January 20, 2011

Çocuğunuza İngilizce Öğretirken

Çikolatalı Pasta'dan Senem, harika bir seri oluşturdu. Tekdillilik tedavi edilebilir bir hastalıktır diye başladı; ikinci bir dil (İngilizce şart değil elbette, Kürtçe, Zazaca, Rumca, Ermenice, Arapça, Çerkezce, Lazca, Gürcüce ya da hakim olduğunuz herhangi bir başka dil) öğrenmenin yararlarını saydı döktü, ve uzmanlık alanı İngilizce olduğu için bu konuda tavsiye ettiği kitaplar, şarkılar, oyunlar, filmlerden oluşan çok güzel bir kaynak oluşturdu; bkz. İngilizce öğretirken konu başlığı.

Biz de onların tavsiyesiyle tanıştığımız Brown Bear kitabımızı sürekli okuyor, hatta yapıyor ve söylüyor, Pinokyo sarkımızda da dans ediyoruz nicedir :)

Bu şarkı da Senem'in bugünki yazısında bahsettiği Barefoot Books serisinden bir başka kitabın şarkısı; bu sabah YavruSu bıktırana kadar dinletti de paylaşayım dedim ben de. Bu arada en çok sevdiği sahne de tahmin edin ne oldu? Kepçeee! "Bi daa, bi daa! Kepçe beni de yesinnn" diye aynı sahneyi onlarca defa izlettirdi :) O kadar kıyamet koparmaya gerek yokmuş yani, bütün çocuklar seviyormuş :))



*Link için bir kez daha teşekkürler ycurl! Umarım senin güzel düşüncelerin bir gün gerçek olur ve biz de böyle güzel videoklipler ve kitaplar yapabiliriz :)

January 17, 2011

Kreşe Alıştırma


Su, sosyal bir yavru olmasına rağmen, kreşe alışması çok kolay olmadı. Şimdi çok severek gidiyor ve bazen eve dönmek istemiyor. Çoğu zaman zorla getiriyoruz ama her zaman böyle olmadı tabii ki. Hala da tatil dönüşleri ve dönem sonlarında zorlanıyor biraz. Yine bir tatil sonrası kreşe alışma haftası üzerine yazayım dedim, unutmadan.
  • İmkanınız varsa part-time başlamak, hem sizin, hem de bebeğinizin alışmasını kolaylaştırıyor. 
1 saatle başladık beraber, yavaş yavaş kaldığı süreyi artırıp bizim kaldığımız süreyi azalttık. Yavru Su'yla geçirdiğimiz vakitleri artırabilmek için baştan beri her şeyi paylaşıyoruz. Öyle birinin diğerine yardımcı olması gibi bir durum değil, zaten kimin işi ki kim kime yardımcı olsun. Kimse annesinin karnından ev işi, çocuk bakımı vs. gibi şeyleri bilerek doğmuyor. O yüzden de "eşim bana çok yardımcı oluyor tarzı" bir yaklaşıma mesafeli yaklaşıyor ve ciddi ciddi paylaşıyoruz her şeyi. Bazen günü ikiye bölüyoruz, bazen de duruma göre 2şer saatlik shiftler yapıyoruz ama Evren'in söylediğine göre, en azından 3 saat bölünmeden çalışmak gerekiyormuş çalışmanın verimli olabilmesi için. Paylaşma sayesinde hem yavruyla geçirdiğimiz saatleri, hem de çalışma saatlerimizi daha verimli geçirmiş oluyoruz.
  • Her aşamayı, her şeyi önceden anlatmak, neler bekleyeceğini bilmesi onu rahatlatıyor. 
Mesela temizlik mi yapacak, söyleyin :P Şaka bir yana, tatil dönüşü, alıştırmak için yine azar azar başlayalım kreşe diye, bıraktığım ilk gün dedim ki, sen bugün burada uyayacaksın, uyandığında ben gelip seni alacağım. O gün, bize bir an önce kavuşmak niyetiyle yemekten hemen sonra yatalım diye tutturmuş. Normalde uyku konusunda fazla 'direngeç' bir tür olduğu için öğretmeni de şaşırmış, hasta zannetmiş :) Ertesi gün dedim ki sen uykudan uyandıktan sonra arkadaşlarınla biraz oynarsın sonra ben gelir seni alırım. Gittiğimde saat 3:30'du ve uykudan sonraki ara öğünlerini daha yeni yiyeceklerdi. Bizimki gelmek istemedi, oynayacağım dedi, ben de bırakıp eve döndüm, sonra tekrar gittim almak için. Kıssadan hisse: anlamaz diye düşünmeyin, çok küçük yaşta bile anlıyorlar, kelime kelime olmasa da sesinizin tonundan, tavrınızdan her şeyi anlıyorlar. Tavsiyem, bırakmadan önce mutlaka anlatın; kreşe gideceğiz, birbirimize sarılıp öpüp bay bay diyeceğiz, sen orada arkadaşlarınla oynayacaksın, uyandıktan sonra bahçeye çıkacaksın, sonra ben gelip seni alacağım, eve gelip oynayacağız, vs. diye aşama aşama anlatın her şeyi.
  • Ortama alışana kadar yanında kalmak herkes için ayrılma faslını kolaylaştırıyor. 
Ayrılıkları kısa kesmekte fayda var, sizin arkanızdan hemen susuyor zaten diyorlardı. Ben de ilk zamanlarda, ağlarken bırakıp çıkıyordum ancak hiç içime sinmiyordu. Artık 45 dakika da olsa yanında kalıyoruz. Bu sırada öğretmeni ve arkadaşlarıyla konuşuyoruz, hatta oynuyoruz; çocuklar çok seviyor zaten oynamayı, hemen yanımıza geliyorlar, YavruSu da genellikle hızlı bir şekilde adapte oluyor. Ama bazen hiç kucağımızdan inmek istemiyor. Sürekli konuşuyoruz o zaman, neler olacağını anlatıp onu rahatlatmaya çalışıyoruz. İkna olduğu ya da tamamhoşnutolmasamdaburadakalmayıkabulediyorum bakışı fırlattığı zaman bay bay deyip çıkıyoruz.
  • Kreşe resimlerinizi, sevdiği müzikleri ve sevdiği bir oyuncağını götürebilirsiniz. 
Bunları kreşten söylediler. Güvenlik oyuncağı diyorlar aslında ama bizimkinin sabit bir oyuncağı yok, her seferinde farklı bir oyuncağını götürüyor, yine de iyi oluyor, uyurken ona sarılıp uyuyormuş. Bir de gün içerisinde özledikçe gidip bakabilsinler diye her çocuğa ait bölümler yapmışlar duvarlarda, ailelerinin resimleri asılı. Ayrıca kitaplıkta da daha geniş ailelerini ve ev hayvanlarını da içeren resimli kitapçıkları var, istedikleri zaman bakıyorlar. Sevdikleri müziklerden 2 tane de CD hazırladık götürdük, severek dinliyorlarmış.  
  • Evde kreş ve arkadaşları hakkında sohbet edip oyunlar oynanabilir. 
Her gün soruyoruz, bugün ne yaptınız, nasıl geçti diye, o da anlatıyor dilinin döndüğünce :) Tek tek arkadaşlarını soruyoruz, bazen de onları oyunlarımıza katıyoruz, legolardan tahterevalli yapıp çiçekleri arkadaşları yapıp bindiriyoruz, ya da kitaplarda figuran rolleri veriyoruz arkadaşlarına :)) Bazen de kreşte öğrendiği şarkıları söylüyor, dans ediyoruz birlikte.
  • O kreşteyken sizin ne yaptığınızı bilmesi de kendisini iyi hissettiriyor.  
Yavru Su bilmediği şeylerden tedirginlik duyabiliyor. Sen kreşe gideceksin, anne ve baba da okula gidecek deyip duruyorduk, tabii onun için bir anlam ifade etmiyordu. Bir gün T. onu bizim laba getirdi, beni çalışırken gördü ve o gün bugündür "anne/baba okula gidecek, ders çalışacak" kalıbını içi rahat bir şekilde söylüyor. 
  • Yurtdışındakiler, anadilinde en çok kullandığı kelimelerden bir sözlük hazırlayabilirler.   
Bunu da kreşten istemişti öğretmenleri. Alışma döneminin üzerine bir de anlaşılmama durumu eklenmesin diye sözlük hazırlamıştık; okunuşlarını da yazdık ki söylediği zaman saatlerce ne anlama geldiğini aramasınlar diye. Dil sorunu kısa sürede halloluyor gerçi ama ilk hafta için ya da uzun yaz tatili dönüşlerinde alışma süresi için iyi oluyor.

Son durumda, özellikle tatil dönüşlerinde biraz problemli olsa da, genel olarak çok seviyor, hatta bazen eve gelmek istemiyor. Bu da bizi mutlu ediyor, ondan uzakta geçirdiğimiz vakitlerde, aklımız daha az onda kalıyor.

Siz neler yapıyorsunuz kreş, oyun grubu ya da düzenli olarak gittiği bir yere alıştırmak için?

January 15, 2011

Duyduk duymadık demeyin, pekmezinizi kar'sız yemeyin :)

Evet çıktı, Bir Kar Masalı çıktı :) Duymayan kalmasın! Hani OIP vardı ya, bizim ninnimizi renklendirmişti; resimler çizmişti birbirinden güzel, şimdi de bir çocuk masalıyla karşınızda, yine birbirinden sıcak, birbirinden güzel resimleriyle :) Masalı, Esra Özlem yazmış, OIP resimlemiş ve dahası, Özgür Anne de eklenmiş bu projeye ve Türkçe içerikli ilk çocuk masalı uygulamasını yapmış iPad için. Bir Kar Masalının iPad uygulaması için buraya tıklayınız. Yakında iPhone ve iPod Touch uygulamaları da çıkacakmış ve de İngilizcesi; takipte olunuz.


Biz hemen indirdik ve izledik, yani okuduk, resimlerine baktık, animasyonlarını izledik ve dinledik. YavruSu iPad masallarını çok seviyor zaten; babası seslendirmişti bir tanesini önceden; bunu görünce biraz şaşırdı :) Seslendirme çok güzel olmuş. Erkek çocuk sesini bile yapmış Özge Çatıkkaş, sesine sağlık :) Animasyonlar, çizimler, sözler, her şey çok güzel olmuş, çok! Birlikte yapılan işleri çok severim zaten; o yüzden ekstra 'torpilli' bu masal gözümde ;) Nice güzel projelere :))

January 12, 2011

Havlular nerde yaşıyor?

Julia Donaldson ve Axel Scheffler'ın Snail and the Whale kitabını okuyorduk. Orada balina, sürat teknesiyle dolaşan insanlar yüzünden yönünü şaşırıp karaya çıkıyordu. Ben de anlattım, balinalar denizde yaşar, karada yaşayamazlar diye. Neyse salyangoz yardım etti de geri döndü yaşam alanına, biz de çok sevindik :)

Ertesi gün, çamaşırları katlıyorduk birlikte, bizimki hemen sordu: "Havlular nerde yaşıyor anne?" Ben de dedim ki bizim evimizdeki havlu popülasyonunun yaşam alanları çok çeşitli: bir kısmı çekmecelerde yaşıyor, bir kısmı hurçlarda, bazıları banyoda bizim yıkanmamızı bekliyor, biz yıkanınca sevinip sarılıyorlar bize, 'oh mis' diye. Bazılarının işi zor, yoğurt mayalanırken onu beklemeleri gerekiyor, iyice etrafını sarıp 7 saat boyunca nöbet tutuyorlar başında. Kimisi sadece yazın ortaya çıkıyor, kış uykusuna yatıp deniz zamanında cıvıl cıvıl seriliyorlar kumlara :) Ah şimdi farkettim de, bir su-kuşu olarak pek özlemişim bu kum-kuşu havluları...

Bu arada hemen sormalıyım, sizin havlularınız nerde yaşıyor? Sincapların yalnızca bizim evimizin karşısındaki ağaçta yaşadığını düşünüyor bizim yavru Su :) Siz söyleyin de anlatayım, havluları yalnızca bizim evle sınırlı sanmasın. Dışarıda hep kağıt 'havlu' var çünkü, anlatayım da, havlularımıza sahip çıksın; onca türün arasında bir de havlu türü yok olmasın, dolaylı da olsa yaşam ağacına destek olsun...

January 11, 2011

Paylaşmak mı, hibe etmek mi?

Çok fazla paylaşım problemi yaşamıyoruz aslında --pek kıymetli 'babası' dışında, ona göz ucuyla bakılması bile yasak ;) Bir de bazen evimize ilk kez gelen bir arkadaşı olduğunda, o ilk seferde ne oluyorsa oluyor. Eskilerle problem yok ama o ilk seferde, normalde yüzüne bile bakmadığı şeyler, arkadaşları isteyince bir anda kıymete biniyor. Kreş diliyle anlatınca biraz daha iyi anlıyor. Şöyle ki; kreşte oyuncak kapanın elinde kalıyor :) Çocuklar seçtiği oyuncaklarla istedikleri kadar oynuyor, diğerleri de sırasını bekliyor; 'sıra' ilkesi hakim. Eğer aynı oyuncaktan iki tane varsa paylaşılıyor. Yoksa paylaş deyip çocuğun elinde bulunan tek bir oyuncağı zorla alıp diğerine vermiyorlar. Zaten o zaman eylemin adı, paylaşmak değil, hibe etmek oluyor :)

Ama gel gör ki, Türkiyeli anne bu sisteme alışmamış olduğu için, bize gelen bir arkadaşı, YavruSu'nun elindeki balonu isteyince, tutup zorla paylaş diyerek elinden alıyor. Bu durumda aslında ne yapmak gerekiyor? Yine kreşten verdikleri bir kitapta okunan taktiği uygulamak. Aslında çok basit! Çocuğu bağırta bağırta elindeki balonu alıp diğer böğüren çocuğa vermek değil; onun yerine, misafir çocuğun bir oyuncağını ortaya çıkarıp ilgisini ona çekmek ve böylece elinde çikolatadan yapılmış gibi tuttuğu balonu, tırnakları avcunu delmeden önce bırakmasını sağlamak ve huzura ermek :) Ya da tırnaklarını düzenli olarak kesmeyi unutmamak :P

January 8, 2011

Kreş Anketi

Eveet, en son bir kreş anketi vardı cevaplayacağım, Banu ve Deli Anne sağolsunlar... Sanırım bir ilk olacak bu. Daha önce hiçbir ankete böyle madde madde cevap vermemiştim. Anket yapısı pek bana göre değil. Gündemimde olmayan ve bir şeyler katabileceğimi düşünmediğim konularla ilgili soruları cevaplamak pek hoşuma gitmiyor açıkçası. Gerçi bundan sonra şu yazıyı yazacağım dediğimde de gündemim değişiyor ve bazen 9 ay kalıyor o yazı taslaklarda. Hayır orada büyüyüp gelişse, yayınlanacak kıvama gelse, bir şey değil ama düşünceler ve şartlar da değiştiği için yazı da kendi kendine gelişmediği için bir süre sonra anlamını yitiriyor. Tutup kendi kafamdaki her an değişen sırayı takip edeceğim diye tutturmak yerine şu bilimsel anketi yanıtlasaymışım mesela, ufak da olsa bir katkım olurmuş bilim alanına. Neyse şimdi konuma döneyim de, en azından bir ilki gerçekleştirmiş olayım. Sırada iki tane daha var ama onlar zor yerlerden gelmiş, bakacağız :P Bu konu en azından, üzerine düşündüğüm ve her daim gündemimde olan bir konu olduğu için şimdi hemen yazıyorum.

1. Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?

8,5 aylıkken gönderdik; 15 aylık olana kadar yarı zamanlı (12:30-17:00), sonrasında da tam zamanlı gitti/gidiyor :) 8-18 kreş saatleri ama biz 10-17 arası bırakıyoruz. Çocukların 3 yaşına kadar anneyle kalması fikrini savunmuyorum; 8,5 ay yeterli :P Şaka bir yana, çocukların anneye ait olduğu fikrine biraz mesafeli yaklaşıyorum açıkçası. Bunu, sorumluluk almaktan yırtmak için erkeklerin uydurduğunu düşünüyorum :) Biz T. ile çoğu şeyde olduğu gibi çocuk bakımında da hep eşit sorumluluk aldık ve YavruSu'nun bu yüzden daha az bağlı (modern tabirle 'attached'), daha az mutlu, vs. gibi bir sorunu olduğunu düşünmüyorum. Belki daha rahatsız bir tip diyebilir görenler ama bunun daha çok onun kişiliği ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Belki başkaları için böyle değildir ancak biz bütün gün çocuk bakıp ev işleriyle uğraşarak yapabileceğimizi düşünmediğimiz için erken yaşta yardım almayı seçtik. Hiç yardımsız çocuk bakanların önünde saygıyla eğiliyorum. Bu insanların kendilerini, kendi öz isteklerini aşmış olduğunu düşünüyorum. Ben yapamadım; kariyer yapmak derdinde değildim; tek istediğim kendime ait bir zaman ve bir odaydı. Odam olamadı ama köşem oldu, okulda labaratuvarda bir köşede kendime ait zamanım oldu :) Tabii ki bu beni daha mutlu yapmadı, belki ihtiyaçlarımı karşıladığım için biraz daha huzurlu oldum ve yavruyla olduğumuz vakitleri özlediğim için birlikte olduğumuz zamanları daha canlı ve heyecanlı geçirdim ama arka planda hep bir endişem vardı.

Aslında, ilk zamanlarda çok memnundum çünkü çok sevdiğimiz iki insan tarafından çok güzel bir şekilde bakılıyordu. Hep sevildi, kucaklandı, beslendi, eylendi. Sistematik hiçbir bakıma maruz kalmadı, tamamen kendi ritmine göre bakıldı. Ancak, 15 aylık olduktan sonra sınıf atladı :( Kuzu-1'den Kuzu-2'ye geçti ve benim pek de memnun olmadığım bir bakıma maruz kaldı ve hala da kalıyor. Belli saatlerde yemek yiyor, uyuyor, aktivite/resim yapıyor, müzik dinliyor, kitap okuyor ve bahçeye çıkıyor. Kuralları var; "please" demeden yemek yiyemiyor, istediği bir şey verildiğinde de "thank you" demesi gerekiyor; bize de diyor, "thank you so much anne" diyor, işte o zaman içim eriyor :( Anneye teşekkür edilir mi hiç! Gerçi her zaman böyle itaatkar değil; mesela kendi boyu yetişmediği için boyu yeten bir arkadaşına kapıyı açtırtıp onu da alıp sınıftan kaçabiliyor :) Ve de en güzel tarafı eyalet yasası gereği yağmur kar demeden -4 dereceye kadar her gün dışarı çıkıp özgür bir şekilde oyun oynayabiliyor.      

2. Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.


Bir önceki ve iki önceki yazıda yazmıştım kriterlerimi :) Buraya da özetleyeyim hemen: yaşama, her tür yaşama saygı duyan bir yer olması önemli. Çocukların yaşama, korunma, gelişme ve katılım haklarına saygı duyan, ayrımcılık yapmayan; yalnızca insanların değil, bitkilerin ve hayvanların da yaşam haklarına ve alanlarına saygı duyan bir yer olması bizim için önemli bir kriter. Ve de tabii ki Su cadısının sevmesi :)  

3. Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?

Türkiye'de olmadığımız için bir şey söylemem pek doğru olmaz aslında ama yine de burada çok sevdiğimiz bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. Gerçi belki Türkiye'de de vardır bu tarz bir uygulama ve ben bilmiyorumdur: Velilerin katılımı. Aslında, çocuk bakımının profesyonel bir işletmeye devredilmesi ve hiç karışılmaması bana çok tuhaf geliyor. Burada kooperatif kreşler var, bizim bir süredir gündemimizdeydi. Bu kreşler, tüm velilerin sorumluluk aldığı, çocuk bakımından, kreşin işletmesine, neler alınacağına, nerelere gidileceğine, hangi aktivitelerin yapılacağına, web sitesine kadar her şeyin veliler tarafından ilgileri ve yetenekleri doğrultusunda paylaşıldığı yerler. 0-3 yaş arası 10 çocuk alıyorlar. Üniversitenin binasını verdiği bir evde aylık 250 dolar gibi bir para ödeyerek bu 10 aile birlikte çocuklarına bakıyorlar. Toplanan para orada çalışan 1-2 yarı zamanlı yardımcı için ve birtakım ortak giderler için kullanılıyor.

Bizim gönderdiğimiz kreşte de veli katılımı oluyor ancak çok sınırlı. Senede 12 saat zorunlu gönüllülük sistemi var. Daha önce bahsetmiştim, örneğin ben sınıflarında arada gidip gitar çaldım, T. bahçe işinde çalıştı, bunun dışında kar amacı gütmeyen bir işletme olduğu için yönetimde de veliler var, yani isteyenler yönetici işlerinde çalışabiliyor, kitap sergisi oluyor sık sık, büyük temizlik yapılıyor her mevsim, sınıflarda tamirat işleri oluyor vs. ... oralarda da görev alınabiliyor.

Bir de her ay bir konu işleniyor, onunla ilgili öğretmenlerin talepleri oluyor bazen; velilerden vakti ve imkanı olanlar gönüllü oluyorlar. Örneğin geçen ay, çok kültürlülük ayı idi. Bu vesileyle, sınıftaki öğrencilerin ailelerinin kültürleri kutlandı. Çeşitli aktivitelerin yanısıra bu kültürlerin geleneksel yemekleri de çocuklarla birlikte yapıldı. Bizden T. gidip çocuklara 'geleneksel' havuçlu topumuzu yaptırdı :P Kendisi çocuklarla birlikte olmayı çok sevdiği için, bu aktivite çok hoşuna gitmiş, o da YavruSu gibi "bi daa, bi daa" diye söylenip duruyor şimdi.

Not: Banu, bundan Türkiye'deki okul öncesi eğitim kurumlarındaki kadın hegemonyasına (kadın öğretmenler, kadın yöneticiler, oyun ablaları, vs...)  alternatif olarak bahsetmiş ancak burada da durum çok farklı değil açıkçası. Kreşte bulunan 20 tam zamanlı öğretmenden yalnızca bir tanesi erkek, yarı zamanlıların hepsi kadın, yöneticiler de öyle. Ve malesef, bu aktiviteye katılanlar da, T. dışında hep anneler oldu. Bazı şablonları kırmak için gerçekten çok uğraşmamız gerekiyor. Ama önce kendimizden başlamalıyız; çünkü çocuklar büyüklerin dediğini değil, yaptığını yapıyor. O yüzden ben mesela hiç mutfağa girmiyorum, habire tamir işleri yapıyorum, araba sürüyorum :P Şaka şaka, ama gerçekten eşit sorumluluk alma konusunda özen gösteriyoruz.      

4. Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?

Bu konuda gerçekten çok bir bilgim yok ve yazmayacağım :) Ancak Banu'nun yazdıkları bana da çok saçma geldi buyurunuz bakınız.  
   
5. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?

Hastalıklar ilk sene bizi biraz yıprattı açıkçası. İlk başladığı yılın kışını sümüklü böcek şeklinde geçirdi. Çoğu zaman virüslerini babasıyla da paylaştı, sağolsun, bana pek bulaşmadı :) Neyse ki çocuk hastalıklarının %80'i viral olduğu için endişelenmeye gerek yokmuş. Bir de iyi yanı, bağışıklık sistemi güçlendi ve bu sene çok daha az hasta oluyor. Bir de şöyle bir araştırma ile karşılaştım, ne kadar güvenilir bilemiyorum ama hastalıkların 2 yaşından önce geçirilmesi iyidir diyor, bize de avuntu oluyor: http://www.bilgiagi.net/cocugunuzu-erken-yasta-krese-gonderin/35978/

6. Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?

Sanırım en büyük katkı sosyal alanda oldu. Aslında ideal olan, çocukların eskiden olduğu gibi dışarıda, topluluk içerisinde büyümesi. Şu anda olduğu gibi tek bir kişiyle (anne/baba/anneanne/bakıcı vb.) bütün gününü geçirmesi değil (hala izlemediyseniz, mutlaka Babies belgeselini izleyiniz ve aradaki farkı görünüz). Bu yüzden benim en çok hoşuma giden konu bu oldu. Büyük küçük, farklı farklı bir sürü insanla etkileşime girdi. Tabii ki kreşe gitmek insanı sosyal veya dışa dönük yapmıyor; bu özellikler daha çok insanın kendi doğasından geliyor. Mesela kreşe gittiğimizde  bütün çocuklar yanımıza gelip hi-bye diyorlar ama, bir tanesi var ki, o bununla yetinmeyip kucağımıza atlıyor :) Sanırım kreş daha çok sosyalleşmek için ortam oluşturuyor, ilişki kanalları doğuruyor. Bize de iyi oluyor aslında, biz de bu sayede az da olsa sosyalleşiyoruz arada.

Notlar:
1. Kreş şart değil tabii ki, farklı ortamlar da yaratılabilir, hatta bizim için bahsettiğim gibi bir kooperatif olsa çok daha iyi olur. Şartlarımız çok uymadığı için şimdilik bu kreşte devam ediyoruz. Yer açılırsa belki kooperatife geçeriz, olmazsa belki Montessori'ye bile geçebiliriz, henüz belli değil. Montessori için "child led learning" felsefesini savunduğunu söylemiş Seda, iki önceki yazının yorumlarında. Aktivitelerini yaratıcılıktan uzak bulsam da (sanki kendim ve diğer kreşler çok yaratıcı aktiviteler yaptırıyormuş gibi :P işte insankızının kendini bilmez halleri, neyse...) çocuğun istediği zaman yapmayı seçebilme özgürlüğü hoşuma gitmedi değil. Ancak pratikte nasıl işliyor emin olamıyorum. Bu konuyu araştırıp daha sonra tekrar yazacağım, umarım.

2. Bir de aynı yazının yorumlarındaÖzgüranne, özgürlük üzerinde ısrar etmemiz gerekiyor demiş (özgür anne ya :P). "Seçim yapabilme, ama kola mı içsem pepsi mi arasında değil. gerçek tercihler yapabilme, okul başarısı peşinde koşmayı reddedip serseri olabilmekten, sanatçılığa, ya da belki de eğer isterse ciddi bir şirkette yöneticiliğe kadar, ya da her şeyi bırakıp dağ başında yeni bir tecrübeye yelken açacak kadar. İnsanların çoğu ellerine bir senaryo tutuşturulmuş gibi yaşıyor ve bunun farkında değil. Bu bilinç de bence anaokulu, ilkokul vb tam ilgili değil. Anne babanın cesareti, güveni ve çocuğun onu algılayabilmesiyle ilgili." Benim yerime yazmış sağolsun, ben de tekrar yazmayayım dedim. O yüzden okuldu, eğitimdi,... boşverin, böyle şeylere çok da takılmayın diyorum. Okulla da olur, okulsuz da. Herşeyde olduğu gibi, bunlar da ak ve kara değil, ikisinin de farklı güzellikleri, farklı sorunları var.  Önemli olan bizim bakışımız, tutumumuz; ama tek bir konu veya kişi odaklı değil. Meselelere sadece kendi çocuğumuz açısında değil, daha geniş bir perspektiften bakmakta fayda var...

Son olarak, bana verilen anket süresinin sonuna gelmiş, hatta geçmiş bulunuyor ve ha bu size ders olsun diyorum :P Bir daha anket cevaplamamı isteyen olursa, bakınız, sanki bir daha bu konuyla ilgili yazamayacakmış gibi görgüsüzce her şeyi bir yazıya sığdırmaya çalışan insankızının halleri ;)

Güncelleme: Anket geleneği icabı soruları cevaplandırdıktan sonra başka birine yollamak gerekiyormuş, ben de bu anketi başlatan sevgili Damla'ya soruyorum, yok öyle sorup kaçmak, bir de senden duymadan bitirmiyoruz bu işi :)

January 1, 2011

Diliyorum...

"Kendine ait bir oda" demişti Virgina Woolf, kadınların yazması için gereken boş zaman ve mekanı kastederek... ama sanırım onun evde sürekli konuşan ve şarkı söyleyen bir kızı ve "bu saatte dışarı çıkma!" diyen bir annesi yoktu. Evde sürekli bir sessizlik olsa bile uzaklaşmak iyi geliyor bana. 1-2 saat için olsa bile. Çıkıp yürüyüş yapmak, bir yerde kahve içmek, okumak, yazmak... Ama anlıyorum ki bunun için boş da bir kafa gerekiyormuş. Belli bir saatte eve dönmeniz gerektiğini düşündürtmeyen, siz olmadan da işlerin gayet güzel işlediği bir ev ortamı çok önemliymiş. Bilemiyorum belki Türkiye'de böyle yapamazdım... akşam 7'de Starbucks'a gidip 10'a kadar, hatta annem yokken kafe kapanana kadar oturabilir miydim? Dönünce bu rahatlığımı özleyeceğim sanırım. Ya da farklı organizasyonlar yapmamız gerekecek. Neyse daha 1,5 senemiz var, gidince düşünürüz artık...

Baktım yeniyıl için bir ben eksik kalmışım, hemen dileklerimi yazayım dedim... Hoş, böyle evrene mesaj göndererek olmuyor bu işler ya... Bir de affınıza sığınarak yazıyorum, bu tarz şeyleri okuduğumda hep dalga geçesim geliyor, pardon bize öyle bir mesaj ulaşmadı diye :P Kötüyüm, biliyorum; insanım işte ben de nihayetinde, gölgemden ayrılamıyorum. Neyse ki alternatif şekilde seslenenler de var, onlara diyecek söz bulamıyorum :) Tek diyeceğim, sesimizin duyulması için çok güçlü bir şekilde bağırmak gerektiği. O da ancak herkes birlikte bağırdığında mümkün olacak sanırım. Bilmem başka ne yolları var ya da buraya yazmanın bir yararı var mı...

Neyse dileğim o ki, dünyanın güneşin etrafında atacağı bu tur, yaşam merkezli olur umarım. Gerçi dünyanın ilk turunu gerçekte ne zaman attığı belli değil ya, ben yine de varsayılan 2011. tur için dileklerimi sıralayayım:

Savaşların sona erdiği,
kadınların şiddete maruz kalmadığı,
çocukların istismar edilmediği bir yıl diliyorum...

Sadece insanların yaşamı değil elbette,
eti ve derisi için katledilen tüm hayvanlar,
insanların zevki için kafalarına vurularak öldürülen maymunlar,
canlı canlı kaynar kazana atılanlar,
korkunç işkencelerle 'eğitim' adı altında şov yapmaya zorlanan yunuslar,
ve yine küçücük alanlara hapsedilen, kafeslerde tutulan, bu yüzden bunalıp intihar eden, 'izleme kültürümüz'ün bir başka versiyonundan başka bir şeye hizmet etmeyen hayvanat bahçesinde yaşamak zorunda bırakılan niceleri için de geçmiş yılların acısı geride kalsın ve bu yıl tüm hayvanlar için de yaşam merkezli olsun...

Ve tabii ki bitkiler... genetiğiyle oynanmasın, insanların keyfi ve çıkarı için katledilmesin...

Ve akarsular, ve denizler ve tüm yaşam alanları... Plastiğin hayatımızdan çıktığı, zehirli / kimyasal atıkların denizlere salınmadığı, bunları üreten fabrikaların ortadan kalktığı, tekno-endüstriyel sistemin tamamen çöktüğü :) yaşam merkezli güzel bir yıl olsun...

Daha yazacak milyonlarca şey var ama dilerim bu yıl, canlı cansız tüm dünya, ve uzay ve evren için de yaşamın merkeze alındığı bir yıl olur...

Dilemek serbest nasılsa di mi? Bu da benim 2011'den beklediklerim :P

Herkese yaşam dolu, sağlıklı bir yıl diliyorum...