April 19, 2010

İlimlerin en güzeli

Hani derler ya "anne olunca anlarsın"; aslında artık o sözü "anne olunca alim olursun" diye değiştirmek gerekir. Çünkü, kitaplar ve internet sağolsun, annelerin çocuk ve bakımı ile ilgili hamilelikten ve hatta öncesinden başlayarak okuduğu materyaller, doktora tezi yazmaya yeterli olacak nitelik ve niceliktedir. O yüzden çoğu anne "ulen, bu kadar okuduk boşa gitmesin, bari bir blog açalım da yazalım, millet de bilgilensin" diyerek blog dünyasına giriş yapar. Ama bilmez ki blog dünyası anneliğin kitabını yazmak üzere olan insanlarla dolup taşmıştır. Acayip bir bilgi akışı vardır burda, referanslar verilir, teoriler üretilir, yazılır çizilir, son araştırmalar takip edilir ve daha neler neler.

Ben üniversitede olasılık teorisi, istatistik çalıştım, böyle hesap yapmadım valla. Örneğin "3 kilo 250 gr. doğan bir bebeğin 6 aylıkken kilosu 6,5, boyu 65 cm ise 7. ayda catwalk yapma olasılığı nedir? Persentil eğrilerine göre 3 boyutu da 75. ve 97. eğrilerin arasında kalan bir çocuğun, 3 boyutlu film çekme ihtimali yüzde kaçtır?" gibi sorulara gözüm kapalı cevap verebilirim; öyle alim oldum yani :)
Ayrıca daha başka neler öğrendim neler; mesela, BPA nelerin içinde vardır, nasıl geçer, biluribin seviyesinin kaç olması gerekir, mekonyum ne demektir [hayır canım, son bulunan elementin adı değil o; "Allahım bebek yerine makine doğurmuş olmalıyım" diye tepki vermenize yol açan, bebeğin zift şeklindeki ilk dışkısının adı, onun bile özel bir adı var, evet :-]. Bir de görenlerin vay be kadına bak, kimya profesörleri gibi konuşuyor dedirteceği fiyakalı kelimeler girdi hayatıma: Omega3, folik asit, amniyosentez, Beta-HcG, bunlardan yalnızca bazıları.

Evet bütün bunları ben anne olunca internetten ve kitaplardan öğrendim. Bir sürü şeyi anne olunca anladım ama bir tek şey dışında, o da kendi bebeğim. Hayır, okuyup araştırıp, bütün gün yavrumu gözlemlediğim yetmiyormuş gibi, bir de akşamları çektiğim binlerce resim ve videoya baktım ama tık yok, nafile, ne yapsam boş ;) Kitapta diyor ki, çocuğunuz şu ayda şu kadar uyur, bu ayda bunu yapar; bizimki ne uyur, ne söyleneni yapar. Başlamaz mı bende bir telaş, bu çocuk normal mi, allahım neydi günahım, günahım neydi allahım diye çevirip çevirip sordum durdum bir süre. Bizim kuşağa özgü bu sanırım, kitapta yazanları ezberleyince bütün problemleri çözecekmişiz gibi geliyor, sanki üniversite sınavına giriyoruz; oysa iç sesimizi dinlesek, ya da annelerimizi...

Annem doğuma gelmişti, 5,5 ay kaldı yanımızda. Kolay olmadı elbette, çünkü ben sürekli 'ama kitaplar böyle demiyor', o da 'biz sizi kitaplarla mı büyüttük sanki' diyordu. Orta yolu bulmamız vakit aldı. Ama, ben sonuçta yine annemin dediğine geldim, aldım yavrumu koynuma, ona sarılarak uyudum. Fakat başlangıçta çok büyük vicdan azabı duydum, çünkü okuduğum tüm kaynaklarda çocuğun kendi kendine uyuması gerektiği ve bunu öğretmek için geç kalınmaması yazıyordu. Ben ona sarılarak uyumayı çok seviyordum. Belki de hayatımda sadece bir kere böyle bir şansım olacaktı. Ama kitaplar ve internet kaynakları yüzünden içim bir türlü rahat edemiyordu. Ta ki, YavruSu 1 yaşına gelip de bağımsız bir birey olma yolunda ilk adımlarını atana kadar: "Anne sen daha takıl orda ya, bak ben büyüdüm de senin yöntemlerine itiraz bile ediyorum, istersen artık biraz da beni dinle ha?" sinyallerini verene kadar okudum durdum.

Ve sonunda farkettim ki, bizim kuşağa özgü olan başka birşey de apolitiklik; ve anaakım kaynakların bunu sonuna kadar kullanması; çocuklarımızla aramızdaki ilişkiye ince ayar çekmemizi öğütleyen, çocuklarla ilgili herşeyi son derece abartıp sadece çocuk merkezli bir hayat yaşamamıza sebep olan, gündemden, dünyadan son derece kopuk kendi küçük dertlerine gömülmüş bireyler olmamızı destekleyen bir sistem. Şüphesiz mama kullanılıp kullanılmayacağı, bebekle birlikte mi ayrı mı yatılacağı gibi sorunlar da önemli; hatta emzirmek, yıkanabilir çocuk bezi kullanmak kişinin politik tercihlerini de içeriyor ancak bunun ötesinde koskocaman bir dünya ve çok önemli dertler de var (Peters, 2002). Çocuklarımıza emanet edeceğimiz dünyanın gidişatı, bizi en az çocuğumuzun o gün geç yatması, uyuyamaması, vs. kadar endişelendirmeli diye düşünüyorum. Bu konularda okuyup bilgilenmek, tartışmak aslında çocuğumuz için de yapacağımız en güzel şey olacaktır sanırım. Onu, izole bir birey olarak değil, hayatın içerisinde etkin bir birey olarak yetiştirmek, ona bakabileceği, katılabileceği daha geniş bir dünya sunmak, birlikte bu dünyayı, yaşamı güzelleştirmek için çalışmak, birlikte okumak, birlikte öğrenmek, birlikte söylemek, birlikte yazmak... ilimlerin en güzeli hayat ilimini icra etmek, bu anlamda yaşamı ve yaşamayı destekleyenleri dinlemek, ister internetten ister canlı yayından, ister kitaptan ister candan, canandan; ama hep candan olandan, candan yana olandan!


Kaynak:
Peters, C. (2002). Vulgar Bir Çağda Ebeveynlik. http://www.bgst.org/keab/cp20080323.asp

April 5, 2010

Denkleme Kartları ve Bir Aktivite

Fibonacci sayılarını bilir misiniz? 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, ... diye giderler. İlk iki sayıyı toplayıp üçüncü terimi (1+1=2), iki ve üçüncüyü toplayıp dördüncüyü (1+2=3), üçüncü ve dördüncü terimleri toplayıp beşinciyi (2+3=5) elde edersiniz. Ve bu böyle sürer gider. Peki nerden çıkmıştır bu dizi? Tabii ki doğadan. Fibonacci, vakti zamanında (1202), tavşanların ideal koşullar altında ne kadar hızlı ürediklerini ve 1 sene içinde tavşan popülasyonunun ne kadar olacağını merak etmiş ve oturmuş bu diziyi ortaya çıkarmış. İşin detayına girmeden kısaca gösterecek olursak, şöyle bir tablo ortaya çıkmış:



İşte ben de ailemizin önümüzdeki 10 yıl içerisinde kaç kişi olacağını hesaplamak için....
Şaka şaka henüz o kadar delirmedim :) Ama yakındır. Yine bir final dönemine girdik de. Neyse ki son üç haftamız ve sonra ver elini tatil, türkiye, YavruSu'yla kabusa dönüşecek bir uçak yolculuğu... Of, bitsin artık şu öğrencilik, yeter! Ama kurtuluş yok bana, annemler göbeğimi Ege Üniversitesine gömmüşler. O yüzden ben de kazık çaktım üniversitelere. Oysa racon çatısından atmakmış :(

Anti parantez, dertlerimi ve göbeğimle ilgili gizli gerçekleri sizlerle paylaştıktan sonra konuma döneyim. Şimdi diyeceğim şu ki, yaptığınız şeyleri doğayla, hayatla ilişkilendirdiğiniz zaman hem daha ilginç buluyor hem de hiç unutmuyorsunuz değil mi? Değilse hemen bu yazıyı okumayı bırakıp doğru bir doktora koşun! Çünkü çoğu insan için öyle, en azından benim gözlemlediğim kadarıyla. Mesela, bu yüzden Fibonacci sayıları tarihte en çok ödev yapılan konu olmuştur. Çocukların çok ilgisini çeker, yaşayan matematik, herkes için matematik gibi kitaplarda, bilimum okul dergileri, ve çeşitli yerlerde hep karşımıza çıkar. Bunlara göre matematik aslında yaşamın kendisidir. Yalan! Sevimli göstermek için, Fibonacci dizilerini örnek verirler. Sonra öğrenci (ben oluyorum bu kişi) bir girer matematik bölümüne ki, hayatı olur külliyen yalan. Yani Fibonacci ve bunun gibi doğayla hayatla örtüşen şeyler de vardır tabii ama genelde teoridir, soyutlamadır matematiğin kendisi. Neyse biz yine işin sevimli kısmına dönelim.

Fibonacci sayıları ile doğada pek çok yerde karşılaşabiliriz. Mesela çiçeklerin yaprak sayıları: 3, 5, 8, 13, 21, ... diye gider. Hoş giden kısmındaki kadar yaprağa sahip olan bir çiçek görmedim henüz ama 21 gördüm, bkz. papatya; 13 de sarı papatya:


Ya da bir elmanın çekirdeklerinin gizlendiği bölme sayısı:



Bir de spiral yapı vardır, yine Fibonacci sayıları ile bağlantı kurabileceğimiz. Hatırlarsanız ilk iki terimimiz 1'di. Önce kenarı bir birim olan iki tane kare alırız, bunları yanyana koyunca iki birim olur, sonra bu iki tane bir birimlik karenin üzerine iki birimlik bir kare koyarız, etti mi size yana gelecek 3 birimlik bir kare daha, işte aynen diziyi oluşturduğumuz gibi oluştururuz spiralimizi de.


Ve doğadaki Fibonacci spiralleri:


Bir de bu Fibonacci dizisinin ardışık terimlerinin birbirine oranı altın oranı verir. O yüzden Fibonacci sayıları ile oluşturulan spirallere de altın spiral denir ve bu konuyla ilgili yazacak daha çok şey vardır da sizin "eee???" dediğinizi duyar gibi oluyorum. E'si şu: flashcardlara alternatif buldum :) Birbirinin aynı eşini bulmak durumunda olduğunuz flashcard türünü baştan beri pek sevmemiştim. Bu tarz aktiviteleri yaratıcılıktan uzak ve tek tipleştirici buluyordum. Geçenlerde kütüphaneden Eric Carle'ın şu kitabını almıştık ve çok hoşumuza gitmişti. Kitabı yatay olarak ortadan ikiye ayırmışlar, üstte geometrik şekil var (üçgen, kare, daire, yarım daire, eşkenar dörtgen, vs.) alttaki sayfalarda da doğadan örnekler (çadır, resim çerçevesi, güneş, uğur böceği, karpuz dilimi, uçurtma). Yani birbirinin tıpatıp aynısı olan iki şeyi bulmaya çalışmak yerine, doğadaki paternleri keşfediyorsunuz. Böylece algınız yalnızca aynı olanlara değil, farklı şekillerdeki binbir çeşit şeye de açık oluyor. Hem, kimbilir belki bu sayede farklı bir farkındalık da yaratılmış olur farkında olmadan. İşte en güzeli de o olur o zaman :)

İnternette Almanca örneğini bulabildim ama kabaca şöyle bir şey:


Tabii ki bu kitapla sınırlı kalmak zorunda değilsiniz. Siz kendiniz de evde yapabilirsiniz. Tamam sadece evde olmak zorunda değil, hatta mümkün mertebe dışarı çıkmakta fayda var. Fotoğraf çekmeyi, resim yapmayı sevenlere de çok güzel bir aktivite çıkmış olur burdan. Internetten indirdiğiniz resimlerle bile olur. Ama tabii bu download işini ahlakına uygun yapmak koşulu ile. Şu anda vaktim olmadığı için yapamıyorum; umarım yazın YavruSu ile birlikte çektiğimiz fotoğraflardan birşeyler hazırlayabilirim. Bu arada yapıp da paylaşmak isteyen olursa çok sevinirim. 10 tane denkleme kartı hazırlayıp gönderen ilk üç anneye süpriz hediyelerim olacak duyurulur ;)


Kaynaklar:

April 4, 2010

Son Durum :)

Haftasonları kreş tatil olduğu için ve malesef bizim tatil matil demeden çalışmamız gerektiği için bir süredir farklı yollar deniyorduk sonunda bir sistem oturttuk :) Günü ikiye bölüyoruz, sabah birimiz, öğleden sonra birimiz bakıyor bebişe. Cumartesi öğlen, bebiş uyandıktan sonra hep birlikte yemeğe gidiyoruz, sabahki nöbetçi içtiklerine dikkat ediyor ki çalışabilsin günün kalan yarısında. Pazar günü de tersi oluyor, yani Cumartesi sabahçı olan Pazar günü öğleden sonra bakıyor. Bir sonraki haftasonu ise tam tersini uyguluyoruz, çünkü Cumartesi ve Pazar'ın dinamikleri farklı oluyor. Kısaca formüle edecek olursak şöyle bir şey çıkıyor ortaya:
1.hafta: Cumartesi: A-B, Pazar: B-A
2.hafta: Cumartesi: B-A, Pazar: A-B
Eee, bebek bakmak zor zenaat, öyle düzensizliğe, programsızlığa gelmez yani, çok ciddi :) Muhtemelen kafayı bozduğumuzu düşünüyorsunuz ama bir şekilde paylaşmayınca, bebiş de dahil herkes için verimsiz geçiyor haftasonu. Böyle olunca herkes ne yapacağını, kaç saati olduğunu biliyor ve ona göre planlıyor işlerini veya aktivitelerini. Ve merak ediyorsanız söyleyeyim, gerçekten bunu başından böyle planlamadık, kendiliğinden oluvermiş :) Denge yasası doğruymuş yani, ispatlamış olduk ;)

İşte böyle haftasonlarının olmazsa olmaz, en önemli bölümünü kütüphane oluşturuyor. Birimiz kuzuyla çocuk bölümünde ey(ğ)lenirken, diğerimiz de üst katta çalışıyor.


Arada oyuncaklarla oynuyor --daha çok trenlerle; arada oturup puzzle yapıyor sakince...

Biz pek bulaştırmamaya çalışıyoruz ama Çinli veya Amerikalı abi ve ablalarına özenirse, bilgisayarın başına da oturuyor 5 dakika...

Bir de oyun odası var, uğramadan geçmiyoruz tabii. Burda her hafta farklı yaş gruplarına yönelik kitap okuma ve müzik saati düzenleniyor, 0-12 ay, 12-24 ay, 24-36 ay, 3-6 yaş. Cumartesileri 11'de de kukla gösterileri oluyor...

Bitmedi! Orda geçirdiğimiz güzel vakitlerin dışında bir de eve elimiz kolumuz dolu dönüyoruz ve 1 hafta boyunca kütüphaneden aldığımız kitaplarımızı okuyoruz

Bir de yine hafta boyunca kütüphaneden aldığımız oyuncaklarımızla oynuyoruz (-ruz derken yani biz oynuyoruz, oyuncaklar da oyunumuza eşlik ediyor :)

Bir de DVD'ler ve CD'ler var. DVD'ler için yaşımız henüz tutmuyor ama arada CD de alıyoruz dinlemek için. Kısaca biz bu kütüphaneyi çok seviyoruz!
* * *
Evet şimdi size soruyorum, ister misiniz böyle bir şey Türkiye'de de olsun? Ben isterim, hem de çok! Buraya geldiğimizden beri en çok sevdiğim şey kütüphaneler oldu. Bizim okulun 24 saat açık kütüphanesi şehrin en büyük binası. Yok yok; olmayanlar için de interlibrary loan sistemi var, kütüphaneler arası ödünç alma/verme. İsterseniz dünyanın bir ucundaki kütüphaneden kitap bile getirtebiliyorsunuz. Bir de il halk kütüphanesinin çocuk bölümü var. İlk kez bebişe hamile kaldığımda tanışmıştım ve öyle çok etkilenmiştim ki annemler doğum için buraya geldiklerinde kar kış demeden 39 haftalık göbeğimle/bebeğimle onları doğru kütüphaneye götürmüştüm :) Onlar da tuhaf tuhaf yüzüme bakmışlardı, "biz Amerika gezicez diye geldiydik ama, kızın bizi getirdiği yere bak, cins bu cins, aynı sana çekmiş" diye birbirlerini suçlayıp durdular ;)


Monroe il halk kütüphanesi çocuk bölümü

İşte böyle, kütüphane müptelası olduktan ve Bir Dolap Kitap'ı okumaya başladıktan sonra alınacak listeleri hazırlayıp kara kara düşünüyordum, Zeynep de teyit edince düşüncelerimin karalığını, Türkiye'ye dönmesek mi diye düşünmeye başlamıştım artık. Sonra arkadaşım Illias ve eşim T. tez konuma odaklanmak yerine bu hayatta ne yapmak istediğimi düşünmemin daha anlamlı olacağına dikkat çektiler ve o günden beri bin tane farklı şey düşündüm, çok düşündüm ve en sonunda buna karar verdim, yani çocuk kütüphaneciliği çalışmaya :)

Danışmanım önce "ama nasıl olur sen analitik bir insansın" dedi (!!!), (alt metinde şu vardı galiba: ama daha data analiz edeceğüdük) . Sonra "emin misin?" diye sordu, "yani bunu yeni anne olduğun için istiyor olmayasın" diye üsteledi. Ben de düşündüm taşındım, ve hayır dedim. Mutlaka onun da etkisi vardır ama daha çok da yaşadığım kitapsız çocukluğun içimde kalan uktesi, ve de her gün doğan yeni umutların kitapla daha güzel bir gelecek kurması, tüm çocukların kitaplara ulaşabilmesi hayalleri,... "Bir çocuğa bile faydam olursa ne mutlu bana" dedim gururla. Tabii bunu söylerken kafamdan ülkenin her yerine kuracağım çocuk kütüphanelerini geçiriyordum. Böyle de kocaman hayaller kuruverdim bir anda yani, pes valla bana ;) Kültür Bakanlığı da beni bekliyordu zaten, hemen danışman olarak işe alacaklarmış :) Üstelik koleksiyonları istediğim şekilde düzenleyebilecekmişim. Çok kültürlü, çok dilli, 'farklı' cinsiyetlere de yer veren 'farklı' kitaplar da olacak bu kütüphanelerde, tüm blogcu anneleri de işe alıyorum :) çalışanlar da istifa etsin gelsin, çocuklara kitap okuyalım, şarkı söyleyelim hep birlikte, "Dünyayı güzellik kurtaracak" demiş Dostoyevski, bundan güzel şey var mı bu hayatta...

İşte böyle sayın seyirciler, hayallerim büyük anlayacağınız. Ama ulaşılmaz değil, hiçbir şey ulaşılmaz değil, yeter ki gerçekten isteyip inanalım. Üstelik yaptığım araştırmalara göre İstanbul'da bazı semtlerde kurulmuş bile :))) İçini içeriğini pek bilmesem de, sayıca çok az da olsa, bu bile cesaret verdi bana. Ayrıca çocuk kütüphaneciliği ile ilgili ders veren bölümler de varmış. Ben de bu alanda dersler alacağım seneye, döndüğümde aktarırım ilgili kişilere, ve daha pek çok şey yapabilirim, yapabiliriz. Olmaz mı? Neden olmasın?

April 2, 2010

Doktora durumları

Bir arkadaşım, doktora yapanların ‘gerçek’ hayatta bir şey yapmaya cesareti olmayan insanlar olduğunu söylemişti. Kimbilir belki de onlar, küçükken sorgulamaya kalkışan insanlardı, ‘gerçek’ hayatla ilgili sorgulamaların iyi birşey olmadığını öğrenmiş, ama sormak araştırmak güdülerinden vazgeçememiş, zamanla sorularını farklı şekillerde sormaları konusunda yönlendirilmiş, eğitim almış insanlardı. Sorularını kalıbına uydurdukları sürece bir zararı yoktu. Hatta her ne kadar 'gerçek' hayatla ilişkilerini minimuma indirmiş olsalar da toplumda sükseli gözüken bir iş sahibi olacaklardı: Profesör. Toplumdan uzak olmasına rağmen toplum tarafından koşulsuz saygı duyulan bir meslek. 'Gerçek' hayata dair araştırmalar yapmasına rağmen çoğu zaman gerçek hayatla ilgisi olmayan, kopuk ve izole kişi.

Akademik dünya gerçekten enteresan burada. İnsanlar sayılarla varoluyor, sayılarda varoluyorlar. Yaptığınız yayın sayısı, aldığınız referans sayısı, gittiğiniz konferans sayısı, araştırmanızda kullandığınız olmazsa olmaz sayılar. Örneğin ben "critical theory" (eleştiri teorisi) çalışmak istediğimi söylediğimde danışmanım, bunun demode olduğunu, araştırmamda deneysel bulguların olmasının çok önemli olduğunu, aksi takdirde kimsenin beni işe almayacağını söyledi. Yani kısaca istatistik testleri uygulayabileceğim veri toplamalı ve bunları sayılara dönüştürüp o şekilde konuşmalıymışım, diğer bilim dallarını çok bilmiyorum ama en azından bilgi bilimi için bu böyleymiş.

Ben de peki dedim, o zaman blogları çalışayım, annelik bloglarını. Bizim alan daha çok Web'le ilgili analiz yapıyor zaten, e bloglar da bir nevi bilgi paylaşımı görevi görüyor, belki "information retrieval" alanında yeni birşeyler bulurum ve koparım :) Kopmaya niyetim olduğundan değil tabii, tek amacım bir an önce doktorayı bitirip öğrencilikten kurtulmaktı bu diyaloglar yaşanırken; zaten 'critical theory'de de bu yüzden ısrarcı olmamıştım, çünkü onun için pek aşina olmadığım bir literatürü (klasik felsefe, politik felsefe) çokça okuyup anlamam ve güzel bir şekilde yorumlamam gerekiyordu. Aslında yaratıcılığa en açık alan burası ve fakat benim gözüm iki senede böylesine ağır bir literatürü okumayı çok kestiremedi. Bu noktada üniversitede felsefe okumadığıma çok pişman oldum. Kafamı duvarlara vurdum ama burdaki duvarlar kağıttan yapıldığı için, olan bizim evin duvarlarına oldu. Ah kalın kafam, bi' işe yaramadığı yetmiyormuş gibi bir de zarar vermeye başladı...

...derken bölümden Grek kadom Illias'la konuştum. Bana tezim için konu bulmaya odaklanmaktan çok, ilerde ne yapmak istediğimi düşünmemi salık verdi. Mezun olduktan sonra ne olacaksın dedi? Nasıl yani dedim, e işte herkes gibi ben de üniversitede hoca olucam, yetmez mi. Yok dedi, "Bu hayatta ne yapmak istiyorsun?" diye tekrar sordu. Aynı akşam, yüzüncü kez eşim T. de benzer şeyler söyleyince, o noktada vurgun yemiş balık misali tutuldum kaldım...

Bu arada, seçtiğim konular dolayısıyla üniversitede işe alınmamın çok çok zor olduğunu öğrendim. Eğer üniversitede devam etmek istiyorsanız, tez konunuzun ‘marketable’, yani pazarlanabilir ve ‘serious’ yani ciddi olması gerekiyormuş. Öyle ideoloji, annelik falan çalışırsam vay halimeymiş; çünkü ilki pazarlanabilir değil ikincisi de ciddi değilmiş. Bloglar da, "public information" (halk bilgisine dayalı) olduğu için, bu tarz araştırmalar akademi dünyasında pek rağbet görmüyormuş. Ne olurdu sanki, ben de herkes gibi social network theory'e (sosyal ağ teorisine) ilgi duysaydım. Sosyal ağ derken, tabii ki akademi dünyanın içerisindeki ağdan bahsediyoruz, öyle blogroll'daki facebook'takine falan benzemez yani, çok ciddi(!) Şaka bir yana bunları çalışanlar tabii ki var ve bence olmalı da. Hatta bizim bölümden bir çocuk facebook profillerini inceliyor, sosyolojik açıdan. Ve bir başka doktora öğrencisi de bilimsel blogları inceliyor. O da annelik çalışmak istemiş ve minor'ını kadın çalışmaları bölümünde yapmış ama sonradan vazgeçmiş, gerçi şu anda da iş bulamıyor o ayrı.


Ama ümitsiliğe düşmemek gerekiyor. Bu konuda çalışıp iş bulanlar da var elbette, hem de çok güzel çalışmalar üretiyorlar. Bir tanesi: Association for Research on Motherhood (Annelik Araştırma Kurumu). Burdan çıkan kitaplardan birini okuyorum ben de şu aralar: Mothering and Blogging: The Radical Act of the Mommyblog. Bir de yeri gelmişken bahsedeyim, aynı yayınevinden değil ama doktora yapan ve üniversitede çalışan kadınların üniversitede anne olmakla ilgili yazdıkları makalelerden oluşan Mama PhD adlı bir kitap var, yine şu aralar okuduğum ve kendimden çokça şeyler bulduğum bir kitap. Sağolsun Lerna tanıtmıştı, kendisi 2 çocuk annesi ve doktorasını bitirmesi an meselesi :) Eğer siz de üniversitede varolma mücadelesi veren bir anne veya evde annelik mücadelesi veren bir akademisyenseniz mutlaka bu kitabı okuyun derim.

Benim mücadeleme gelince, yine merak içerisinde bırakıp kaçayım. Ama çok yakında döneceğim :) Şimdilik kitaplarla kalın, hoşçakalın!
* * *
Ve işte son durum...