetmiş.
Abla Su, yine kardeşinin ağlamasından şikayet ettiği bir sırada oturttum ekranın karşısına birlikte Bebek Dili DVD'sini izledik. Bak dedim, belli seslerle belli şeyler anlatmaya çalışıyor kardeşin, hadi onları keşfedelim. İşe yaradı biraz. Şimdi "eeh eeh" diye ağladığında gazı var anne, gazını çıkaralım diyor, ya da "neh, anneee, ıngaa, ıngeee" diye ağladığında karnı acıkmış, emzir diyor :) Benim için de çok iyi oldu, ne zaman uyku ağlaması, ne zaman açlık ağlaması, gaz ağlaması kolayca anlıyorum. Hep beraber rahat ettik yani anlayacağınız. Yalnız, bu sesler refleksif olduğu için sadece ilk 3 ay işe yarıyormuş, sonra değişiyormuş.
DVD'si Amazon'da var. Ya da ikinci el çocuk eşyaları satan mağazalarda da bulabilirsiniz, ki biz böyle bir yerden almıştık. Eğer buralara ulaşımınız yoksa, YouTube'da da bir kısmı var. Fakat tavsiyem, indirmek istiyorsanız şu anda yapın çünkü sonra telif vs. nedenlerle kaldırabiliyorlar.
October 22, 2012
"Anne ahtapot olmak ne kolay" --olurdu!
Ah ah! Valla bugünlerde tek düşündüğüm bu: birkaç ekstra kol :P Ne kolay olurdu her şey!
Bir kolumla Bahar'ı emzirirken, diğer kolumla T.Su'ya kitap okuyabiliyorum ama sayfa çevirirken meme de Bahar'ın ağzından kaçıveriyor. Bir kolum daha olsaydı diyorum ne güzel olurdu. Ne kolay olurdu anne ahtapot olmak :) Ama adeta bir balık gibiyim. Alık bir balık. 2 yavru demek çok yavru demekmiş meğer. Neyse ki annem burada. Bu demek oluyor ki 2, hatta 4 ekstra kol; çünkü annem pek pratik bir kadın vesselam. Gidince ne yapacağım bilemiyorum. Yok yok şart benim ahtapota dönüşmem.
Genelde iyi gidiyor aslında. Su'cuk beklediğimizden daha iyi bir performans gösteriyor. Bebiş emmediği, ağlamadığı ve uyumadığı zamanlarda çok mutlu. Bu da demek oluyor ki günde en fazla yarım saat :P Geçen gün kızdı bana "Ne biçim bebek doğurmuşsun, sürekli ağlıyor!" diye. Dedim, sen kendi bebekliğini görseydin, ilk evden kaçma planlarını yapardın herhalde :P
Şaka bir yana, gel-git'ler yaşasa da arada, birebir zaman geçirebildiğimiz zaman sorun çıkarmıyor. 'Birisi'yle birebir zaman geçirebildiğim zaman ben de sorun çıkarmıyorum hiç :P Öyle, ailecek gül gibi geçinip gidiyoruz o nadir anlarda :P Olay, önlemler kısmında gizliymiş yani, onu anladım. Bir de rutinin dışına çıkmak gerekiyormuş arada. Annem varken iyi, hoş da, gidince ne yapacağız bakalım. Ahtapota mı dönüşsem, baykuş olup uykusuz gecelere meydan mı okusam bilemiyorum. Sanırım en iyisi çok geç olmadan yatsam uyusam... Hadi herkese iyi uykular, renkli rüyalar :)

Bir kolumla Bahar'ı emzirirken, diğer kolumla T.Su'ya kitap okuyabiliyorum ama sayfa çevirirken meme de Bahar'ın ağzından kaçıveriyor. Bir kolum daha olsaydı diyorum ne güzel olurdu. Ne kolay olurdu anne ahtapot olmak :) Ama adeta bir balık gibiyim. Alık bir balık. 2 yavru demek çok yavru demekmiş meğer. Neyse ki annem burada. Bu demek oluyor ki 2, hatta 4 ekstra kol; çünkü annem pek pratik bir kadın vesselam. Gidince ne yapacağım bilemiyorum. Yok yok şart benim ahtapota dönüşmem.
Genelde iyi gidiyor aslında. Su'cuk beklediğimizden daha iyi bir performans gösteriyor. Bebiş emmediği, ağlamadığı ve uyumadığı zamanlarda çok mutlu. Bu da demek oluyor ki günde en fazla yarım saat :P Geçen gün kızdı bana "Ne biçim bebek doğurmuşsun, sürekli ağlıyor!" diye. Dedim, sen kendi bebekliğini görseydin, ilk evden kaçma planlarını yapardın herhalde :P
Şaka bir yana, gel-git'ler yaşasa da arada, birebir zaman geçirebildiğimiz zaman sorun çıkarmıyor. 'Birisi'yle birebir zaman geçirebildiğim zaman ben de sorun çıkarmıyorum hiç :P Öyle, ailecek gül gibi geçinip gidiyoruz o nadir anlarda :P Olay, önlemler kısmında gizliymiş yani, onu anladım. Bir de rutinin dışına çıkmak gerekiyormuş arada. Annem varken iyi, hoş da, gidince ne yapacağız bakalım. Ahtapota mı dönüşsem, baykuş olup uykusuz gecelere meydan mı okusam bilemiyorum. Sanırım en iyisi çok geç olmadan yatsam uyusam... Hadi herkese iyi uykular, renkli rüyalar :)
October 4, 2012
Bahar geldi ailemize :)
Ablası gibi tam 40 hafta 1 günlükken geldi Bahar, neşe getirdi ailemize :)
Yalnız bu ablasını epey bir solladı doğum hızı konusunda. İlk doğumda 'epeyce' bilgilendikten sonra, dalga geçiyordum, olmaz diyordum ama doğum, öyle filmlerdeki gibi bir anda olabiliyormuş.
YavruSu'nun Su Gibi Doğumu diye yazmıştım bundan 3,5 yıl kadar önce... Öyleyse bu da Bahar'ın şimşek hızıyla fırlaması oldu diyebilirim :)
Pazartesi akşamı, 8:30'da başlayan ani ve şiddetli sancılarla kendimizi zor attık hastaneye. 9:10'da hastane odasına girdik ve 9:18'de doğum oldu. 3 itmede çıktı Bahar. Biraz uzakta yaşasaydık, ben de yol kenarında doğurup taşla kesecektim herhalde kordonunu. Neyse ki yetiştik son anda.
Tabii öncesi var, ebemiz sağolsun, uyarmıştı beni, bu doğumun hızlı gelişebileceği konusunda. Öyle evde oturup sancıların 10 dakikada bir, 5 dakikada bir düzenli gelmesini bekleme, şiddetine bak, düzenli olmasa da vakit kaybetmeden hastaneye gel demişti.
Nitekim dediği gibi oldu, önce tek bir tane epey şiddetli bir sancı geldi. Annemle yemekten sonra yürüyüşe çıkmıştık. Birden sanki suyum gelmiş gibi bir kütlenin aşağıya düştüğünü hissettim. O düşme hissiyle beraber sanki kalçam açıldı ve belime çok şiddetli bir sancı girdi ama 30 saniyede geçti. Sonra bir saat boyunca hiçbir şey olmadı. Derken 8:30 gibi çok şiddetli sancılar gelmeye başladı düzenli olarak. Sonra kanamam oldu, hatta hemen akabinde felaket bir itme hissi geldi, her kasılmayla daha çok yaşadım bu hissi, itmeye başlasaydım evde doğurabilirdim. Neyse ki hastaneye kadar tuttum, odaya girince kendimi yatağa zor attım, nasıl dayanacağım derken 8 dakika sonra doğurdum. Toplam 48 dakikada her şey olup bitmişti. Geriye kalan şaşkınlık hissi ve bir kez daha doğurmanın ne kadar güzel olduğuydu. Hamilelik de çok güzel ama 9 ay boyunca karnınızda taşıdığınız bu canlıyla karşılaşmak tarifsiz bir duygu gerçekten. Göğsüme yatırdıklarında bunu tekrar tekrar yaşamak istediğimi düşünürken buldum kendimi. Neyse, sonra bir taraflarıma cimcik attım da kendime geldim :P
Aslında doğumun bu kadar hızlı olması bebek için pek iyi olmadı. Doğum kanalında yeterince kalamadığı için sıvılarını tam boşaltamadı, ağzından sürekli tükürük çektik. Benim için de çok ani gelişti, hastane çantamıza koyacaklarımızın listesini hazırlamıştım, kasılmalar düzenli olmaya başlayınca kasılma aralarında vaktim olacak, o zaman koyarım diyordum, ama bir anda çok şiddetli bir şekilde 2 dakikada bir'le başlayıp sancı uzunluğu 1 dakika sürünce hiçbir şey yapamadım tabii. Öylece gittik hastaneye.
Neyse ki hastanede hemen her şey vardı, ne yazık ki sütyen yoktu (:P), neyse ki yalnızca 48 saat kaldık ve kimse gelmedi, ne yazık ki uzakta yaşamanın ve yeni taşınmış olmanın ceremesiydi bunlar, neyse ki internet vardı, ailemiz ve arkadaşlarımızla görüşebildik rahatça :) Sağolusun, mail atan, yorum yazan, güzel dilekler gönderen, beğenen beğenmeyen herkesin ellerine, dillerine, yüreklerine sağlık! Bu mutlu günümüzde 'yanımızda' olduğunuz için çok teşekkür ederiz!
September 28, 2012
Ölüm kimseye yakışmıyor!
Türkiye'deyken akşam ezanından korkan YavruSu sürekli bir sorgulama içerisinde idi:
Ezan bana bir şey yapar mı?
- Yok sana yapmaz.
Ezan anneme bir şey yapar mı?
- (Annene yapabilir, böyle devam ederse yakındır :P Şaka!) Ezan öyle bir şey değil, o bir ses...
Ezan havada mı uçuyor?
- Hımm, evet sayılır, ses dalgaları, malum...
Ezanın yüzü benekli benekli, bacakları kıllı kıllı mı?
- Haşaa, tövbe de kız! :P Ezan öyle bir şey değil, o bir çağrı, hani amin yapan bir dede görmüştük ya, ezan amin saatini haber veriyor, insanları dua etmeye çağırıyor.
Amin yapmak çok mu kötü bir şey?
- Yoo, neden ki?
O dedenin kafası sargılıydı.
- Takke diyorlar ona...
* * *
Amerika'ya döndük, ezan bitti, soru sormaz artık derken yeni evimiz kilisenin karşısında olunca çanlar vasıtasıyla yine başladı sormaya: "Bu çanlar neden çalıyor?" Dedim aynı ezan gibi, insanları dua etmeye çağırıyor. Bu sefer, "insanlar neden dua ediyor?" diye sordu, sonra ekledi, "ölmemek için mi?"
Ah yavrum, canım kızım, öyle takılmış ki ölüme... Sürekli sorup duruyor, nasıl ölünür, ne zaman ölünür, ben ölcek miyim,... Yaşam döngüsünü anlattım. Sonra bir gün sofrada baktım yemeklere şöyle ucundan dokunuyor, zorla yiyor, hayrola dedim, "yemek yemiycem ben" dedi ve ekledi: "ben büyümek istemiyorum, yaşlanmak istemiyorum, yaşlanınca ölünüyor, o yüzden yemek yemiycem" dedi.
Buyur burdan yak! Ne desem diye durdum düşündüm. "Yemek yemezsen de ölürsün" desem... yok, fazla sert. Zincirlikuyu mezarlığına bağlasam, "Her Canlı Ölümü Tadacaktır'" desem... psikopat anne! yok, olmaz! Kaldım öyle bir şey diyemedim. Nasıl derim, hele hele hiç sebepsiz yere ölenleri nasıl anlatırım, dünyada silah denen bir şey olduğunu, yaşam döngüsünün orta yerinden girip insanların canını aldığını, savaşları, kadın cinayetlerini, çocuklara yapılan işkenceleri nasıl anlatırım... Anlatamadım, anlatmadım. 3,5 yaşında bir çocuğa anlatılır mı bunlar? Çocuklara bunları yaşatanlar için dilimin ucunda bir sürü kelime... ama tek söyleyeceğim: Lanet olsun tüm savaşlara!
Biz daha sonra bir kitap bulduk kütüphaneden, "When dinosaurs die" diye. Yalın bir dille, neden ölündüğünü, öldükten sonra geride kalanların neler hissettiğini, onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi, farklı inanışlardaki insanların uyguladıkları ritüelleri ve öldükten sonra ne olduğuna dair farklı inanışlara, farklı bakış açılarına yer veren geniş perspektifli bir kitap. Gidip gelip okuttu, uzun uzun inceledi. Sonra da bu kitap garip diye kütüphaneye geri götürmek istedi. Şimdi sorgulamaları azaldı ama arada hala devam ediyor, sen yaşlı mısın, biz kaza yapar mıyız, öldükten sonra ne olur, vesaire vesaire.
Yaşam dolu, yaşamak istiyor, uykuya hala tüm gücüyle direnmeye devam ediyor. En son patladı, "ben uyumak istemiyorum, ben yaşamak istiyorum!" diye. Canım yavrum, bu küçücük yaşında düşündüğün şeylere bak! Çok yaşarsın umarım, su gibi uzun bir ömrün olur... Akranların da yaşasın, herkes yaşasın, her canlının yaşama hakkı var, ölüm kimseye yakışmıyor!
Ezan bana bir şey yapar mı?
- Yok sana yapmaz.
Ezan anneme bir şey yapar mı?
- (Annene yapabilir, böyle devam ederse yakındır :P Şaka!) Ezan öyle bir şey değil, o bir ses...
Ezan havada mı uçuyor?
- Hımm, evet sayılır, ses dalgaları, malum...
Ezanın yüzü benekli benekli, bacakları kıllı kıllı mı?
- Haşaa, tövbe de kız! :P Ezan öyle bir şey değil, o bir çağrı, hani amin yapan bir dede görmüştük ya, ezan amin saatini haber veriyor, insanları dua etmeye çağırıyor.
Amin yapmak çok mu kötü bir şey?
- Yoo, neden ki?
O dedenin kafası sargılıydı.
- Takke diyorlar ona...
* * *
Amerika'ya döndük, ezan bitti, soru sormaz artık derken yeni evimiz kilisenin karşısında olunca çanlar vasıtasıyla yine başladı sormaya: "Bu çanlar neden çalıyor?" Dedim aynı ezan gibi, insanları dua etmeye çağırıyor. Bu sefer, "insanlar neden dua ediyor?" diye sordu, sonra ekledi, "ölmemek için mi?"
Ah yavrum, canım kızım, öyle takılmış ki ölüme... Sürekli sorup duruyor, nasıl ölünür, ne zaman ölünür, ben ölcek miyim,... Yaşam döngüsünü anlattım. Sonra bir gün sofrada baktım yemeklere şöyle ucundan dokunuyor, zorla yiyor, hayrola dedim, "yemek yemiycem ben" dedi ve ekledi: "ben büyümek istemiyorum, yaşlanmak istemiyorum, yaşlanınca ölünüyor, o yüzden yemek yemiycem" dedi.
Buyur burdan yak! Ne desem diye durdum düşündüm. "Yemek yemezsen de ölürsün" desem... yok, fazla sert. Zincirlikuyu mezarlığına bağlasam, "Her Canlı Ölümü Tadacaktır'" desem... psikopat anne! yok, olmaz! Kaldım öyle bir şey diyemedim. Nasıl derim, hele hele hiç sebepsiz yere ölenleri nasıl anlatırım, dünyada silah denen bir şey olduğunu, yaşam döngüsünün orta yerinden girip insanların canını aldığını, savaşları, kadın cinayetlerini, çocuklara yapılan işkenceleri nasıl anlatırım... Anlatamadım, anlatmadım. 3,5 yaşında bir çocuğa anlatılır mı bunlar? Çocuklara bunları yaşatanlar için dilimin ucunda bir sürü kelime... ama tek söyleyeceğim: Lanet olsun tüm savaşlara!
Biz daha sonra bir kitap bulduk kütüphaneden, "When dinosaurs die" diye. Yalın bir dille, neden ölündüğünü, öldükten sonra geride kalanların neler hissettiğini, onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi, farklı inanışlardaki insanların uyguladıkları ritüelleri ve öldükten sonra ne olduğuna dair farklı inanışlara, farklı bakış açılarına yer veren geniş perspektifli bir kitap. Gidip gelip okuttu, uzun uzun inceledi. Sonra da bu kitap garip diye kütüphaneye geri götürmek istedi. Şimdi sorgulamaları azaldı ama arada hala devam ediyor, sen yaşlı mısın, biz kaza yapar mıyız, öldükten sonra ne olur, vesaire vesaire.
Yaşam dolu, yaşamak istiyor, uykuya hala tüm gücüyle direnmeye devam ediyor. En son patladı, "ben uyumak istemiyorum, ben yaşamak istiyorum!" diye. Canım yavrum, bu küçücük yaşında düşündüğün şeylere bak! Çok yaşarsın umarım, su gibi uzun bir ömrün olur... Akranların da yaşasın, herkes yaşasın, her canlının yaşama hakkı var, ölüm kimseye yakışmıyor!
September 25, 2012
Çocuklu hamile yogası :)
İlk hamilelikte yogaya gidilebilir ama ikincisinde evdeki imkanlar/insanlar değerlendirilir :)
Pembe kartlar, partnerle yapılan hareketler; sarılar, oyun kartları; morlar, farklı nefes teknikleri; koyu yeşiller, denge hareketleri gibi... Daha ayrıntılı bilgi için buraya bir tıklayabilirsiniz.
Bir de haftada 2-3 kez kütüphaneden aldığım bir DVD eşliğinde yoga yapıyorum. Onun güzelliği de, her trimesterdan bir kadın var ve yoga pozlarının trimesterlara göre modifiye edilmiş hallerini yapıyorlar. Daha ayrıntılı bilgi için buraya ya da buraya bir tık.
September 17, 2012
Kardeşli Hayata Hazırlık Vol.2 (Ebeveyn Rehberi)
Daha önce kardeşli hayata hazırlık ile ilgili yazmıştım. O hazırlıklar daha çok abla olacak keçimizi hazırlamak içindi. Ve fakat Yeliz kuzen kıskançlığı üzerine yazınca farkettim ki onu hazırlamaya çalışırken biz kendimizi unutmuşuz --hele de elimizde böylesine cadı bir abla adayı varken... Olacak iş mi deyip düştüm kütüphane yollarına. Bir tane kitap aldım, okudukça panikledim, gittim 2 tane daha aldım, notlar çıkardım ve buzdolabının üzerine astım.
Yarın annem geliyor. Annelik böyle bir şey işte, mesaisi hiç bitmiyor. Canım annem işini gücünü bırakıp yüzlerce kilometre yol gelecek, üçüncü kez. Evde üç yetişkin olacağız. Çok sıkı işbirliği yapmamız lazım. Açıkçası korkuyorum. Bizim cadı Su şimdiden anlaşmalar yapmaya çalışıyor.
Kaynaklar:
Tracy Hogg & Melinda Blau (2003). Secrets of the baby whisperer for toddlers. Ballantine Books. (Notlar daha çok bu kitabın kardeşle ilgili bölümünden)
Anthony E. Wolf. (2003). "Mom, Jason's breathing on me!": The solution to sibling bickering. Ballentine Books.
Leo Babauta (2012). The way of the peaceful parent. http://zenhabits.net/the-way/
Yarın annem geliyor. Annelik böyle bir şey işte, mesaisi hiç bitmiyor. Canım annem işini gücünü bırakıp yüzlerce kilometre yol gelecek, üçüncü kez. Evde üç yetişkin olacağız. Çok sıkı işbirliği yapmamız lazım. Açıkçası korkuyorum. Bizim cadı Su şimdiden anlaşmalar yapmaya çalışıyor.
"Memelerden bir tanesini ben emeyim, bir tanesini kardeşim emsin, olur mu öyle bir şey, olmaz di miii?"diyerek alarm çanlarını çalıyor. Hal böyleyken, bize sıkı bir çalışma yapmak düşüyor. Ama biliyorum ki yine de bir sürü kriz yaşanacak ve bizimki hep çalışmadığımız yerlerden arıza çıkaracak... Hadi hayırlısı :-)
Kaynaklar:
Tracy Hogg & Melinda Blau (2003). Secrets of the baby whisperer for toddlers. Ballantine Books. (Notlar daha çok bu kitabın kardeşle ilgili bölümünden)
Anthony E. Wolf. (2003). "Mom, Jason's breathing on me!": The solution to sibling bickering. Ballentine Books.
Leo Babauta (2012). The way of the peaceful parent. http://zenhabits.net/the-way/
Subscribe to:
Posts (Atom)