January 12, 2012

Söz

Taktik insanı
Geçen gün sofrada otururken, babası yemek yemeyen yavrusuna, aslında kinaye yaparak "çikolata mı istiyorsun!" dedi. Demek istediği yavrusunun sürekli çikolata istemesi, başka bir şey yemek istememesiydi. "Çikolata seni büyütmez ve çok yersen hasta edebilir" diye de ekledi. Ama tabii ki YavruSu'nun o esnada tek duyduğu, beynindeki tüm merkezleri aynı anda aktive eden ve ağzının sularının akmasını sağlayan o sihirli cümleydi: "çikolata mı istiyorsun?"

T. farkında olmadan bu düşünceyi Inception filmindeki gibi beynine işlemiş, ona bir ışık yakmıştı. Sonra yavrusu, haliyle yemeyi tamamen bıraktı ve "çikolata istiyorum! çikolata istiyorum!" diye nidalar atarak evin içinde dönmeye başladı. T. bu cümlesinin neye sebebiyet verdiğini anladığı zaman artık çok geç olduğunu da idrak etmişti. Geri adım atarak "tamam" dedi, bari bir faydası olsun, "ancak yemeğini bitirirsen sana çikolata vereceğim." Bu sözün üzerine, yarım saattir uğraşıp da bitiremediği yemeğini, yarım dakika içerisinde, lokmaları üçer beşer ağzına tıkma usulüyle bitirdi YavruSu. Sonra ben bir tane çikolata verdim. Hızlıca attı ağzına ve mutlu mesut düştü oyun yoluna. Ama aradan daha 2 dakika geçmeden yine geldi. Babasına doğru gitti ve "çikolatayı bana sen vermedin, annem verdi, sen verecektin, sen anne değilsin, böüüü" diye ağlamaya başladı, sevgili taktik insanı.

Susturma Sanatı
Yine bir gün YavruSu babasına sordu yemek sonrası: Babacım, Kayu izleyebilir miyiz?
Hemen ben atladım, ana-muhalif: İzlemeseniz! Ben hiç sevmiyorum şu Kayu'yu...
Bunun üzerine hışımla arkasına dönüp ters bakışlarını bana doğru yönlendiren KartalSu, geciktirmedi tabii cevabını: Sen izlemiyceksin ki, ben izliycem!
Ana-muhalif: ......

Kıssadan hisse
Bir cadı Su'yla aynı evde yaşıyorsanız, ağzınızdan çıkan sözü kulağınız duyduğunda çok geç olabilir!



January 6, 2012

Ha tanuştuk ya!

T.nin yokluğu bloga yaradı. Hiç bu kadar üstüste yazı yazmış mıydım hatırlamıyorum. Burada geçtiğimiz 2 hafta tatildi. İlk haftasında biraz uzaklaşalım şu soğuktan deyip kendimizi güney sahillerine atmıştık. Ve orada gördük ki YavruSu bir canavara dönüşmüş, sosyal canavar.

3 yaşın kerameti mi bilemiyorum ama tatilde, deniz kenarında öyle rahat ettik ki. Kendisi sürekli çocukların peşinden koşturdu. Kovalarını alıp sessizce yanlarına gidip önce paralel oyun oynamaya başladı sonra ne yapıp ettiyse çocuklarla birlikte oyun kurup oynadı. Her yaştan (3.5, 4.5, 5, 7, 9) ve her milliyetten (amerikalı, çinli, fransız, ispanyol) çocukla bir şekilde bağ kurdu. Bize de yan gelip yatmak düştü. Pek sevindik bu duruma. Yalnız diğer aileler ve çocuklar bizim kadar sevindi mi emin değilim.

Bir gün gözüne kestirdiği 4-5 yaş civarındaki bir kızın yanına gitti. Çocuk denizden yeni çıkmış, yorgun, yemeğini yiyordu. Yanına gidip "oynamak ister misin" diye sordu. Çocuk hiç oralı olmadı. Ben de sorumlu ebeveyn edasıyla seslendim, "gel T.Su, rahat bırak çocuğu, yemeğini yesin, sonra oynarsınız" dedim. Ama o gelmedi, "olsun ben burada sessizce beklerim" dedi. Ve oturdu karşısına çocuğun, yemeğini bitirene kadar sabırla bekledi. Yemeğini bitirince de dediği gibi oynadı. Biz şaştık kaldık. Oysa çocuk ne yapsın, genlerinden geliyordu bu canavarlık.

Evet, babaannem çok konuşkan, çok sosyal bir kadındır. Bir gün onu ziyarete köye giderken, babam otobüste kardeşimle bana ne kadar asil bir sülaleden geldiği hakkında atıp tutuyordu. Sizin dedeniz şöyle soylu, böyle asil, vs. vs. diye. Sonra otobüste bir adam babama sordu "kimlerdensin, ne iş yaparsın?" diye. Babam hemen atladı, göğsünü gere gere, "ben Azaklıoğullarından Hacı Emin Bay'ın oğluyum, çocuk doktoruyum" diye. Adam boş boş baktı yüzüne. Bir doktor tanıyordu köyden ama Emin Bay ismini çıkaramamış olacak ki, sordu: "Sen onu bırak da İfaket'in nesi oluyorsun?" diye. Biz kahkahaya boğulurken babam bozulmuş bir şekilde, "oğluyum" dedi sessizce.

Evet, babaannem 'asil' bir soydan gelmiyor ama herkes tarafından tanınır. Muhtar seçileceği zaman babaanemin fikri sorulur. Sınır davalarında, küskünlerin barıştırılmasında hep ona gelinir. Babaannem yalnızca köyünde de tanınmaz. Gittiği her yerde mutlaka kendisini tanıtır, hoşbeş edecek birilerini bulur.

Anneannem de tam tersidir, tersiydi rahmetli. Zorunda kalmadıkça konuşmayı sevmezdi. Bir gün babaannemin bizi ziyareti sırasında, artık nasıl olduysa anneannemle birlikte Karşıyaka sahilinde dolaşmaya çıkmışlar. Neyse, ikisi yürürlerken sahilde, anneannemin sessizliğinden sıkılan babaannem bir anda ortadan kaybolmuş. Annennem bir de bakmış ki, babaannem yoldan geçen bir kadının beline sarılmış. Kadın da Karşıyaka hanımefendisi, dönmüş, "Pardon han'fendi, tanışıyor muyuz?" demiş kibarca; babaanem de Karadeniz uşağu, yapıştırmış cevabını: "Ha tanuştuk ya!"



January 5, 2012

Elma Ağacı

T. konferans için 5 günlüğüne Boston'a gitti. 6400 matematikçi bir arada ne yapıyor acaba çok merak ediyorum :) Biz de ilk kez bu kadar uzun süre yavrusu ile yalnız kalıyoruz. Yazın 21 gün askere gitmişti ama o zaman yazlıkta annemin yanındaydık. Denize gidiyor, komşularla vakit geçiyorduk. Bu sefer kimse yok. Gerçi okul var, neyse ki var :)

Ama hala bir sürü şey var. Uzun süredir yapmadığım işleri yapıyorum. Keçinin banyosunu yaptırıyorum, yatmadan önce film ve kitap saatini yapıyorum, yemek hazırlıyorum (yavrunun yemeğini genelde ben hazırlıyordum zaten ama sabah kahvaltısını ve akşam yemeklerimizi daha çok T, okula götüreceğimiz yemekleri ise hep T. hazırlıyordu), bunun dışında alışveriş, postanın kontrol edilmesi, araba işleri, para işleri,... off ne çok iş varmış yaptığı. Ben ne yapıyordum bu sürede acaba? Gerçi çamaşır ve yerleştirme işleri benim sorumluluğumda... gerçi yavruyu o uyutuyor... temizlik işini birlikte yapıyoruz. Hala pek adil değil gibi... Hah buldum, o az uykuyla yetinebiliyor ama ben 8-9 saat uyumazsam kendime gelemiyorum ve bebişi ben uyutursam genelde uyuyakalıyorum ve birbirimizin yüzünü görmek rüyalara kalıyor. Şimdi biraz daha hakkaniyetli duyuluyor di mi, di :P)

Ama benim suçum değil. Bir süredir KeçiSu beni istemiyordu, her şeyi babam yaptırsın modundaydı. Ayrışıyor ya :) Zor oldu gerçi başlarda, kendimi dışlanan anne konumunda hissediyordum ama buna doğal bir süreç olarak bakmaya başlayınca rahatladım, hatta ilişkimiz de rahatladı, giderek normale dönüyor, gidip gelip "anne ben seni seviyorum" diyerek sarılıyor :) Fakat yine de çok-sevgili-babası gidince biraz korktum açıkçası, kriz yaşayacağız, sürekli ağlayacak diye. Neyse tahmin ettiğim gibi olmadı ve çok uyumlu davrandı. O da sanırım baktı baba yok, el mecbur, anneye mecbur. Hiç sorun çıkarmıyor --uyku dışında.

Çok uzun süredir babası uyutuyordu yavrusunu. Şimdi akşamları uyku aşamasında bunlar bana kriz olarak geri dönüyor. Babayı istiyorum diye ağlamaya başlıyor. Ben de, Baba Olmak blogunda görmüştüm, hemen bir tane ağaç çizdim deftere, içine de onun boyaması rahat olsun diye koca koca 5 tane yuvarlak. Dedim ki her gece yatmadan önce bir elma boyayacağız ve hepsi bitince baba gelecek. İlk gece birlikte boyadık. Ertesi sabah kalktı, "hadi elmaları boyayalım baba gelsin" diye. Anlatmaya çalıştım, sadece akşamları boyayabiliriz, 4 kere daha yatıp kalktığımızda baba gelecek dedim. Dün okuldan geldik, ben aşağıda yemek hazırlıyordum, çıkmış bir koşu elmaları boyamış, heyecanla indi aşağıya, "baba geldi mi?" diye :)

Off, geriye kaldı 3. Çok özledim ben de (valla işçilik dahil değil bu özleme :P) Nasıl geçecek bu 3 gece? Ben de mi boyasam şu elma ağacını, ne yapsam...


January 2, 2012

Soğuk insanı hasta eder mi?

Bizim gibi çok soğuk bir yerde yaşıyorsanız, her çıktığınızda kar, dolu vs. ile karşılaşıyorsanız başlangıçta bu olağan doğa olayları sizi heyecanlara gark etse de, bir süre sonra "a yeter ama" deyip dellenmenize sebep olabilir. Ama aslında soğuk, halk arasında "üşütme"olarak bilinen, amerikancası "cold" olan ve viral yollarla geçen nezle, grip gibi hastalıklara sebep olmuyormuş. Şu yazıda diyor ki "bilakis, soğukta insanlarla yakın temas içerisinde kapalı ortamda oturmak ve virüslerin kolayca yayılmasına sebep olan kuru havaya maruz kalmak esas bizi hasta edendir." O yüzden dışarı çıktığınızda burnunuz akıyorsa sevinin a dostlar. Çünkü virüsler nemli burunu pek sevmiyormuş. Burunun akması da bir nevi savunma mekanizmasıymış. Yalnızca ayakları sıcak tutmakta fayda varmış. Islak ayakla 20 dakika gezinmek direncinizi kırabiliyormuş. Boşuna dememişler yani "ayağını sıcak tut başını serin, bul kendine bir iş düşünme derin" diye. Ha bir de nem oranı önemliymiş, %35'in altına düştüğünde sıcaklık da 5 derecenin altındaysa bu virüs kardeşler güzelce yayılabiliyormuş. Bize yazın gelmemelerinin bir sebebi de D vitaminiymiş. D vitamini bizim bağışıklık sistemimizi güçlendiriyormuş. O da camlara tosladığında epey bir etkisini yitiriyor bildiğim kadarıyla. Yine en iyisi dışarı çıkmak yani.

Burada eyalet yasası gereği hava sıcaklığı 25 fahrenheit'ın, yani -3.8 santigratın altına düşmedikçe kreşlerde çocukların her gün dışarı çıkartılması zorunlu. O yüzden siz de ısrarla kreşinizden talep ediniz. Çünkü bakınız dışarıda oynamanın, kirlenmenin yararları neymiş:

1.  Toprakta doğal olarak bulunan bir çeşit bakteri ile temas etmek vücutta mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin salgısını artırıyormuş. (Lüks bir otele gidip çamur banyosu ve spa yapmak geçerli değil diyorlar :)

2. Yine dışarıda doğal olarak bulunan bu çeşitli bakterilere ve mikroplara maruz kalmak vücudun savunma sistemini güçlendiriyormuş. Ve hatta vücudun kendi hücrelerini tanımamasından kaynaklanan egzama, astım gibi hastalıklar için de iyiymiş kirlenmek. (Evde kirlenmenin, mesela dökerek yemek yemelerinin de yararları var, özellikle anne-baba için; sağlam egzersiz oluyor, eğil-kalk, yemekleri havada uçarken yakalamaya çalış, ben diyeyim 200, siz deyin 300 kalori gidiyor farketmeden.)

3. Dışarıda oynayamak yerine tercih edilen teknoloji, dikkat eksikliği, depresyon ve obezite ile ilişkilendiriliyormuş. (Ha bir de benden söylemesi çocukların gerçeklikle kurduğu ilişkiyi bozabiliyor. Bizimki 2 yaşındayken kısa bir süre için dokunmatik ekranlı bir cihaz kullanmasının akabinde yoldan geçen arabaları parmağıyla sürükleyebildiğini düşünüyordu :) O yüzden, ekrana değil hayata dokunalım diyerek aleti sattık ama aradan bir yıl geçmesine rağmen, halen gördüğü ekranları taciz etmeye devam ediyor sıpa.)

4. Dışarıda oynayan çocuklar daha çok gülüyorlarmış. Kan basınçları ve stres seviyeleri düşük oluyormuş.

5. Ve de birtakım karakter özellikleri gelişiyormuş: daha maceracı, iç motivasyonu daha yüksek ve riski daha iyi anlayıp değerlendirebilen bireyler oluyorlarmış.

O yüzden soğuk moğuk demeyip salmalı bahçeye çocukları. Ama hangi bahçeye? Güzel soru tabii. Bir cevabım var :) Mesela, verdiğimiz vergiler bize (arabalarımızla dünyayı daha çok kirletmek için yapılan) yol, (doğal kaynakları tüketerek veya nükleer enerji kullanılarak üretilen) elektrik, (derelerin HES'lerle katledilmesi sonucu üretilen) su ve (insafsız teknolojilerle her gün daha çok insanın öldürüldüğü) savaş olarak geri dönmese de, toplu taşıma araçlarının kullanılabileceği demiryolu, ray sistemi, çocukların oynayabileceği bahçeler olarak geri dönse? Olmaz mı? Ne güzel olur!

December 30, 2011

Tek dileğim BARIŞ!

Hiç düşünmüyordum yeni yıla özel bir yazı yazmayı. İnanmıyorum çünkü bu yeni yıl safsatalarına. Madem iyi bir şeyler olması bekleniyor, bir şeylerin değişmesi isteniyor, bunu yeni yıldan beklemek, ertelemek niye? Her daim istenmeli, uğraşılmalı uğrunda, çaba gösterilmeli diye düşünüyorum. Aksi bana samimiyetsiz geliyor.

Buraya pek fazla kötü şeyler yazmak istemiyorum. Umutsuzluğa boğulduğumda yazmamayı tercih ediyorum. Çünkü umut dolu insanları, bir şeyler için uğraşan insanları demoralize etmeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Onun yerine açıp akıntıya karşı kürek çeken insanların yazdıklarını okuyup cesaretimi toplamaya çalışıyorum. Ama bu sefer dayanamadım, yazıyorum. Gerçekten çok üzüldüm, çok üzgünüm...

Hergün reader'ı açıp haberleri okuyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan savaşlar beni çok üzüyor. Yargısız infazlar, intihar saldırıları, tecavüzler, cinayetler, bombolama eylemleri, ekonomik kriz, depremler, sel felaketleri, baskılar, tutuklamalar, en fenası da bunlara karşı yaşanan akıl tutulmaları...

Evet, son olarak 35 gencin insansız savaş uçakları tarafından öldürülmesi!!! İnsan-sız!!! Sızım sızım sızlatıyor kalbimi. İçimde bir YETEEEEEEEEEEEEEEEER hissi uyandırıyor. Bu insanlar sivil ya da değil, masum ya da değil, önemli olan bu insanların kim olduğu değil. İnsanlar öldürülüyor! İç sızlatan yöntemlerle katlediliyor! Savaş tırmandırılıyor, şiddet meşru kılınıyor! Nereye gitti bizim konuşma becerimiz? Konuşarak anlaşan canlı türüne insan denmiyor muydu? Böyle öğretmişlerdi bize ilkokuldayken. İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa... Şimdi kokuşmuş bu insan bozuntuları, gerçekte var olmayan, hayali sınırlar için, kanla çizilmiş sınırlar için kirli savaşlarını meşru kılmaya çalışıyor! Ben kabul etmiyorum. Bunu kabul edemiyorum. Hiçbir savaş meşru değildir, hiçbir şiddet meşru değildir. Bu kan hepimizin kanıdır.

Nasıl olacak bilmiyorum ama diliyorum, barış diliyorum, yalnızca barış, hepimiz için barış, herkes için barış, hemen şimdi BARIŞ!

December 21, 2011

Yeni bir dönemin başlangıcı

Sonunda bir dönem daha bitti hayatımızda. Zorlu ve yoğun geçtiği için iyi bir tatili hak ettiğimizi düşünüp kendimizi güney sahillerine attık. Yolda YavruSu, iştahlı bir şekilde siyah bir adama bakarken "yiycem ben bu amcayı" dedi. "Hayırdır!?!" der gibi bakınca, "çikolata amca o, yiycem ben onu" diyerek mutlu mutlu yalandı :) Sonra bir de "gidicem ben" dedi, "uzaklara gidicem, giderken de sevgilim sevgilim diye şarkı söyliycem" (kendi uydurduğu bir şarkı). İşte dedik 3 yaşın kerameti buymuş :P Şimdiden sevgiliyle kaçma planları, ileride yandığımızın resmi... Neyse ben tatile çıkmadan kapanan dönemle ve başlayan dönemle ilgili bir yazı yazmıştım, geç olmadan yayınlayayım dedim. Dönem mi, güz dönemi değildi elbet ama gelen dönem sanırım bahar dönemi :)
* * * 
Sonunda şu meşhur 0-3 yaş döneminin sonuna geldik biz de. Sanki 18 yaşını doldurmuş gibi heyecanlıyız. Hep derlerdi de pek inanmazdım, her şey bir anda değişiyor diye. Daha önce yazmıştım, bizim CadıSu kendinden küçük çocuklara karşı karanlık birtakım duygular besliyor diye. Önceleri bu çocuklara karşı söylediği gibi kötü davranmasından çok korkardım. Fakat o bir şey yapmazdı. Sonra bu duygularının aslında çocuklara değil bana karşı olduğunu anladım. Nurtureshock kitabında okumuştum, kardeşlerle ilgili yapılan araştırmalarda aslında büyük kardeşin küçük kardeşe öfke duymadığını, onunla ilgili bir sorunu olmadığını, esas tepkisinin ailesine karşı olduğu yazıyordu. Yani böyle büyük büyük söylenirken aslında öfkesi banaydı. Çünkü bir yandan benden ayrışıp birey olmaya çalışırken bir yandan da hala içi gidiyordu. Üstüne ben de bu çelişkili döneminde, her zaman olduğu gibi çocuk gördüm mü dayanamayıp, ağzımın suyu akarak saldırıya geçiyordum. 

Dün de N.'yi görünce dayanamadım yine. Tabii başladı hemen bizimki: "ben N.'yi sevmiyorum, o gitsin" diye söylenmeye; ben de "ama bak o çok tatlı, seni çok seviyor" diye nutuk atmaya. Neyse sonra yemeğe oturduk. Bizimki sürekli N.nin yanında olmak istiyor. Dedim tamam artık, bu gece gitti çocukcağız; bizim cadı Su, ya bir yerini sıkıştıracak, ya kafasını tuttuğu gibi yemeğin içerisine sokacak... Sürekli gözüm üstünde artık. Ama neyse ki gayet sakin geçti. Yine de ben gözümü üstünden ayırmadım. Yemek bitti, sonra bizimki L.nin hediye ettiği ukulelesini eline aldı ve yılbaşı ağacının yanına kuruldu. Ortamın atmosferine uygun başladı Jingle Bells çalıp söylemeye. Sonra N. geldi yanına, "allah dedim bu sefer kesin gitti çocuk, kafasına ukuleleyi yiyecek, bir daha da yüzüne bakamayacağım annesinin-babasının... çocuk da nasıl tatlı bir minnak. Ve işte o an sihirli bir şey oldu, benim 3 yaşına henüz basmış kızım, bu sefer gitsin etsin demedi, "şimdi N.'nin turn'ü, N.çalsın" dedi. Biz bir sevindik. Özellikle de ben bir coştum, bir coştum :) Yalnız öyle coşmuşum ki T.'den uyarı geldi: "videoda yalnızca senin sesini duyulacak, bırak biraz da kızlar söylesin" diye. Hemen T.Su da uyardı, "only girls can sing, mommies and daddies sit" (sadece kızlar söyleyebilir, anneler babalar otursun) diye, neyse sonra dans etmemize izin verdi sağolsun sıpa. Ancak herkesin sakince yemek yediği restoranda 4 deli olarak damgalanmak istemediğimiz için sessizce yerimize oturmayı tercih ettik.


Yerime otururken kızımın biraz daha büyüyüp yeni bir döneme girmiş olduğunu anladım. Bu dönem psikolojide ödipal dönem olarak geçiyor. Çocukların anneden ayrışıp bireyleşme dönemi. Yalnız bu ayrışma öyle kolay olmuyor. Özellikle de kız çocukları için. Erkek çocukları anneden ayrışıp babalarını ya da hayatlarında başka bir erkek figürü varsa onu rol model alıp yollarına özgürce devam edebiliyor. Ama kız çocukları anneden ayrışmaya çalışsa da genellikle rol modeli yine anne olduğu için tam olarak bir ayrışma yaşayamıyor. Bir yandan ayrışmak ve kendisi olmak isterken, diğer yandan annesi gibi olmaya çalışıyor. Büyüyünce, "annem gibi olmayacağım, onun gibi davranmayacağım" derken hiç beklemediği bir anda içerisinden annesi çıkabiliyor. Bir dakika yav, bu annemin sesi değil miydi, ne işi var burada diyerek hayretler içerisinde kalırken aynı onun gibi kızdığını, onun gibi davrandığını görmesi başta biraz travmatik olabiliyor. Kız çocuklarının ayrışma süreci anneler için de zor aslında. Okuduğum şu makalede, annelerin genellikle kız çocuklarını kendilerinin bir uzantısı olarak gördüğünü, içlerinde hem annelerinden hem de kızlarından bir parça taşıdıklarını, hatta bazı annelerin fazlaca özdeşleşip sınırları kaybettiğini, kimin anne kimin kız çocuk olduğunu unuttuklarını söylüyordu. Bu dönemde anne de kendi çocukluk dönemine dönüyor ve kendi çocukluğunu yaşamak isteyebiliyormuş. Annesinin yaptığını düşündüğü yanlışları yapmamak ya da onun için yapmadığını düşündüğü şeyleri yapmaya çalışmak ama sonuçta kendisinde annesini bulmak mümkün olabiliyor/muş. Bazen de çocuk gibi davranabiliyor, partnerinden de ona annelik yapmasını bekleyebiliyormuş (sanırım bu dönemde cinsel ilişkiden soğumanın nedenlerinden biri de bu). 

Evet, anneler ve kızları arasındaki 'meşhur' ilişkinin temelleri bu dönemde atılıyor. Kız çocukları, bir yandan anneden ayrışıp ("anne bu oyunda yok, anne gitsin çamaşırlarla oynasın", "baba yıkasın ellerimi, baba yaptırsın kakamı, baba uyutsun beni") birey olmaya çalışırken ("ben yapıcam, kendim yapabilirim") bir yandan da hala anne gibi olmaya çalışabiliyorlar ("o senin kocan değil, o benim kocam, sevgilim, tatlişkom, herşeyim" hadi bu tamam da benim gibi pet takmak istemesi, hatta tuvalet kağıdından bir parça koparıp kilodunun içerisine koyup bütün gün ben de pet taktım diye dolaşması... :-) Ha bir de benim annem olduğunu iddia etmesi... Belki de ben çocuk gibi davrandığım için, olur olmadık şeylerde onunla inatlaştığım için... Ama sağlıklı bir ayrışma yaşanması için anneye çok iş düşüyor. Erkek çocuk anneleri bu dönemde çocuklarının daha bağımsız olmasını desteklerken kız çocuk anneleri kızlarını kendi uzantıları olarak görmeye devam edip onların bağımsız bir şekilde gelişmelerine engel olabiliyormuş. Sağlıklı bir ayrışma için annenin de çocuğu bırakması, kendisini çocuğu üzerinden tanımlamaktan vazgeçmesi gerekiyor; ayrıca çocuğun bakımına mutlaka başka insanların da dahil olması gerekiyormuş. 

Evet T.Su, istemiyorsan müzikle uğraşmak zorunda değilsin annecim, ama babanın izinden gidip matematiği de seçme :P Şaka bir yana kimsenin hayallerini yaşamak zorunda değilsin, kendin olacaksın, kendin olmalısın ve biz seni, gölge etmeyecek bir mesafeden, takipte olacağız. Ha bir de sevgilinle kaçacak olursan söyle olur mu ;) Yeni yaşın kutlu olsun canım kızım, seni çok seviyoruz!  

December 11, 2011

"Geri Dönüşüm" Muhteşem Olacak

"...Bir gün içerisinde ne kadar çok çöp oluşturduğumuzu fark ettiniz mi? Sabah içtiğimiz sütün kutusundan, akşam yediğimiz portakalın kabuğuna kadar her şey çöp kovasına giriyor ve şehir çöplüğünde birikiyor. Kendi çöpümüzü örnek alarak, Türkiye'nin ve Dünya'nın çöpünün ne kadar büyük bir kirliliğe neden olduğunu tahmin edebiliriz. İşte bu kirliliği en aza indirmenin bir yolu geri dönüşümdür. Kirliliği azaltmak dışında, geri dönüşümün daha başka iyi yönleri de var. Örneğin geri dönüşüm sayesinde bir ürün elde etmek için daha az doğal kaynak harcanır. Ayrıca geri dönüşüm için gereken enerji, yeni üretimdekine göre daha azdır. Böylece daha fazla elektrik santraline de ihtiyaç duymayız..."

Yazı, Burcu Parmak adlı genç bir yazar tarafından yazılmış, Çevreciyiz sitesinin Çocuk ve Çevre bölümünde yayınlanmış. Devamını buradan okuyabilirsiniz.

Geçen haftalarda Selen yazmıştı bir de: Var mı orjinal fikirler?
Sonra Evren yazmıştı: Kayın hanım, palamut bey ve kanatlı danslar topluluğu
Sonra yine Evren yazmıştı: Hindiba üretime geçiyor! Sen de var mısın?
Berceste cevap vermiş bugün: Suffolk Puff - Yo Yo Patchwork - Parmakları Çalıştırmak - Geri Dönüşüm
Yasemin yazmış dün: küçük adımlar :: küçük yaşta alınan kararlar dünyayı değiştirebilir 
Her Telden FadişMutlu Eller ve Nazan'ın Hobi Atölyesi zaten hep yazıyor, geri dönüşüm harikalarını. Blogları süper yaratıcı çalışmalarla dolu :) (Bu arada başka unuttuğum varsa lütfen yorumlara yazın, yazıya ekleyeyim link olarak)

Ben de gururla sunuyorum: Pek muhteşem geri dönüşümlerim :-)

Basamak

Eve gelen bir kolinin kutusu boşaltılır, içerisine yıllardır biriktirdiğiniz pek *kıymetli* makaleleriniz konulur. Sonra yavrunun doğum gününde gelen hediyelerden birinin paketi ile kaplanır. Kariyeriniz yavrunuzun ayakları altında çiğnenirken, 50 dolar vermekten kurtuldum diye sevinerek kendinizi avutabilirsiniz (ama sakın kazanma ihtimaliniz olan 50 bin doları düşünmeyin :P) Bir de uyarı: gün geçtikçe içindeki makaleler arada sizi rahatsız edebilir, hiç oralı olmadan yanından geçip gidin, görmezden gelin. İleride, yavrunuz büyüyüp size sataştığında, "senin için kariyerimi ayaklar altına aldım" diye trip yapmak için kullanabilirsiniz. 


Kalemlik



Ayakkabı kutusunun kapak kısmı kesilerek kutunun içerisine dikey olarak yerleştirilir ve bir bölmeye boya kalemleri diğerine makaslar veya tercihe göre kalem açacağı gibi şeyler konabilir. Bu pratik çözümün yanında bir de çocuğa çizerek istediği herşeye sahip olabileceği gösterilir. Bkz.: konuyla ilgili ilk resim. Christmas tree (noel ağacı) diye başınızın etini yiyen çocuğa al sana ağaç deyip çizilir. Sonra ağacı süslemesi için, boya kalemi, sticker vs. sağlanır. Artık o ağacı istediği gibi süsler ya da bizim şekilde olduğu gibi tembellik edip her şeyi anneye yaptırır, sonra anne o kadar uğraştı, gücenmesin gariban ben de bir şey yapayım bari diyerek lutfen iki tane süs eklenir. Ama yine de sevinirsiniz, hem kendiniz bir şeyler yaptığınız için hem de "geri dönüşüm" muhteşem olduğu için :)
İyi dönüşümler!