December 26, 2009

Her hayat önemlidir!

Dün çok hastalandım! İçtiğim bir bardak suyu bile istemedi midem, çok hırçınlaştı. Hiç bu kadar kötü olmamıştım diye düşünürken süper kahramanım geldi ve ağırlaşan bacaklarıma masaj yapmaya başladı. Bacaklarım sanki yatağı çökertecek gibiydi başlangıçta, Herkül olmalı diye düşündüm. Sonra hikayeler anlatmaya başladı bana 'Herkül'üm, başkalarının hikayelerini; o anlattı ben ağladım; ben ağladım, o anlattı:

Seni öyle çok seviyorum ki demiş adam kadına, burdan bir yere gitmem, çünkü artık çok yorgunum, çok hastayım, ve çok acı çekiyorum. Kadın arkasını dönmüş ve "tabii ki seninle evlenirim" demiş. Adam ertesi sabah erkenden kalkıp aramış kadını, fikrini değiştirmiş olmasından korkarak yine sormuş ve kadın evet demiş yine, 25 kez evet. Ve ondan sonra her yıl o gün o saatte aramış kadını adam.
Eğer mutlu bir evlilik yaptıysanız, işte yaşadıklarınızın, günün geri kalan kısmında yaşadıklarınızın hiçbir önemi yoktur demiş adam. Sizi merdivenlerden aşağıya itmeyecek biri vardır sarılabileceğiniz... Evli olmak renkli televizyona sahip olmak gibidir, hiçbir zaman siyah-beyaza dönmeyi istemezsiniz.
Bu hikayeyi anlattıktan kısa bir süre hızla yayılan bir kansere yakalanmış adam. Demiş ki karısına: hayatta bir nokta vardır, ölümle anlaşmayı kabul etmen gereken bir nokta, ben henüz bu notkaya gelmedim ama senin şunu anladığından emin olmak istediğim bir noktaya geldim: şu zamana kadar sana olan aşkım olabileceği kadar çoktu ve bu sonsuza kadar devam edecek. Sana verdiğim tek zavallı hediye kendimdi ve bunu hep verdim. Ve geri gelip bunu tekrar vermenin bir yolu olursa, bunu yine yapacağım.
Bu hikayeler, StoryCorps adlı bir proje için yapılan söyleşilerden toplanmış, Dave Isay'in oluşturduğu bir sözlü tarih projesi. Dinlemek isterseniz Democracy Now'da Amy Goodman'ın harika bir programı var bu konuyla ilgili, bu linkten ulaşabilirsiniz. StoryCorps, 2,5 yıl önce New York'un tarihi Grand Central Terminalinde başlamış ve sonra ülke çapına yayılmış. Bir kabinin içerisinde 40 dakika boyunca röportaj yapmış isteyen istediği kişiyle. Ve ortaya muazzam hikayeler çıkmış. Her yaşam ne kadar farklı, bir o kadar da aynı; ne kadar zengin ve ne çok acıyla dolu malesef. Dün gece T.nin anlattığı hikayelerden biri de şuydu:
Hayatının en üzücü anı neydi diye sormuş torunu dedesine. Dede de başlamış anlatmaya; arkadaşlarıyla birlikte Washington'a, başkenti ziyarete gitmişler. Araba kullandığı için içki içmemiş. Arkadaşlarını bara bırakıp tüm gün boyunca şehirdeki anıtları, heykelleri gezmiş. Akşam yorulduğunda sinemaya gitmeye karar vermiş. Sinemada bilet satıcısının ardında oturduğu cam bölmeden yansıyan tarihi şehir binasının kubbesini görmüş ve kendi kendine demiş ki "ne güzel bir final, bütün bu demokrasiyi içerek günü bitiriyorum". Sonra biletini istemiş, kadın bileti uzatmış; ancak adamın parayı uzatmasıyla kadının bileti geri çekmesi bir olmuş. Uzanan elin siyah olduğunu görünce ona bilet satmayı reddetmiş. Adam geceyi caddelerde yürüyerek bitirmiş, ama bu kez sadece ağlayarak.
Ben de geceyi ağlayarak bitirdim, küçük şeyleri ne kadar gereksiz yere dert ediyormuşuz diye hayıflandım.  Böyle binlerce hikaye toplamışlar. Ama Isay, daha yolun çok başında olduklarını ve herkese ulaşmak istediklerini söylüyor. Son bir hikaye daha yazmak istiyorum, beni etkileyen, 3 kızkardeşin hikayesi:
Kızlar okulda pek başarılı değillermiş. Bir gün babası bunları 18 mil uzakta çiftlikevi yapılacak bir araziye götürmüş ve akşama kadar bir köşedeki tüm taşları büyük bir yığın haline getirmelerini isteyip gitmiş. Akşam geldiğinde kızlar kirli, terli, ağrılı, ağlayarak "bu kadar ağır koşullarda çalışmamız haksızlık" diye dert yanmışlar. Babası da onlara, "peki sizce ben hergün bu koşullarda çalışmayı seviyor muyum" diye sormuş. Kızlar almışlar mesajı tabii :) Şimdi üçü de iyi işlerde çalışıyormuş.
Dave Isay herkesin hikayesinin ortak bir temelde birleştiğini söylüyor. Ver her hayat önemlidir diyor. Yanımızdaki insana yabancılaşmamak, onların da bizimle benzer şeyler yaşadıklarını, paylaştığımız şeylerin ne kadar birbirine benzediğini tekrar hatırlamak için dinledim dün bütün gece bu hikayeleri. Ve ağırlaşan bacaklarım daha da ağırlaştı önce.  Sonra bir rahatlama geldi. Güzel şey paylaşmak dedim; bir ömrü, bir anıyı, hatta tek bir dakikayı bile.

December 22, 2009

Altın Kurallar

Doğum hikayemi şurada anlatmıştım. Şimdi biraz da işin arka planını, hazırlıklarımı ve uyguladıklarımı anlatayım. Bana göre hamileliğinin olmazsa olmaz 3Y'sinin (yürüyüş-yüzme-yoga) yanısıra kursta öğrendiklerim çok yardımcı oldu diyebilirim; özellikle de izlediğim gerçek doğum videoları. Vajinal doğum saplantım yoktu ama sezaryen videosunu izledikten sonra, orda o dakikada karar verdim vajinal doğum yapmaya. Kordon dolanması, ters gelmesi, vb. riskleri göze almak istemediğim için doğal doğumu tercih etmedim (sanırım Türkçe'de farklı kullanılıyor; burda "natural birth" dediklerinde, hastanede değil de, ev gibi doğal ortamlarda yapılan vajinal doğum kastediliyor). Ama neyseki hastane de bebek dostu bir hastaneydi ve gerek ışıkları kısarak, gerekse bebeği doğar doğmaz kucağıma yatırarak doğala yakın bir ortam hazırladı YavruSu'nun gelişine. Bir de kursta gösterdikleri vajinal doğum videoları gerçekten çok cesaret vericiydi. Kadınlar gayet konsantre bir şekilde nefes ve rahatlama tekniklerini uyguluyorlar, kursta gösterdikleri pozisyonlarla güçlü bir şekilde yardımcı oluyorlardı bebelerinin dışarı çıkmalarına. Bağırmanın kasılmalar konusunda hiçbir faydasının olmadığını, aksine doğum için çok gerekli olan enerjinin kaybedilmesine yol açacağını öğrendim. Ben de ekstra sessizdim, hatta odada çıt çıkmasına tahammül edemeyip fısıltıyla konuşanları bile susturdum sonlara doğru :) Bir de öğrendim ki ben böyle süreçleri içe dönük yaşıyormuşum, kendi halimde. Neyse, gelelim doğum sırasında uyguladığım altın kurallara:

Altın kural 1: Kasılmalar sırasında derin nefes alın!
Kursta bize Lamaze nefes ve rahatlama tekniklerinden ikisini gösterdiler. Ben derin göğüs nefesini kullandım, o dakikada o daha iyi geldi. Yavaş yavaş burundan alıp ağızdan veriyorsunuz. Bir de "shallow breathing" dedikleri 3 kısa 1 uzun dışarı nefes verme tekniği var: ha ha ha huuuu gibi birşey duyuluyor.

Altın kural 2: Kasılmalar sırasında gözlerinizi kapatmayın, fokal noktanıza sabitlenin!
Sevdiğin bir resim veya bir eşya, özünde sabitlenebileceğin herhangi birşey kullanabilirsiniz demişlerdi kursta. Ben oyuncak eşeğim Eeyor'u seçtim, T.nin 10 yıl önce aldığı bir tatil hediyesiydi. Çok yardımcı oldu, çünkü gözlerimi kapattığım zaman sadece acıyı düşünme ve kendimi kaybetme riskim vardı. Eeyor sağolsun, kendisini arada sıkıştırmak için de kullandım.

Altın kural 3: İtme aşamasını doktorunuzla birlikte yönlendirin!
Kasılmaların sinüs eğrileri şeklinde (biraz boğaz köprüsüne benzer) bir seyri var, küçükten başlıyor, giderek artıyor ve azalıyor (örnek grafik). Doktorum itmeye başlayabileceğimi söylediği zaman, bize kasılma gelirken haber ver dedi. Ben geliyor dediğim zaman o başladı: "Derin nefes al, şimdi tut nefesini ve 1-2-3 it, it, it, it..., şimdi dinlen". Tam olarak nasıl itmem gerektiğini bilmiyordum, kasılmayla birlikte acının içine doğru itmem gerekiyormuş, kasılma aralarında da dinlenmem, enerji toplamam. Bir kere kavradıktan sonra kolay oldu. Ama bu arada doktorum monitöre bakmak yerine hep bana sordu kasılmaların gelişini; bir de bebeğimin kafasını elletti ve bu da benim olaya daha bir konsantre olmamı sağladı. Çünkü bu aşama gerçekten zor ve kendinizi bıraktığınız zaman daha da zor oluyor. Örneğin, ben bu aşamanın başında T.ye yapamayacağım galiba, olmayacak demiştim. Ama T., doktorum ve yardımcı hemşire sayesinde gerçekten çok rahat oldu.

Altın kural 4: İtme esnasında aynadan bebeğinizin gelişini izleyebilirsiniz.
Hastaneden verdikleri formda ayna ister misiniz diye soruyordu doğum sırasında. Bir de kuaför gönderin de tam olsun dedim, kız çıkınca annesini güzel görsün tabii; "o kadar yoldan geliyoruz, karşılamaya bak!" demesin sonra :) Şaka bir yana, iyi ki itme fazının başında hemşire tekrar sordu da istedim; çünkü gerçekten çok cesaret verdi. Minik kafası her ne kadar içimden çıkarken çok büyükmüş gibi gelse de, her itmede biraz daha ilerlediğini görmek ve önce kafasının sonra vücudunun çıkışını izlemek olağanüstüydü. Neden doğum mucizesi dediklerini o zaman daha iyi anladım.

* * *
Bir de kursta öğrenip de uygulamadıklarım var, daha doğrusu T.nin çalışıp da hayata geçiremediği şeyler. Kursta bir sürü masaj tekniği ve ağrıyla başetme pozisyonu gösterdiler, özellikle de partnerlere uygulattılar. Hatta pirinç dolu bez torbalardan göbek ve meme bile yapmışlardı, erkekler giysin de kadınların ne çektiğini anlasınlar, bu arada kadınlar da kendilerine nasıl masaj yapılmasını istiyorlarsa erkeklere uygulamalı olarak göstersinler diye. Bir de hormon yüklemesi yapılaydı, tam olurdu aslında ama neyse konumuz bu değil :)

Ben kasılmalar sırasında vücuduma dokunulmasını istemedim, tek istediğim itme esnasında ter içinde kalınca enseme buz koyması ve saçımı toplamasıydı; bir de hemşireyle birlikte itmeme yardımcı oldu. Ben dayanamayacağını düşünüyordum ama her saniye yanımdaydı süper kahramanım :-) Onun için de büyük bir deneyim oldu aslında; doğumdan sonra arkadaşlarımız hastaneye geldiğinde, herkesin bu deneyimi yaşamasını öneriyordu büyülenmiş bir şekilde.

Annem, babam ve kardeşim de o gün ordaydılar, odanın içinde farklı bir bölmede beklediler. Annem bu tarz sahnelere pek dayanamadığı için ara ara gelip çıktı :) ancak beni vajinal doğum konusunda başından beri destekleyerek manevi olarak hep yanımda oldu, tabii babam da öyle. Kardeşime gelince, onun henüz bu taraklarda pek bir bezi olmamasına rağmen o hafta epey çalıştı ve hatta tuttu beste yaptı minik yeğeni için, babam da sözlerini yazdı, sağolsunlar :)

Şimdi, ben de bu deneyimi herkese öneriyorum. Biliyorum, doğum kolay bir olay değil. Kasılmalar gerçekten de çok şiddetli olabiliyor, öyle ki bazı anlarda yapamayacağınızı düşünebiliyorsunuz. Ama bu durumun ne kadar süreceğini bilmek ve önceden hazırlık yapmak çok yardımcı oluyor; ve bittiğinde iyi ki doğurmuşum, iyi ki bu şekilde doğurmuşum diyorsunuz.

Vajinal doğumla ilgili iki kötü ve iki iyi nokta:
1) Kasılmalar çok acı veriyor ancak iyi olan tarafı yalnızca 12-20 saat arası sürüyor, o da aralıklarla; hatta esas zor olan kısmı 20 dakika-1 saat arası sürüyor. Ve inanması güç ama gerçek: yavrunuzu kucağınıza aldığınız anda bütün acıyı unutuveriyorsunuz. Şimdi merak ediyorum bu unutma mekanizması nasıl işliyor diye. Yani insanın normalde bir acı hafızası var, örneğin sıcak bir şey ellediğinde eli yanar ve bu acı hafızada yer eder ki bir daha ellemesin, yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürsün diye. Ama doğum acısı icin bu kesinlikle geçerli değil, çok enteresan! Sanırım evrimin bir aşamasında, kadınlar üremeyi durdurmasınlar diye bu acıyı hafızadan silmek üzere bir mekanizma gelişti beyinde :)

2) Doğumdan sonra poponuzun üzerine rahat bir şekilde oturamayabiliyorsunuz, çünkü itme yüzünden hemoroid oluşabiliyor; ama kısa sürede geçiyor. Ve doğumda çektiğiniz acıdan sonra iyileşme sürecindeki acılar sizi hiç mi hiç etkilemiyor, artı bir süre ortalıkta "demir kadın" modunda dolanıyorsunuz. Acı macı, sendrom mendrom hak getire :)

Olay aslında ön hazırlıkta bitiyor. Sizi nelerin beklediği konusunda bilginiz olduğu zaman korku da azalıyor. Sınava hazırlıklı girmek gibi bir şey: o çalışmış olmanın verdiği güven duygusu --biraz mide bulantısı olabilir tabii ama bu çok normal. Ha bir de, hazırlıkları son geceye bırakmamakta fayda var, 25 yıllık öğrencilik deneyimimden biliyorum, o zaman bulantı artıyor ;)

Herkese sağlıklı doğumlar diliyorum, bebelerle birlikte güzel bir yaşam!

Diğer linkler:
Kursta verdikleri materyallerden hazırladığım doğumun aşamaları ve fazları çizelgesi için buraya,
Doğum simülasyon videosunu izlemek için şuraya tıklayabilirsiniz.

December 21, 2009

YavruSu'nun Su Gibi Doğumu

Hamile olduğum haberini ailemiz ve dostlarımızla paylaştıktan sonra, sıra doğum konusuna gelmişti. Aslında başlangıçta sezaryen ve vajinal doğum arasında herhangi bir tercihim yoktu. Hatta ben de herkes gibi sezaryen olacağımı düşünüyordum, vajinal doğum seçeneği aklımın ucuna bile gelmemişti çünkü böyle bir seçenek fi tarihinde kalmıştı. Artık tıp ilerlemişti ve sezaryenle doğumdan sonra da kısa sürede toparlanılabiliyordu. Ayrıca vajinal doğumun da pek çok riski olabiliyordu, vs. vs. --yoksa ben rasyonalizasyon mu yapıyordum! Türkiye'de olsaydım kendimi bu şekilde kandırmaya devam edip büyük bir olasılıkla da sezaryen olurdum sanırım. Zira, tr'deki çoğu doktor randevuyla çalışıyordu ve istediğim zaman beni bu konuda destekleyecek daha nice insan bulabilirdim...

Ancak burda, yani Indiana eyaletinin Bloomington kasabasında, sezaryenin, sigorta gereği zorunlu bir durum olmadıkça herhangi bir şekilde tercih konusu olamayacağını ve herkesin varsa yoksa vajinal doğumdan, hatta doğal doğumdan bahsettiğini duyunca başa gelen çekilir, bari şu işi iyice bir öğrenelim diyerek önce kütüphaneden "Laugh and Learn About Childbirth" adlı DVD'yi aldım; sonra eşim T.yi de yanımda sürükleyerek 9 saatlik bir doğum kursuna katıldım. İyi ki de öyle yapmışım, çünkü kurs, izletilen videolar ve nefes egzersizlerinin dışında tamamen partnerlere yönelikti. Gerçi işte o zaman s..çtk (!) dedim: “Demek ki ben ağrıdan bilincimi falan kaybedicem, mahvolucam, vah vah, vay halime!” Oysa orda iyi duruyor o, ben de çok alıştım, tamam biraz zor oluyor artık ama fena da gitmiyor, biz kuzumla çok mutluyuz böyle içiçe diye düşünürken, Türkiye’den gelen aile büyüklerinden baba olan kişinin dönmek zorunda olması artık birşeyler yapma fikrini ortaya attı. Zira, hanfendi 1 aydır kanala girmiş olmasına ve açıklığın beklenen doğum günü sabahı itibariyle 5cm olmasına rağmen hala gelmiyordu. Aslında ilk doğumların, %70 gibi büyük bir oranla, 1 hafta geciktiğini bildiğimiz için endişelenmemiştik. Ancak bir yandan da, açıklığın 5cm olmasına rağmen düzenli kasılmaların hala başlamaması hem doktorumuzda hem de bizde şaşkınlık hissi yaratmadı değil. YavruSu son dakika fikrini mi değiştirmişti?! Düşünce gücüyle telkin etmeye çalışsam da olmadı, olan sadece benim uykuma oldu.

Hastane süreci:
Ertesi sabah, yani ben 3 saat uyuyup uyandıktan sonra hastaneye gittik. Bizim için ayrılmış olan odamıza yerleştik. Babam, T. ve ben bir sohbet bir muhabbet; bir yandan fotoğraflar çektiriyoruz boy boy; sanırsınız ki oraya tatile gitmişiz, otel odasında keyf ediyoruz, hastanenin içerisinde sohbetler ederek yürüyüş yapıyoruz gayet aheste. Ben aslında gerginim tabii ama hiç çaktırmıyorum, en azından öyle zannediyorum, onlar da aslında benimle benzer durumdalar ve çaktırmamaya çalışıyorlar. Tek farkla, kurbanlık koyun gibi hissetmesem de, doğuracak olan benim ve kendimi normal doğuma hazırladığım için, doğal olsun istiyorum herşey --böyle suni sancılarla falan değil.

Derken hemşire geldi, önce cervix açıklığına baktı: 6cm. Bir s..çtk (!) nidası daha yükseldi içimden. Almayacağımı beyan etmiştim ama epidural seçeneğinin böylece tamamen elimine olmasına üzülmedim dersem yalan olur. Aslında epiduralin riskleri ve uygulanışı dolayısıyla korku da vardı ama yine de olası zor durumlar için manevi bir güvenceydi ve daha ilk dakikada kaybetmiştim. Herneyse, sonra kasılmaları görmek için belime bir kemer takıldı ve monitöre bakıldı.
Hemşire: Şu anda birşey hissediyor musunuz?
Ben: (Biraz stresliyim ama o bunu sormuyor galiba)
Hemşire: (Monitöre bakarak) Az önce kuvvetli bir kasılma oldu da.
Ben: (Az sonra başıma geleceklerden habersiz) Vay be, kuvvetli dedikleri buysa… tamam ya, ben doğurdum demektir. Ne kolaymış meğer, oh oh!
Derken doktor geldi, kasılmalar düzenli olmamasına rağmen açıklık 6cm olduğu için pitocin (kasılmalara sebebiyet veren oksitosin hormonun sunisini) vermeye gerek olmadığını ama böyle bir durumda su kesemi patlatmanın iyi olacağını söyledi. Hissettiğim ilk kasılma su kesem patladıktan yarım saat sonra oldu. Başlangıçta aynı regl sancılarım gibiydi; tabii aralıklı versiyonu, 5 dakikada 1 geliyor, 30-40 saniye sürüyordu. Sonra giderek sıklaştı ve şiddetlendi ama ilk hissettiğim kasılmadan itibaren toplam 3 saat 11 dakika sürdü ve aylardır beklenen YavruSu geldi katıldı aramıza :)))

Çok az ağladı. Önce hemen üstüme yatırdılar, kardeşim göbeğini kesti, daha doğrusu göbek kordonunu :) Sonra ben plasentayı iterken, hastanenin çocuk doktoru ve babam ayrı ayrı yenidoğan testini yaptılar; çocuk daha doğar doğmaz teste tabi tutulmuş oldu böylece :( Ben babamın tavsiyesine uyup yıkanmasını istememiştim (amniyon sıvısı ilk günlerde koruyucu tabaka oluşturuyormuş) o yüzden hemen kundaklayıp bana verdiler. Demişlerdi de inanmamıştım ama hakikaten de tüm doğum acısını o saniyede unutuverdim. Bu inanılmaz bir olaydı. Bir başka inanılmaz olay da bebişin 3 aslan çekiş gücüyle tam 40 dakika boyunca emmesiydi. Sanırsınız ki 9 aydır içerde sadece buna çalışmış :) Sonra da 7 saat boyunca hiç uyanmadan uyudu. Ben de doğumdan 1 saat sonra ayağa kalkıp ortalarda dolaşmaya başladım; kendimi yorgun hissetmem ve dinlenmem gerekiyordu ama inanılmaz bir enerji ile, gözüme bir damla uyku girmeden yavrumun başında bekledim. Bu minik YavruSu iyi ki gelmişti aramıza, onu o kadar çok sevdik ki, daha önceden hayal bile edilemezdi bunun boyutları, çünkü bildiğimiz boyutlar yeterli olamazdı, olmadı nitekim bunu anlatmaya.

İşin perde arkası, hazırlıklıklarım ve uyguladığım altın kurallar için tıklayınız.

Dogumun asamaları ve fazları

Doğum kursunda verdikleri materyallerden hazırladığım doğumun aşamaları ve fazları çizelgesi:
Not: Üzerine tıklayınca büyüyor.


İlgili Yazılar:

December 15, 2009

Alkış ve Yuha

Geçen hafta çikolatalı pastaya söylediğimden beri dinlediğimiz müziklerle ilgili yazmayı istiyorum ama kafamda bin tane şey dolaştığından mıdır, finallerim biraz düzlüğe çıkıp da rahatladığımdan mıdır, yoksa Türkiye'nin yaşadığı antidemokratik olaylar silsilesi bitmek bilmediğinden midir bilemiyorum, bir türlü içimden yazmak gelmiyordu --ta ki ders çalışmak için okula gelip saatlerce orda burda gezindikten sonra (sanal olarak :), Perşembeye teslim etmem gereken paperım için giderek azalan vaktimin farkına varan beynimin yazma konusunda harekete geçmeye karar vermesine kadar. Nedense söz konusu paper olunca, yazma kapasitem zamanla ters orantılı olarak çalışıyor :) Tabii bu bloga da bir şekilde yansıyor (sanırım hala 2 günüm olduğu için daha cok bloga yansıyor).

Herneyse, ben aslında diyecektim ki, yan tarafa bir YouTube gadget'i ekledim ve dedim ki ara ara paylasayım dinlediklerimizi, çünkü şimdi yazmaya kalksam çok uzun sürecek, araya gitmesin, yavaş yavaş paylaşalım. Sabırsızlar için şunu söyleyeyim: bu aralar şöyle bir site vasıtasıyla 3 tane yeni müzik keşfettik, sürekli onları dinleyip duruyoruz, YavruSu en çok "1-2-3-4" ile Ray Charles'in alfabe şarkısını seviyor, şarkının girişini duyar duymaz a-b-c-d diyor, diğerinde de Feist'le beraber işaret parmağını kaldırıp tavukları sayıyor :)))

Bu haftanın şarkısını da ilk kez bugün dinlettim; hemen alkışlayıp oynamaya başladı; gerçi şu ara ne duysa alkışlıyor. Bu da, ülkede yaşananları düşününce aklıma Can Yücel'in şu şiirini getiriyor:

Alkış ve Yuha
her alkışa bir yuha
17 aylık oldu ali bey ve benim torun
rüzgarı alkışlıyor
tutulan bir gümüş balığını alkışlıyor
önüne konan karpuzu alkışlıyor
kendi sesini alkışlıyor
dileğim o ki:
büyüdüğünde de çevresinde er geç dönecek boklukları da
aynı heyecanla yuhalasın yeri göğü inletircesine..
                                                                                        Can Yücel

Not: Şiiri Can Yücel'in sesinden dinlemek isterseniz...

November 27, 2009

Hoşgeldin bebek, artık bize yeni bir işbölümü gerek!

YavruSu gelmeden önce genelde ikimiz de benzer koşullarda çalışıp okuduğumuz için ev işlerini çoğunlukla birlikte yapıyorduk. Yemek, temizlik, alışveriş, çamaşır, bulaşık, tamirat, vs. Ancak bizim kuzu geldikten sonra tüm hayatımızla birlikte bu işleri eşit olarak paylaşmaya dayalı feminist pratiklerimiz de doğal olarak değişmek zorunda kaldı. Emzirme sorumluluğu benim üzerimde olunca ve bebiş her saat başı emmek isteyince hayat epey değişti haliyle. Gerçi yemek yapmayı çok sevmeyen biri olarak yeni işbölümünden şikayetçi olduğumu söyleyemeyeceğim ama belki T. uzun vadede --bebiş emmeyi bırakınca mesela-- şikayet edebilir, çünkü o gün bu gündür ben bebişi o da bizi besliyor :))

Şimdi daha feministiz yani ;) Okulda sorarlarsa "baba ne yapar" diye, bizim kız verecek cevabını cinsiyetçi eğitim sistemine karşı :) Şaka bir yana, okul müfredatlarının dayanılmaz cinsiyetçiliği karşısında söyleyecek çok şey var ama 'okul'un kendisi konusunda kafalar hala çok karışıkken bunu ileri bir tarihe atıyorum.

Herneyse okulu bırakıp eve geri dönecek olursak, diğer işler paylaşılmaya devam ediyor ama yine de zaman hiçbir şeye yetmiyor; çünkü bebiş doğduktan sonra gündüz ayrı, gece ayrı mesai istiyor. Ayrıca, her ne kadar sizin gece (ve hatta gündüz) kıyafetiniz artık tek bir gecelikten ibaret olsa da ortaya çıkan çamaşır yığını inanılmaz boyutlara ulaşabiliyor. Gerçi ben bu konuda kendimce çözümler üretmeye başlamıştım zaten (bkz. çamaşır katlamaca). Ve sanırım T.nin de planları var ;) Geçen gün bebişe "Let's Help" (Hadi Yardım Edelim) diye bir kitap almış. Aslında çok mantıklı bir davranış olacak bu: yani çocukları bir yandan ayrı bir organizma olarak 'kutsayıp' bişey yaptırmamak, diğer yandan da abuk sabuk şeylerle zamanlarını doldurmaya çalışmak yerine, pek tabii onları da işbölümüne dahil edebiliriz ve sanırım bu konuda onlar bizden çok daha hevesliler. Zaten hayat da paylaşınca daha güzel, değil mi?

November 26, 2009

Hoşgeldin bebek, gözlerini dinlendir anne!

Kuzenim N. geçtiğimiz hafta doğum yaptı ve ben malesef hala bebeğin fotoğrafını göremedim diye hayıflanırken kendi doğumumu ve ilk haftamı düşündüm. Ne haftaydı ama! Bir yandan inanılmaz bir mutluluk --bulutların üzerinde, dudakların kulaklarla bütünleştiği uhrevi bir ruh hali-- diğer yandan büyük bir telaş: "7 saat uyudu, bişey mi oldu acaba???", "Bu da ne böyle, zift çıktı bezden! Bebek değil makine mübarek!", "Sütüm geliyor mu, geliyorsa da yetiyor mu?", "Bu sarılık beynine zarar vermesin bebeğimin", "Nasıl tutsam daha rahat eder acaba", "Bu açıdan emerse daha mı az hava yutar?" ve saire.

İkinci haftada ise tepetaklak aşağı düşüş ve "bir dakka, senin bir hayatın vardı, ne oldu?" diye sayıklayan iç ses --giderek bastırmayı öğreneceğiniz ya da bir süre sonra belki duyacağınız ama yoğunluktan dinleyemeyeceğiniz güçsüz, cılız bir ses. Ve anne olarak tüm sorumluluğu size ait emzirme 'görevi'. Bir yandan sürekli emmek isteyen küçük, miniminnacık, hassasiyet derecesini henüz bilmediğiniz bir bebek, diğer yandan çok acıyan göğüsler. Bir kerede güzelce emip şöyle bir 3-4 saat uyusa ne güzel olurdu diye düşünürsünüz ama yoook! Emerken uyuyakalır minimini, sonra azıcık emdiği için yine uyanıp yine emmek ister ama tam emmeye yeni başlamışken yine uyuyakalır ve bu böyle sürer gider. Sanırım 1 ay kadardı. Sonra da emdi tabii ama büyüdükçe bir kerede emme miktarı arttı haliyle, dolayısıyla da emme sıklığı azaldı; gerçi bizimki 10 aylık olana kadar 2 saatte bir uyanmaya devam etti, o ayrı!

Emzirme konusunda ben çok istekliydim, tabii YavruSu da. Ama alışmak biraz zaman aldı açıkçası. Yani sadece emzirme olayı değil tabii, bebekli hayata, yeni bir hayata, bambaşka bir hayata alışmak gerçekten çok zor oldu başlangıçta; hala birtakım zorluklar var ama sanırım artık hem biz alıştık, hem iletişim boyutu işin içine girince çok daha zevkli oldu, hem de öyle hızlı geçiyor ki zaman dönüp bir şey düşünmeye pek fırsat kalmıyor açıkçası. "Mommy brain" diyorlar; uzunca bir süre olmuştu bende de: Herşeyi unutuyorsun, aklında hep bebiş var ama onunla ilgili şeyleri de unutuyorsun bazen, dalgalanıp gidiyorsun, ta ki rüzgar seni bebeğin dışındaki hayatın içine savurana kadar.

X: Bana y ile ilgili maili gönderecektin?
Yeni anne: Aaa unutmuşum, göndereyim hemen.
(Aradan 2 gün geçer)
X: Ben maili almadım hala, göndermiş miydin!
Yeni anne: Hııı, hay allah tam gönderecektim o sırada bebek uyandı, ben emzirmeye gittim, sürekli ağladı, ... ay neyse pardon, hemen gönderiyorum.,
(Yarım saat sonra telefon çalar)
X: Bugün son gün, rica etsem şimdi gönderir misin acaba!!!
Yeni anne: (Artık o da ağlayarak) bu susmuyor, ne yapacağımı bilmiyorum, bişey mi oldu acaba, aç olamaz yeni emzirdim, gazı falan mı var, yoksa diş mi çıkarıyor, daha da çok erken ama, hay allah yine kustu, gitti sütlerim, oysa onları yapmak için ne çok uğraşmıştım, uaaaa...
Mutlu son: Durumu haber alan Z koşarak eve gelir, bebeği alır ve yeni anneyi zorla dışarı yürüyüş yapmaya gönderir :)))

Evet, beni zorla yürüyüş yapmaya gönderen 2 Z'm vardı. Her ne kadar kafamda YavruSu'dan başka bir şey olmasa da ve 20 dakika sonra merak içerisinde koşarak eve geri dönmüş olsam da o kadar iyi gelmişti ki o ilk yürüyüş bana, gerçekten anlatamam. Çok değişik duygular hissetmiştim; o hem duygusal hem de fiziksel olarak çok yoğun geçen ilk haftadan sonra ağlayarak çıkmıştım dışarı ve hep bebeğimi düşünmüştüm ama 20 dakika bile olsa ayrı kalmak iyi gelmişti ne yalan söyleyeyim. Sonrasında da burda karlar kalkana kadar hemen her gün yalnız başıma yürüyüş yaptım. 2 aylık olunca da bebişle beraber çıktık dolaşmaya. Sağolsun annem 5,5 ay bizimle kaldı, geceleri bebişi alırdı ve sadece emmeye getirirdi bana. Bu arada annelik mesaisinin hiç bitmediğini gördüm, kızınızı 31 yaşına getirseniz dahi, hala geceleri onun için uykusuz kalmaya devam edebiliyormuşsunuz --annemin hakkını nasıl öderiz bilmiyorum:))) 3 aylık olduktan sonra da beraber yatmaya başladık bebişle. Böylece hayat hepimiz için kolay oldu bir süre. Şimdi 11 aylık oldu ve artık T. devraldı birlikte uyuma olayını, çünkü ben yanında olunca sabaha kadar emsin istiyor ve ne beni ne de kendini uyutuyordu kerata. Şimdi baba-kız, onlar içerde uyurken, ben de aylar sonra deliksiz uykular çekiyorum bir başıma. Ve bu gerçekten çok iyi geliyor bana :-)

Ama ilk zamanlar hayat biraz uykusuz geçti hakikaten. Hele ki hem bedensel hem de ruhsal olarak bambaşka bir hayata alışmaya çalıştığınız, ve bu hayatın sizden yalnızca tüm enerjinizi değil, tüm benliğinizle sizi talep ettiği o ilk aylar... Neden lohusaların 40 gün boyunca yalnız bırakılmadığını o zaman anladım; ve postpartum sendromu denen illetin nasıl kapının önünde gece gündüz nöbet tuttuğunu... Önceden bu konuyla ilgili ne kadar hazırlık yapmış olsam da farkettim ki o ilk ayda içeriye girmesi an meselesiydi. Neyse ki annem vardı, ve neyse ki T. vardı. Hele ilk hafta babam, kardeşim, dayım, yengem de bizimleydi ve bizim dinlenmemiz için ellerinden geleni yapmışlardı, sağolsunlar :) Dayanışma çok önemliymiş gerçekten de, esas bunu anladım. Anne veya eş olmayabilir ama mutlaka arkadaşlar vardır ve eminim böyle günlerde yardım etmekten çok büyük mutluluk duyacaklardır.

Burdan kuzenim nezdinde tüm yeni annelere küçük bir uyarıda bulunmak istiyorum: bebeğiniz uyurken onu seyretmek, yok kalbinin atışını dinlemek, evi toplamak, emaillere cevap yazmak vb. faaliyetlere kalkışmayın. Mutlaka siz de uyumaya, yapamıyorsanız da en azından bir yere uzanıp gözlerinizi dinlendirmeye çalışın, belki bu esnada biraz olsun dinlenebilirsiniz ;) Biliyorum bu uygulaması çok zor birşey ama ben yapabildiğim zamanlarda çok faydasını gördüm. Uzun süre dinlenemediğimdeyse, sinir bozukluğu, akabinde sütün azalması, bu duruma hiç de sevinmeyen bebişin çığlık çığlığa ağlaması, uykusuzluğun ve çığlıkların sinir sistemimi ters yönde etkilemesi ve bunun tekrar bebişe dönmesi sonucu onun ağlama krizine girmesi, ve benim bu ağlamanın sebebini anlayamadığım ve denediğim hiçbir şey sonuç vermediği için daha çok gerilmem gibi kısır bir döngü içerisine girmediğim durumlar olmadı değil. Ben ettim, siz etmeyin diyorum yani! Şimdi o bezi ya da süpürgeyi (kitap diyemeyeceğim çünkü o da çok yardımcı oldu, hem uzun emme seansları esnasında, hem de uyanır diye yerine yatırmaya korkup göğsümde uyuttuğum gündüz uykularında) elinize almadan önce bir daha düşünün, bırakın o işleri Bay ve Bayan Z yapsın (eşiniz, partneriniz, anneniz veya arkadaşlarınız), bundan mutluluk duyacaklardır eminim. O yüzden kesinlikle yardım istemekten çekinmeyin. Unutmayın, bebeğinizin şu anda size ve sütünüze en çok ihtiyacı olduğu dönem ve bu günler bir daha geri gelmiyor.

November 23, 2009

Önce çocuk



Yıldırım Türker'in Radikal'de bugün yazdığı bu yazıyı paylaşmak istedim sizlerle. Doğru söze ne hacet!


"Toplum olarak bir kıyametten daha geçiyoruz.
Yer yarılıyor, altında kalmamamız gerektiğini biliyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Kan severler kendilerini ortaya atmış çırpınıyorlar. Devleti kaptırmayacaklar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdiye kadar hangi duruşla hayatımızı kararttıysa, o duruşa çalışmamız gerektiğini haykırıyorlar.
Aslında en demokrat bildiklerimizin bile bir yerlerinden Kemalizmle zehirlenmiş çocuklukları çıkıyor.
Herkes Cumhuriyeti sevdiğine inanıyor, herkesin kutsalı Atatürk’ün gençliğe armağanı.
Bütün kutsallar gibi hiç sorgulanmadan, hiç araştırılmadan kabul görmüş bir mayın tarlası sunuyor bu alan. Sosyalist bildiklerimiz anti-emperyalizm diye en basitinden bir zenofobinin, bir yalan bağımsızlık ülküsünün peşine düşmüş.
Bu cumhuriyetin tarihinde hiçbir muktedirin dile getiremediği kaygıları, kuşkuları sağcı muhafazakâr bir parti hükümeti gündeme oturtuyor. Bunu hazmetmek hepimiz için çok güç.
Bildiğimiz yegâne kahramanlık alanı, gerçekte ne olduğunu hiç tartmadan peşine düşmüş olduğumuz laiklik mücadelesi çünkü.
Doğduğumuzdan beri bendesi olduğumuz devletin inkârını, işkencesini, militarist baskısını, ince-kalın zulmünü yeğlememiz gerek. Yoksa AKP yalakası ilan edilmek işten bile değil.
Oysa birilerinin on yıllardır itiraf etmesi gerekiyordu. Devletle yüzleşebilmek için. Devletle hesaplaşabilmek için.
Dersim de 1937-38 yıllarında yaşananın bir katliam olduğunu. Kürtlere onlarca yıldır reva görülen zulmün bütün aşamalarını. İnsanın modernizmi bile beklemeden oluşturmuş olduğu adalet terazisi, vicdan tartısıyla.
Şimdi, açıkça kendimize sormak zorundayız. Cehenneme çevirdiğimiz bu memleket bu kıyamet lehçesinden insanlık diline nasıl geçer?
Çocuklardan başlayalım diyorum.
Bunca çürük, bunca vahşi bir hayatı onarmaya çocuklardan başlamak zorundayız.
Yangında ilk kurtarılacak olanlar onlar değil mi?
Öyleyse önce şu buz gibi rakamlara bir bakalım. Üstelik Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarına göre,
* Türkiye’nin çocuk nüfusu 27 milyon 429 bin 570.
* 2 milyon 700 bin çocuk eğitim hakkından yoksun.
* 750 bin çocuk kimsesiz.
* 19 milyon 440 bin çocuk şiddete maruz kalıyor.
* 1 milyon 250 bin çocuk engelli.
* 9 milyon 250 bin çocuk istismara uğruyor.
* 800 bin çocuk anne var.
* 2 milyon 250 bin çocuğun nüfusa kaydı yok.
* 2 milyon 500 bin çocuğun beslenme yetersizliği var.
* 150 bin çocuk sokağa itilmiş.
* 5 milyon 400 bin çocuğun hiç oyun oynama fırsatı olmamış.

Çocuğun hakkı
20 Kasım, DÜNYA Çocuk hakları günüydü. Türkiye 1995’te Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalayarak çocuğun evrensel haklarını tüm yasa ve düzenlemelerin üzerinde tutacağını kabul ve taahhüt etti.
Pekiyi bu konuda bir arpa boyu yol kat edilebildi mi?
20’den fazla örgüt, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı hakların tam olarak hayata geçebilmesi için önerilerini sıraladı. Çocuk adalet sisteminden çocukların korunmasına, sağlık hizmetlerinden eğitime kadar birçok alanı kapsayan bu önerilerin bazılarını şunlar:
Yasaların oluşturulmasına çocukların ve sivil toplumun katılımı sağlanmalı.
Çocuk haklarına yönelik tüm mevzuatın ve bu mevzuatın çocuklara tanıdığı olanaklar tüm çocuklar için erişilebilir kılınmalı.
Yasalar ve politikalar meclisten geçmeden önce çocuk hakları etki analizi, yürürlüğe girdikten sonra da çocuk hakları etki değerlendirmeleri yasal bir zorunluluk olmalı.
Cinsel taciz suçunun şikayete tabi suç olmaktan çıkarılması gerek.
Mağdur çocukların ifadelerine başvurulması süreci de suça itilmiş çocuklarda olduğu gibi savcı ya da hakim yetkisine bırakılmalı.
Adli Tıp Kurumu’nun çocuk bakış acısını taşıyabilmesi için güçlendirilmesi gerek. Güçlendirme çalışmalarında barolar ve çocuk adaleti yönetimi ile ilgili çalışan hükümet dışı kuruluşlar ve çocuklarla birlikte hareket edilmeli.
Hâkim ve savcılara çocuk hakları konusunda hizmet içi eğitimlerin artırılması gerek.
Çocuk savcıları, medyada çıkan ve çocuğun yüksek yararını zedeleyecek haberler ile ilgili etkin mücadele etmeli.
Memurların çocuklara karşı suçlarla ilgili soruşturulmalarında, izin zorunluluğu kaldırılmalı.
Çocuğun ceza ehliyeti yaşının, gelişimsel dönemleri göz önünde bulundurularak, 14-15 yaslarına yükseltilmesi çocuğun yüksek yararına olacaktır. On sekiz yaşından sonra ceza ehliyetiyle ilgili bir geçiş dönemi öngörülmeli, çocukların yaş belirleme aşamasında çocuğun yararına olacak esneklik kural haline getirilmeli.
Yargıtay’da bir çocuk dairesi oluşturulmalı.
Okul müfredatında insan hakları derslerine yeniden yer verilmeli.
Çocukların dini tercihlerini ailenin ve toplumun baskısıyla değil, reşit olduktan sonra kendi bilinçleriyle yapmalarına olanak tanınmalı. Dini tercih, anne babadan çocuğa geçen bir miras gibi algılanmamalı, çocuğa hür iradesi ile dinini seçebileceği ve dini inançlarını yaşayabileceği 18 yaşına kadar hiçbir baskı yapılmamalıdır. Çocukluk çağındaki din eğitimi de isteğe bağlı olmalı.
Çocuk ve ergenlerin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete maruz kalmamaları ve şiddet davranışlarında bulunmamaları için müdahale programlarına ivedilikle gereksinim var.
Olumlu çevre ortamının oluşturulması ve çocukların iletişim becerilerinin artırılması, stresle başa çıkabilmeleri, duyguları kontrol edebilmeleri gibi becerileri içeren, yaşam becerilerinin geliştirilmesine ilişkin yapıcı programlara gereksinim var.
İlköğretim müfredatı içinde yaş gruplarına yönelik olarak üreme ve cinsel sağlık bilgilerinin verilmesi gerek.
Bakım kurumlarının bağımsız denetçiler tarafından denetlenmesi ve raporların kamuya açık olması gerek.
Koruyucu aile ve evlat edinme sistemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılması için altyapı çalışmalarının yapılması gerek.
Bu arada Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin üç maddesine koymuş olduğu çekince nedeniyle Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Komitesi tarafından eleştiriliyor ve uyarılıyor. Demokratik açılımın samimiyetini tartacak isek hükümetin bu çekinceleri bir an evvel kaldırması gerek. Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası katılımlarında kurnazlığına çok güvenir ya, 1995’te anadilinde eğitimin önünü kapatmak için şu üç maddeye çekince koymuştu:
- Kitle iletişim araçlarının azınlık grubuna veya bir yerli ahaliye mensup çocukların dil gereksinimlerine özel önem göstermeleri konusunda teşvik edilmesi. (madde: 17. d)
- Çocuğun anne-babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı veya geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi. (madde 29. c)
- Dini ya da dilsel bir azınlığa ya da yerli halka mensup bir çocuğun, kendi kültüründen yararlanma, kendi dininin gereklerini yerine getirme ya da kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılmaması.
(madde 30)
Türkiye, Ağustos 2009’da Birleşmiş Milletler’e sunduğu raporda “Etnik köken, dil veya din bakımından farklı gruplara mensup çocukların, kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama, yahut özel alanda kendi dilini kullanma bakımından sorunu bulunmamaktadır” diyor. Çocuk hakları savunucularıysa hükümete şunu soruyor: “Bu çekincelerin, çocukların günlük hayatlarında herhangi bir sorun yaratmadığı bilgisine hangi izleme mekanizmasıyla ulaştınız?”
Çocuklar dövülüyor, ağır cezalar alıyor, tecavüze uğruyor, öldürülüyor, kimsesiz ve bakımsız bırakılıyor. Çocuk sevmek dendiğinde mangalda kül bırakmayan milletimin çocuk haklarına sahip çıkması gerek. Hükümetin de hayatımızı ıslah edecek her açılıma çocukla başlaması şart.
Başbakanımız nasıl bir amca? İkide bir kaptığı çocuklarla poz verdiğine göre, çocukları seven biri olsa gerek."

November 6, 2009

Uyku problemi, çözümü ve düşündürdükleri...

Uyku problemi
Bir bebek emzirilerek, kucakta sallayarak veya pış pışlayarak uyutulur ve daha sonra çıt çıkarmadan, usulca beşiğine konur; derin bir nefes alınır ve birikmiş işleri yoluna koymak için bilgisayar başına geçilir. İlk önce stres dolu uyutma işinden sonra biraz rahatlamak için e-maillere bakılır, sonra hızlıca yeni kayıt göndermiş annelerin blogları gezilir ve zevkle okunan bir yazıya cevap yazmak üzere yorum tuşuna basılır ama ne mümkün! "Aha aha" diye kesik kesik bir ağlama sesi gelir; henüz yarım saat önce yatırdığınız bebeğiniz sizi çağırmaktadır, evet eşinizi değil sizi! Çünkü eğer o giderse bu sakin başlayan kesik ağlama sesi sürekli ve yüksek bir tona dönüşüp bebeğinizi uyandıracak ve bebeğiniz çok uykusu olduğu halde sizi ememediği için uyuyamadığından bu duruma sinirlenip daha çok ağlayacak ve akabinde kısır döngüye girip hem sizi hem de kendisini çileden çıkacaktır. Ve siz de bunu hiç mi ama hiç istemediğiniz için koşarak yanına gider, beşiğinden alıp paragraf başına geri dönersiniz.

Problemin tarihi
Tam olarak bu aşamaya nasıl geldiğimizi hatırlamamakla birlikte, 6 aylık olduktan sonra uyku ile ilgili bir problemimiz olduğunu farkedip 10. aya kadar sabrettikten sonra bir çözüm bulmak gerektiği konusunda karar birliğine vardık diyebilirim. Bizim kişisel tarihimiz dışında uyku problemi gerçekten çok eski bir problem. Bir bebeğin tarihi içerisinde konumlandırmak gerekirse de, okuduğum çalışmalar ve kişisel anılar bunun 6-7 ay civarında başlayıp ya da anne-baba tarafından farkedilip/bilinç düzeyine çıkarılıp; 9-12 ay arasında tavan yaptığını ve önlem alınmazsa 2-3 yaşına kadar devam ettiğini söylüyordu.

Bulgular
Karşılaştığım kaynaklarda en çok bahsedilen ve bizim de bizzat şahit olduğumuz bulgular şunlar:
  1. Kendi kendine uyuyamama (genelde biberon, emzik veya emzirme dışında uykuya dalamama)
  2. Gece neredeyse her saat başı uyanma (aslında uyku döngüsünün bir parçası olması dolayısıyla normal bir step --kısa uyanış)
  3. Gece boyunca emmek isteme, anne memesini emzik olarak kullanma
  4. Gündüz iştahsızlık
  5. Gece vakti babayı gördüğünde "ortalığı yıkma"
  6. Özellikle 9-10 ay civarında anne memesine artan düşkünlük ("anne mem" diye ağlayarak annenin bir yandan içinin yağlarını eritme diğer yandan da kendini kötü hissetmesine sebebiyet verme:)
  7. Tüm bulguların şiddetinin/derecesinin zamanla doğru orantılı olarak artması
Problemin çözümü
Uyku probleminin çözümü ile ilgili yöntemler genelde iki ana başlık altında toplanıyor: "Bırak ağlasın" ve "ağlamak yok". Bebeklerin tek iletişim şekli ağlamak olunca, onları öylece bırakmanın karşılıklı iletişim ve güven açısından çok sağlıklı olmayacağını düşündüğümüz için "ağlamak yok" (gülmek var:) kategorisindeki metodlardan iki tanesini denedik.

Bunlardan birincisi, daha önce bahsettiğim Elizabeth Pantley'in "The No Cry Sleep Solution" metodu. Bu metod, uyku eşleştirmelerinin yavaş yavaş azaltılarak bırakılması esasına dayanıyor ve uygulaması daha uzun süren bir çözüm öneriyordu. Biz bunu gerçekleştiremedik. Gece vakti 1., 2. kez uyandığı zaman uyguladık ama biz yattıktan sonraki uyanmalarında çok zor oldu, tatlı uykumuza 5 dakika daha önce dönmek için kısa süreli çözümlere tav olduk.

İkincisi ise "Whisperer's Sleep Method", nam-ı diğer "Yatır/Kaldır". Bu metodu 1 haftadır uyguluyoruz ve YavruSu doğduğundan beri, yani 10,5 aydır ilk kez 7 saat kesintisiz uyudu :)) Nasıl olduğunu anlamadık ama inanılmaz hızlı bir şekilde adapte oldu ve gündüz yemelerini bile etkiledi. Bebiş bir haftadır gece emmediği için gündüz acıkıyor ve iyi yiyor, gündüz iyi yediği için de gece rahat uyuyor. Metod "6 aya kadar bebeğinizi yatağına yatırıp sırtını sıvazlayarak pış pışlayarak uyutun, 6 aydan sonra da yatağına yatırıp ağlayınca kucağınıza alın ancak susar susmaz tekrar yatırın ve böylece kendi kendine, kendi yatağında uyumayı öğrenecektir" diyor. Gerçekten basit bir metod. Zaten orijinal dilinde de "E.A.S.Y method" olarak sunulmuş. Kolay anlamına gelen EASY kelimesi, Amerikalıların bayıldığı bir kelime sanatı olan akronim haline getirilmiş: Eat, Activity, Sleep and You. Yani "Yemek, Aktivite, Uyku ve Siz": Uyanınca yemek yer, sonra birlikte çeşitli aktivitelerde bulunur/oyun oynarsınız, o tekrar uyur ve bu arada siz de dinlenirsiniz (akronim uğruna biraz kabalaştırılmış bir anlatım sunuyor ama bu tarz hakikaten çok hakim bu diyarlarda). Herneyse, metodu uygulamak da gerçekten kolay çünkü çok hızlı sonuç veriyor --tabii eğer ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde uygularsanız. Zaten sanırım her metod için anahtar nokta burası: yani hangi metodu uyguladığınızdan ziyade, onu istikrarlı bir şekilde uygulamanız daha önemli.

Bizim sadece ilk gece zor oldu (1 saat 45 dakika sürdü ve 58 kere yatırıp kaldırdım) ki bunu bekliyordum. Tracy Hogg'un --kitabın yazarı-- ilk gece 126 kez yatırıp kaldırmış ancak 3 günde sonuç almış olmasından cesaret alarak çok sabırlı ve sakin davranmaya özen gösterdim, çünkü bu sefer kısa süreli çözümlere pay vermeye hiç niyetim yoktu; gerçekten artık canıma tak etmişti! Uyku uyuyamanın yanısıra her saat başı 20 dakika boyunca bir bebeği uyutmaya çalışmak çok yıpratıcıydı ve gece boyunca emdiği için tahriş olup moraran memelerimin acısı da cabası olmuştu. Aslında eylem planına göre baba başrolü oynayacaktı çünkü beni memeyle özdeşleştiriyordu ve bunu kırmalıydık; ancak YavruSu bu duruma çok sinirlenip şiddetli bir ağlama krizine girerek anneyi yanına getirtmeyi başardı. Ama sonraki tüm uyanmalarda ve diğer gecelerde *süper babamız* metodu binbir özen ve itinayla uyguladı ve uyanma sayısı ve uyutma süresi inanılmaz bir şekilde düştü. En son gece birkaç dakika içerisinde uykuya dalıp sadece 1 kere uyandı, o da 12 civarı altını değiştirirken. Sonra sabah 7'ye kadar uyudu :))

Şimdi ben uyku rutinini yapıyorum, iyi geceler dileyip yatağına yatırıyorum, sonra babası devralıyor: ağlayınca alıp susunca yatırıyor, biraz sırtını sıvazlıyor ve birazcık pış pışladıktan sonra bırakıyor, ve YavruSu mışıl mışıl uyuyor.

Tartışma ve Sonuç
Sonuç olarak kendi kendine uyuması gerektiğini öğrendi. Bunun iyi birşey olduğunu umuyorum. Ancak bu konudaki kaygılarımı da paylaşmadan edemeyeceğim. Genel olarak "eğitim" dediğimiz şeyin, nasıl uygulandığının tartışılması ve sürekli olarak sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca ben değil tabii, bu konuda çok değerli insanlar tarafından yapılmış çok önemli çalışmalar var; örneğin Chomsky'nin BGST yayınlarında çıkmış Demokrasi ve Eğitim kitabı. Benim dikkat çekmek istediğim nokta da uyku eğitimi konusunda ne kadar demokratik davrandığımız.

Şimdi flashbackle 6-7. ay civarına dönecek olursak bebeklerin genelde bu zamanlarda kendi kendilerine hareket etmeye başladıklarını gözlemleriz. Otururlar, emeklerler veya bir yere tutunup ayağa kalkabilirler. Bizim case'imizde YavruSu kendi kendine hareket etmeye başlayınca işin boyutu gerçekten çok değişti. Kendi kendine hareket edebildiği zaman çok mutlu bir bebek oldu, kucağa almak veya herhangi bir nedenle hareketini kısıtladığımız zamansa tam tersi çok aksileşti. Uyku problemlerinin de bu dönemde başlaması bana pek tesadüf değilmiş gibi geliyor: bebeklerin artık anneden bağımsız bir birey olmaya başladığı ilk dönem. Sonra 9-10 ay civarında bebekler artık çoğu şeyi anlamaya başlarlar, rahatça emekler ve hatta bazı tezcanlıları yürümeye bile başlayabilirler. Uyuyamamanın başka nedenleri de vardır elbette ancak beşik denilen şeyin ne kadar demokratik olduğu konusunda ciddi şüphelerim var. Güvenlik adı altında özgürce hareket etmenin tadına varmış bir bebeği parmaklıkların arasına koymak ne kadar doğru gerçekten bilemiyorum. Biz uyandığımızda kendimizi bir kafesin içerisinde bulsak ne yaparız? Acaba bebeklerimize 'uyku eğitimi' adı altında çaresizliği mi öğretiyoruz? Gün gelip özgür bir birey olmalarını istediğimizde bu iki yüzlü bir davranış olmayacak mı? Bilemiyorum, yeniden düşünmeli, çok düşünmeli ve hep sorgulamalı... Sonuç olarak yine uykusuz kalmalı, bu konuda çok uyanık olmalı!

Güncelleme: Bu yazıyı yazdıktan sonra, beşiğinde uyutmaya çalışmaktan vazgeçtik ve kendisinin kolayca inip çıkabileceği yer yatağı sistemine geçtik. Şu anda 22 aylık ve hala bizimle uyuyor ve bu ailecek hepimizi çok daha mutlu ediyor.

October 14, 2009

Müzik ve dans: sebeb-i varlığım!

Hamileyken YavruSu'ya yazdıklarımdan :

"Birtanem, canım bebeğim, sen geleceksin diye öyle heyecanlanıyoruz ki burda... Hareketlerini hissetmek muhteşem bir duygu --tabii idrar torbamın üzerinde stretching yapmadığın zamanlarda :)

18 haftalıkken ilk kez hissettim seni. Narin dokunuşlar giderek vuruşlara dönüştü, ve vuruşlar dansa... YavruSu'nun su dansına..."


Evet, Erkan Oğur ve daha nicelerini dinledik seninle :) En çok da Astrud Gilberto, Marta Gomez, Gitarissima, Ricardo Moyano, Kardeş Türküler, Sema, Reşat Aysu, Anouar Brahem, Bach, Mozart, Astor Piazzolla (özellikle Eight Seasons), Ben Harper ve daha niceleri... Sen bir çık, daha neler dinleyeceğiz neler :)

May 27, 2009

Evren hamile!!!

Hamile olduğunuzu dostlarınızla ve ailenizle nasıl paylaşırdınız? Ben wikiHow'da gezinirken gördüğüm şu öneriyi uyguladım: fotoğraf makinesini aldım ve fotoğraf çekmek istiyorum dedim:
- Kameraya bakın lütfen! Çiiz deyin evet... 1, 2, 3 flaş:


- Kıpırdamayın bir fotoğraf daha... bu sefer de "Evren hamile!" deyin :)


Sağolsun ailemiz ve dostlarımız bu mutlu haberimizi bizimle paylaştılar. Herkese tekrar teşekkür ediyorum!

Not: İki resimde de aynı ifade ile poz veren arkadaşlar Türkçe bilmedikleri için ikinci fotoğrafta da alık alık bakmaya devam ettiler :)