Showing posts with label sevgili günlük. Show all posts
Showing posts with label sevgili günlük. Show all posts

February 17, 2014

İnatçı Keçi Su ve Meraklı Haylaz Fare

Annenin biri sürekli mızmızlanıp dururmuş, çocuklarını çok severmiş ama bazen de çok yorulur söylenmeye başlarmış. Kocası her işine yardım edermiş, sonra annesi gelmiş, annesi de hem çocuklara bakıyor hem bütün yemekleri yapıyor, alışveriş, çamaşır, bulaşık her işe koşuyormuş ama kadın hala şikayet etmeye devam ediyormuş. Sonra düşünmüş etmiş, bu konuyu bilge ihtiyara danışmaya karar vermiş.

"Bilge ihtiyar, n’olur akıl ver bana,
Çocuklarım iki tane, ikisi de birbirinden şahane,
Ama biri inatçı keçi Su, diğeri meraklı haylaz fare"

Bilge ihtiyar demiş ki: "Anneni Türkiye'ye gönder."

Kadın, bilge ihtiyarın neden böyle dediğini anlamamış ama yine de öğüdünü dinleyip annesini göndermiş. Sonra başlamış yine söylenmeye, hem de nasıl söylenmeye!

"Tanrım, bak şu işe!
Zaten zordu üç kişiye zopzor oldu ikiye.
Artık saç baş yoluyorum, kalmadı bende kafa.
Çocuklarım iki tane, biri keçi Su, diğeri meraklı haylaz fare"

Kadın tekrar bilge ihtiyara gitmiş.
Demiş ki, "Canım bilge ihtiyar
yardım et bu çocuklar çok haylaz.
İki kişi nasıl bakıcaz?"

Bilge ihtiyar demiş ki: "Kocanı Türkiye'ye gönder."

Kadın, bilge ihtiyarın dediklerinden yine hiçbir şey anlamamış ama bir bildiği vardır diyerek bu öğüdünü de dinlemiş ve kocasını göndermiş. Tabii işler iyice sarpar sarmış, başlamış yine söylenmeye:

"Tanrım, bak şu işe.
Zaten zordu iki kişiye zopzopzor oldu bire.
Artık saç baş yoluyorum, kalmadı bende kafa.
Çocuklarım iki tane, biri keçi Su, diğeri meraklı haylaz fare."

Sonra tekrar bilge ihtiyara gitmiş.
Demiş ki, "Canım bilge ihtiyar
yardım et bu çocuklar çok afacan.
Bir başıma ben onlara nasıl bakıcam?"

Bilge ihtiyar demiş ki: "Kocanı geri çağır."

Kadın şaşırmış, "ne değişecek ki, en baştaki halimize geri döneceğiz" diye düşünmüş ama yine de bilge ihtiyarın öğüdünü dinlemiş ve kocasını geri çağırmış. Bir de bakmış ki, iki çocuklu hayat çok kolaymış, çocuk başına bir kişi düşünce meğer ne rahatmış.

Kapının önünde iki minik nöbet beklemeden tuvalete girebilmek, Mars'a gitmiş muamelesi görmemek için sürekli duşakabini açıp ce-e oynamadan banyo yapabilmek, sabah hazır kahvaltıya uyanmak, eteklerinde iki minik dolanmadan yemek hazırlamak, yemekten sonra çocukları koştur koştur banyoya atıp onlar keyif yaparken güç-bela sofrayı toplamak zorunda kalmamak, ertesi gün ne pişirileceğini düşünmeden çocuklara rahat rahat kitap okumak, çocukları uyuttuktan sonra darma duman olmuş evi toplamaya çalışmak yerine yatağa uzanıp kitap okumak, film izleyebilmek meğer pek şahaneymiş! Kadın bilge ihtiyara teşekkür etmiş ve bir daha da hiç söylenmemiş. Onun yerine başlamış tatlı bir şarkı mırıldanmaya:

yumurtanın sarısı, yere düştü yarısı, ben yarime kavuştum, cümlenize darısı
yumurtanın kulpu yok, gözlerimde uyku yok, sür gemici gemiyi, iki çocuklu hayattan korkum yok!


Not: Bu yazı, Julia Donaldson'ın yazdığı, Yıldırım Türker'in çevirdiği Nohut Oda Bakla Sofa kitabına göndermedir. Annemin temelli dönmesi, sonrasında eşimin bir haftalığına Türkiye'ye gitmesi üzerine yazılmıştır. Geçen bir hafta hayatımdaki en uzun hafta olarak tarihe geçmiştir. Elimizdekilerin kıymetini bilmek ve her zaman kalabalıklarla çevrili olmak dileğiyle --tercihen bir partner, bir sürü arkadaş ve de geniş aile :)

June 18, 2012

Sevgili günlük...

İstanbul'da dostlarla muhabbet çok keyifliydi. Fakat "senede bir gün" ilişkisi biraz düşündürdü bu sefer. Turist gibi gelip gitmek, senelik muhabbeti 2-3 saate sığdırmaya çalışmak, konudan konuya atlayarak tüm konuları konuşmaya çalışmak, dolayısıyla yüzeylerde gezinmek, yüzeyselleşmek... Sanırım gurbetçiler için kaçınılmaz bir durum...

Bir de bu sefer gördüm ki İstanbul dolmuş taşmış, bize yer kalmamış sanki. Dağ taş tuğla olmuş, trafik geçen senelere oranla iyice artmış gibi geldi. Ya da hamile halimle bir yerden bir yere giderken 8 kere arabayı katla, aç, çantaları yerleştir, çantadan akbil çıkar, para çıkar, onu çıkar bunu çıkar, çocuğu oturt, 5 dakikalık yoldan fazlasına alışmamıs çocuğu eyle, saatlerce süren yollarda miden bulanarak kitap oku, insanların uyarılarıyla muhatap ol... biraz fazla gelmiş olabilir. Daha pre-iki-çocuklu hayatta böyle zorlanmışken, ikinci doğduktan sonra nasıl olacak bilemedim.

Sanırım fazla alıştım oradaki sakinliğe. Şehir hayatı çok üstüme geldi, fazla stresli geçti bu kez. Kendine ait odası olsa da insanın, trafikte ve kalabalıkta geçen zaman öyle yorucu ki odaya ayak basmak mümkün olsa bile bir şey yapmaya halim kalır mı bilemedim...

Neyse, sonra Adana'ya geçtik. Yolları artık asfalt olmuştu Adana'nın ama bu sene de bizi baştan çıkarmaya devam etti birtakım güzellikler. Ayıptır söylemesi en başta T.nin kuzenlerinin yaptığı içli köfteler, sarmalar, dolmalar, lahmacunlar, pideler... mmm...

Adana'da yoğun akraba ziyaretleri, ilgi, şefkat, yemek ve kebaba doyduktan sonra bir de üzerine bir arkadaşımızı gördük, aradaki uyuşmaya şaşırdık, sevindik ve depoları iyice doldurup yine yollara düştük. T.nin babasını da alıp İzmir'e ayak bastık sonunda. Bizimki geldiğinden beri "nenenin Türkiye'sine gidelim" diye sayıklıyordu, pek sevindi nenesine kavuşunca.

Nene-dede, akrabalar, komşular, arkadaşlar sağolsun, yoğun ilgi ve sevgi sonucu çok çok mutlu oldu YavruSu.


Bu arada Türkçesi de epey ilerledi. Ancak repertuvara birtakım 'sakıncalı' kelimeler de eklendi tabii. Oradayken Türkçeyi sadece bizden duyduğu için gayet kontrollü bir kelime dağarcığı vardı, burada serbest kaldı. Bizim information science masterında yaptığımız tartışmalar canlandı gözümde "controlled-vocabulary vs. free-text..." Dokümanlar, kolay ulaşım için indexlenirken kontrollü kelimeler mi kullanılmalı, yoksa her kelime indexlenerek serbest bir şekilde aranabilmeli mi? Kısaca önceden belirlenmiş anahtar kelimeler mi, gugıl mı? Yerine göre ikisinin de avantajı ve dezavantajı var elbette ama bizim için şu aşamada kontrollü-sözcük-dağarcığı daha iyi sanırım, zira insanlara anlamını bilip bilmeden sakıncalı sözler söylemesi alışmamış bünyemizde diken batmış hissiyatı yarattı. Hele kendinden yaşça epey büyük insanlara karşı etti mi bu lafları, insanlar gül gibi seveyim derken, sanırım ağacın dibinde buldular kendilerini.

Bir de kazanma meselesi var. Geçen sene de burada tanışmıştı bu mühim meseleyle, yine hemen adapte oldu. Yalnız bunun da anlamını tam olarak idrak edememiş sanırım ki babasıyla havuzda yüzme yarışı yapıyor güya, baba bekletiliyor, bizimki hedefe yüzüp yarışı kazandıktan sonra babanın yüzmesine izin veriliyor, "ben kazandım, ben kazandım" nidaları eşliğinde. Arkadaşı yarışalım deyince de "önemli olan yüzmek" diyor sıpa.

Neyse, şimdi önemli olan birlikte güzel vakit geçirmek, güzel arkadaşlar ve aileyle tatilin tadını çıkarmak. Bu bağlamda, beni yolun yarısına geldiğim gün yalnız bırakmayan Günün Çorbası ekibine ve Gülçin'e bir kez de buradan teşekkür ediyorum. T. dedi ki, yolun bundan sonraki yarısı daha zorlu geçecekmiş :/

May 26, 2012

YavruSu İstanbul'dan bildiriyor...

1 saat rötar yaparak evden eve 27 saatte geldik. Benim 3D düşünme yeteneğim sayesinde, valizlerle epeyce eşya taşıyıp, T.nin 2D algılama yeteneği sayesinde yolumuzu kaybetmeden sağ salim vardık. GPS cihazını "RECALCULATING!!!" diye sinirlendirerek ağlayacak konuma getirmiş olabilirim belki ama ben de yerleştirme işlerindeki performansım ve araba kullanmadaki ataklığım sayesinde epeyce katkıda bulundum bu yolculuğa :)

Çok mutlu olduk vardığımızda ama yerleri öpmedik; zira, havaalanından çıkışta ortalığı saran sigara dumanı, görüş alanımızı, izmaritler de öpülecek alanı epeyce daraltıyordu. Neyse, sonra arkadaşımız bizi aldı, beni deniz otobüsüne bıraktı, bizimkileri evlerine götürdü. Ben de, bu kadar yolculuk beni kesmez diyerek ayağımın tozuyla, o gece Oyun Atölyesinde bir oyuna gittim :) Sevilay Saral'ın yazdığı Otobüs oyunu. Gerçekten çok etkilendim. Metin, kareografi, oyunculuklar, müzikler, her şey, çok çok başarılı. Oyunda bir otobüste yolculuk eden, hepsi birbirinden farklı, hepsi birbirinden renkli on kadının (Bayan Kahverengi, Bayan Yeşil, Bayan Turuncu, Bayan Kırmızı, Bayan Sarı, Bayan Mavi, Bayan Pembe, Bayan Siyah, Bayan Gri, Bayan Beyaz) namusu tartışması konu ediliyor. Gülerken düşündürüp üzerine hüngür hüngür ağlatan, iz bırakan, bakış açınızı zorlayan, ince işlenmiş, çok çalışılmış feminist bir kadın oyunu. Bu sezon bir daha oynamayacakmış ama müjde, kitabı çıkmış.

Ertesi gün, büyük şehir maceramız başladı. Biz bu şehirde 15 yıl yaşadığımız için hemen adapte olduk ama bizim köylü kızımız biraz şaşkına döndü. "Ansansör"den korktu, sesler fazla geldi, Ortaklar'da bir arkadaşımıza gitmeye kalktığımızda arabalardan hiç hoşlanmadı. "Ben city'i sevmedim, nenenin turkey'sine gidelim" dediyse de, dostlar sayesinde, hiç arıza çıkartmadı ve gördüğü ilgi ve sevgiden fazlasıyla mutlu oldu; ağzı kulaklarında, jetlagi bile kolayca atlattı (sayılır...).

Neyse, bir log(su) ile bitireyim de yatayım ben de, sabah yeni buluşmalar bizleri bekler...
Sabah Bebek parkına gitmiştik arkadaşlarımızla. Bizimki kendisiyle aynı yaşta A. ve pek ilgili babası ile oynarken, ezan sesi duyunca sormuş:
-Kim sing yapiyo? (kim şarkı söylüyor anlamında)
Aslında her zaman bu kadar kötü değil artık, iki günde bile Türkçesi epey farketti (umarım benim de farkedecek). Yalnız, bu gidişle iki ay sonra İngilizceyi epey unutacak gibi görünüyor, o ayrı.

Bu arada bize de çok iyi geldi burada olmak. Arkadaşlarımızı gerçekten çok özlemişiz, şimdi ne çay ne çayhane, çok yazamazsam bilin ki muhabbetteyim muhabbette ;)

May 22, 2012

Yol

Çamaşırlar yıkandı ✓
Dikiş işleri halledildi ✓
Valizler hazırlandı ✓
Yol için kitap-oyuncak-yedek kıyafet ayarlarlandı ✓
Yolluklar paketlendi ✓

Bu arada bilgisayar başında oturan T.'ye soruldu:
- Eee, sen ne yapıyorsun? (kesinlikle kinaye yok; cidden! çok severim çünkü toparlama, yerleştirme, sığdırma, sıkıştırma sanatlarını :)
- Yolluk hazırlıyorum, dedi T.
Şaşırmış herhalde diye bakarken ekledi:
- Dijital yolluk.

E, o da haklı tabii. 26 saatlik bir yol söz konusu.
Sabah 9'a bir şey kalmadı, yalnızca 7 saat 20 dakika. Aslında çoktan yatmam gerekiyordu ama heyecandan uyuyamıyorum... özledim, çok özledim…

March 22, 2012

Günler...

Günler hızla geçiyor. Bu dönem biraz fazla hızlı. Şöyle ki, mail box'ımda hiçbir zaman 1-2 taneden fazla mail bulundurmayan ben, artık 1-2 sayfadan az mail bulundurmamaya başladım. Her şey beklemede gibi, şu Mayıs bir gelsin diyorum, başka da bir şey demiyorum...

Geçen hafta bahar tatilimiz vardı, T.Su ile dolu dolu bir hafta geçirdik. Tabii o evde olunca kendi işlerimiz kaldı. Bir de benim kütüphanedeki stajım devam etti, 4 gün çalıştım. Kalan vakitlerde de çeşitli etkinlikler yaptık. Bir gün ormana gittik, göl kıyısında dolaştık. Çok farklı bir deneyimdi. Her ne kadar küçük bir yerde yaşıyor olsak da, çeşitli sesler hep mevcut etrafımızda --en başta da bilgisayar sesi! İnsan 'içindeyken' duymuyor ama ormanın sessizliği daha doğrusu başka türden sesleri (su kaplumbağalarının suya atlayışı, kuş ve böcek sesleri, vs.) duyunca anlıyor şehir hayatında neler çektiğini.

Orman ve sesleri demişken, bir de sinemaya gittik: Dr. Seuss' The Lorax. 2 yaşından beri konser, bale, modern dans gösterisi, tiyatro, müzikal gibi çeşitli gösterilere gitmişti ama ilk kez sinemada film, daha doğrusu animasyon film izleme şerefine nail oldu YavruSu. İlk oturduğumuz zaman, "bu insanlar da benimle birlikte mi isliycek" diye sordu; film olunca kendine özel zannetti. Yok dedim şimdi ben onları dışarı alacağım, salonu kapattım, istediğin gibi izleyeceksin :P Böyle yapmadım tabii ama buna yakın bir şey oldu. Bizimki film boyunca konuşup sorular sorunca, filmdeki kötü adamlara kızıp bağırınca insanlar etrafımızdan birer ikişer eksildi ve salon bize kapatılmış gibi oldu. Film hakkında ayrıntılı yazmak istiyorum -vakit olduğunda- zira çok etkilendim, çok beğendim. Hatta sonunda gözlerim doldu, tamam ağladım, evet biraz fazla ağladım ve bizimkini stres yaptım, ne yapacağını bilemedi garibim. Filmden çıkınca da kızdı bana zaten, "öyle her yerde duygulanmana gerek yok!" dedi. Ama filmi çok sevdi, ertesi gün de babamla gelelim dedi :)

Başka da çok bir şey yapmadık, hava çok güzel olduğu için sürekli dışarı çıktık. Ve yan komşuzun çocuklarıyla kapı önü oyunları başladı T.Su'nun. Sokak çocukları gibi yemek saatine kadar dışarılarda sürter oldu. Birlikte bisiklete binip saklambaç oynuyorlar, bir de sağolsunlar 'bahçeyi' düzenliyorlar.  Tabii, bu düzenleme işleri bize her yere bulaşan toprak ve çamur olarak geri dönüyor. Biz de dönenleri düzenliyoruz derken günler hızla akıp geçiyor.

Bu arada, Gamze ve diğer ihtiyacı olanlar için ben de ilik donörü olmak için başvuruda bulundum. Hashimoto tiroidim ve başka sebeplerden ötürü ertelemiştim, ama öğrendim ki tiroidi kontrol altında olanlar ilik vericisi olabiliyormuş ki 3 yıldır aynı ilacı aynı dozda kullanıyorum, test sonuçlarımda hiçbir değişiklik yok. O yüzden şurada daha önce bahsettiğim şekilde işlemlerimi tamamladım. Bu arada Gamze'nin ilk kemoterapi tedavisi sonuç vermiş. Bu da demek oluyormuş ki ikinci kemoterapi tedavisi de yapılabilecek ve vücudu kemik iliği nakline hazır olacak. Ancak Gamze'nin iyileşebilmesi için hala uygun kemik iliği bulunamamış. Ve fakat geç değil! Vücudumuz tarafından sürekli üretilen bir şey için bir ömür bekleyen/bekleyemeyen milyonlarca çocuk, yetişkin insan var. Kolay değil, şu çağda hiçbir şey kolay değil ama tomurcuk'un dediği gibi kimse için yapmazsanız, "kendiniz için yapın, çocuğunuz için, sevgiliniz için, anne babanız için yapın. Yarın bu bağışlara hepimiz ihtiyaç duyabiliriz. Bencil olun, kemik iliği bağışçısı olun."

January 31, 2012

Karınca yuvası

Öncelikle, blogu takip edenler, T. döndükten sonra aşk yuvasına kapandığımızı düşünüyorlarsa büyük bir yanılgı içerisindeler, söyleyeyim :P Bizim yuva, şu ara karınca yuvası şeklinde işliyor. İkinci dönemin başlamasıyla birlikte 3 haftadır derslere gömülmüş durumdayız. Bu dönem, öğrenim hayatımın sonuna gelmiş bulunduğum için, ya da aslında son noktayı koymak istediğim için mastırımı tamamlamak üzere 2 ders almaya karar verdim. 2 ders mi diye bir tarafınızla gülmeyiniz lütfen, bunlardan bir tanesi buraya geldiğimden beri  hocasıyla karşılaşmamak için her türlü taklayı attığım bir ders olmuştu. Doktora yaparken almam zorunlu değildi ama mastır diplomamı alabilmem için tramplenden 3 ters bir düz takla atsan bile olmaz dediler. Önce rüyalarıma girdi. Dedim kasayım doktorayı bitireyim yine de bu hocanın dersini almaktan iyidir. Kastım, hiç gönlüm olmamasına rağmen çeşitli konularda fazlaca okumalar yaptım. Danışmanım en sonunda yeter artık dedi, fazla düşünüyorsun, seç varolan bir şey onu çalış. Seçtim okudum, epeyce okudum ama olmadı, yapamadım. Fakültenin çalıştığı konular uçmuş gitmiş. Nelerle uğraşıyor bu insanlar anlamak daha doğrusu anlamlandırmak mümkün değil! Devrim yapmak değildi niyetim. Tamam, itiraf ediyorum her masum doktora öğrencisi gibi ben de başlangıçta yeni bir şeyler yapıp dünyayı değiştirebileceğimi düşünüyordum. Ama bu insanlar bu dünyada yaşamıyormuş, tahminim Uranus'ten geliyorlar. Sonuç olarak kütüphane ve bilgi bilimi alanında masterımı alıp yollanmaya karar verdim. Bir de doktorada kabul ettiremediğim --ki bizim bölüm bu alanda master specialization derecesi veriyor ama doktora seviyesinde çalışan hocamız olmadığı için benim çalışmama izin vermediler- evet daha önce de yazmıştım, çocuk kütüphaneciliği. Ve sonunda stajıma başladım.

Sonuç olarak, 2 ders için her hafta 10-15 makale okuyorum, artı haftalık/aylık/dönemlik ödevlerini/projelerini/vesairelerini yapıyorum. Staj için de ortalama 20 saatim gidiyor. Ve oradan oraya cirit atarken günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Ama şikayetim var mı? Yok! Mutluyum :) Aktif yaşama geri dönebildiğim için çok mutluyum. Hatta bu kadar koşturma sonucunda evde de daha enerji doluyum. 8 saat bilgisayar başında oturup okuma yapmak çok daha fazla yoruyordu. İnsanın enerjisini soğuruyor bu aletler cidden. Ve okumuştunuz değil mi, insan bedeni oturmak için dizayn edilmemiş. Geçen dönem eve geldiğimde yorgun hissediyordum kendimi. Şimdi, inanılmaz ama gerçek, yavrudan bile daha enerjik oluyorum.

YavruSu'ya gelince, şu aralar en sevdiği şey kitaplarını, kanepeye uzanıp okumak. Masallarla bozdu bir de kafayı. Sabah gözünü açar açmaz anne bana korkunç bir masal anlat deyip akşamüstü kanepede arka arkaya 8 tane masal okutabiliyor. Hepsinde de aynı replik:
- Ben o kurdu/üvey anneyi/cadıyı/vesaireyi alırım çok uzaklara götürürüm bir daha gelemez.

Tabii burada kırmızı başlıklı kızın sonuna müdahele edilmiş hikayesinin rolü büyük. Sonunu şöyle değiştirdik çünkü: oduncu kurdu öldürmüyor, ters çevirip sallıyor ve büyükanne yere düşüyor; sonra oduncu kurdu ormanın derinliklerine, çok uzaklara götürüyor ve kurt bir daha geri gelemiyor. Şimdilik kırmızı başlıklı kız böyle biline; yenmezse değiştiririz bilahare.

Bu aralar bir de kendisinde bir kurtarıcı rolü hasıl oldu. Sanırım o da masallardan. Geçen gün babasıyla belgesel izlerlerken, fok balıklarını suyun içerisinde gören yavru, "orası derin havuz mu?" diye sormuş. Babası da "evet, derin su, okyanus" demiş. Bizimki de atlamış:
- Ben hemen simidimi alırım, o fok balıklarını kurtarırım, diye :)

Bunun dışında, müzik açıp dans ediyoruz bazen; bazen sadece dinliyoruz. Bazen 'yoga' adı altında çeşitli hareketler yapıyoruz. Kütüphaneden bir kitap almıştık "My Daddy is a Pretzel" diye, çok sevdik. Sınıfta öğretmen herkesin anne-babasının ne iş yaptığını soruyor, sonra babası yoga yapan çocuk anlatıyor. "Niki'nin annesi bahçıvanmış, benim babam da bazen ağaç oluyor" diyor ve bir sonraki sayfada ağaç pozu step step anlatılıyor. Kitap ayrıca çeşitliliğe de vurgu yapan bir kitap. Aileler rengarenk ve de rengahenk, meslekler de bahçıvanlıktan pilotluğa, marine biologlugundan fırıncılığa kadar uzanıyor. Aileler de 'mükemmel' bir şekilde çizilmemiş. Mesela bir çocuk üvey babasının pilot olduğunu söylüyor; ve pek de sevimli çizilmiş bu sahne. Sonuç olarak, biz kitabı çok sevdik. Biraz hareket etmek isteyen herkese tavsiye ediyoruz.

Hayır maalesef bitmedi. Son olarak, bir de şu aralar kütüphane stajı için tuttuğum blogla haşır neşir oluyorum, onu söyleyeyim dedim. Dili maalesef İngilizce; çünkü bu blog, aynı zamanda staj dersi için sene sonunda teslim etmem gereken staj günlüğü yerine de geçiyor. Bu arada, kütüphane günleri çok güzel geçiyor. Buraya da yazmaya vakit bulurum umarım ama bu dönem biraz zor görünüyor. Neyse merak edenler için blog şurada.

Ben karınca yuvama çekilip karınca kararınca uykuma doğru yelken açayım artık. Sabah kütüphanede zıplayan bebekler programı var; 20 bebekle zıp zıp zıplamak kolay iş değil, enerji toplamak lazım. Herkese iyi uykular, renkli rüyalar diliyorum :)

January 6, 2012

Ha tanuştuk ya!

T.nin yokluğu bloga yaradı. Hiç bu kadar üstüste yazı yazmış mıydım hatırlamıyorum. Burada geçtiğimiz 2 hafta tatildi. İlk haftasında biraz uzaklaşalım şu soğuktan deyip kendimizi güney sahillerine atmıştık. Ve orada gördük ki YavruSu bir canavara dönüşmüş, sosyal canavar.

3 yaşın kerameti mi bilemiyorum ama tatilde, deniz kenarında öyle rahat ettik ki. Kendisi sürekli çocukların peşinden koşturdu. Kovalarını alıp sessizce yanlarına gidip önce paralel oyun oynamaya başladı sonra ne yapıp ettiyse çocuklarla birlikte oyun kurup oynadı. Her yaştan (3.5, 4.5, 5, 7, 9) ve her milliyetten (amerikalı, çinli, fransız, ispanyol) çocukla bir şekilde bağ kurdu. Bize de yan gelip yatmak düştü. Pek sevindik bu duruma. Yalnız diğer aileler ve çocuklar bizim kadar sevindi mi emin değilim.

Bir gün gözüne kestirdiği 4-5 yaş civarındaki bir kızın yanına gitti. Çocuk denizden yeni çıkmış, yorgun, yemeğini yiyordu. Yanına gidip "oynamak ister misin" diye sordu. Çocuk hiç oralı olmadı. Ben de sorumlu ebeveyn edasıyla seslendim, "gel T.Su, rahat bırak çocuğu, yemeğini yesin, sonra oynarsınız" dedim. Ama o gelmedi, "olsun ben burada sessizce beklerim" dedi. Ve oturdu karşısına çocuğun, yemeğini bitirene kadar sabırla bekledi. Yemeğini bitirince de dediği gibi oynadı. Biz şaştık kaldık. Oysa çocuk ne yapsın, genlerinden geliyordu bu canavarlık.

Evet, babaannem çok konuşkan, çok sosyal bir kadındır. Bir gün onu ziyarete köye giderken, babam otobüste kardeşimle bana ne kadar asil bir sülaleden geldiği hakkında atıp tutuyordu. Sizin dedeniz şöyle soylu, böyle asil, vs. vs. diye. Sonra otobüste bir adam babama sordu "kimlerdensin, ne iş yaparsın?" diye. Babam hemen atladı, göğsünü gere gere, "ben Azaklıoğullarından Hacı Emin Bay'ın oğluyum, çocuk doktoruyum" diye. Adam boş boş baktı yüzüne. Bir doktor tanıyordu köyden ama Emin Bay ismini çıkaramamış olacak ki, sordu: "Sen onu bırak da İfaket'in nesi oluyorsun?" diye. Biz kahkahaya boğulurken babam bozulmuş bir şekilde, "oğluyum" dedi sessizce.

Evet, babaannem 'asil' bir soydan gelmiyor ama herkes tarafından tanınır. Muhtar seçileceği zaman babaanemin fikri sorulur. Sınır davalarında, küskünlerin barıştırılmasında hep ona gelinir. Babaannem yalnızca köyünde de tanınmaz. Gittiği her yerde mutlaka kendisini tanıtır, hoşbeş edecek birilerini bulur.

Anneannem de tam tersidir, tersiydi rahmetli. Zorunda kalmadıkça konuşmayı sevmezdi. Bir gün babaannemin bizi ziyareti sırasında, artık nasıl olduysa anneannemle birlikte Karşıyaka sahilinde dolaşmaya çıkmışlar. Neyse, ikisi yürürlerken sahilde, anneannemin sessizliğinden sıkılan babaannem bir anda ortadan kaybolmuş. Annennem bir de bakmış ki, babaannem yoldan geçen bir kadının beline sarılmış. Kadın da Karşıyaka hanımefendisi, dönmüş, "Pardon han'fendi, tanışıyor muyuz?" demiş kibarca; babaanem de Karadeniz uşağu, yapıştırmış cevabını: "Ha tanuştuk ya!"



January 5, 2012

Elma Ağacı

T. konferans için 5 günlüğüne Boston'a gitti. 6400 matematikçi bir arada ne yapıyor acaba çok merak ediyorum :) Biz de ilk kez bu kadar uzun süre yavrusu ile yalnız kalıyoruz. Yazın 21 gün askere gitmişti ama o zaman yazlıkta annemin yanındaydık. Denize gidiyor, komşularla vakit geçiyorduk. Bu sefer kimse yok. Gerçi okul var, neyse ki var :)

Ama hala bir sürü şey var. Uzun süredir yapmadığım işleri yapıyorum. Keçinin banyosunu yaptırıyorum, yatmadan önce film ve kitap saatini yapıyorum, yemek hazırlıyorum (yavrunun yemeğini genelde ben hazırlıyordum zaten ama sabah kahvaltısını ve akşam yemeklerimizi daha çok T, okula götüreceğimiz yemekleri ise hep T. hazırlıyordu), bunun dışında alışveriş, postanın kontrol edilmesi, araba işleri, para işleri,... off ne çok iş varmış yaptığı. Ben ne yapıyordum bu sürede acaba? Gerçi çamaşır ve yerleştirme işleri benim sorumluluğumda... gerçi yavruyu o uyutuyor... temizlik işini birlikte yapıyoruz. Hala pek adil değil gibi... Hah buldum, o az uykuyla yetinebiliyor ama ben 8-9 saat uyumazsam kendime gelemiyorum ve bebişi ben uyutursam genelde uyuyakalıyorum ve birbirimizin yüzünü görmek rüyalara kalıyor. Şimdi biraz daha hakkaniyetli duyuluyor di mi, di :P)

Ama benim suçum değil. Bir süredir KeçiSu beni istemiyordu, her şeyi babam yaptırsın modundaydı. Ayrışıyor ya :) Zor oldu gerçi başlarda, kendimi dışlanan anne konumunda hissediyordum ama buna doğal bir süreç olarak bakmaya başlayınca rahatladım, hatta ilişkimiz de rahatladı, giderek normale dönüyor, gidip gelip "anne ben seni seviyorum" diyerek sarılıyor :) Fakat yine de çok-sevgili-babası gidince biraz korktum açıkçası, kriz yaşayacağız, sürekli ağlayacak diye. Neyse tahmin ettiğim gibi olmadı ve çok uyumlu davrandı. O da sanırım baktı baba yok, el mecbur, anneye mecbur. Hiç sorun çıkarmıyor --uyku dışında.

Çok uzun süredir babası uyutuyordu yavrusunu. Şimdi akşamları uyku aşamasında bunlar bana kriz olarak geri dönüyor. Babayı istiyorum diye ağlamaya başlıyor. Ben de, Baba Olmak blogunda görmüştüm, hemen bir tane ağaç çizdim deftere, içine de onun boyaması rahat olsun diye koca koca 5 tane yuvarlak. Dedim ki her gece yatmadan önce bir elma boyayacağız ve hepsi bitince baba gelecek. İlk gece birlikte boyadık. Ertesi sabah kalktı, "hadi elmaları boyayalım baba gelsin" diye. Anlatmaya çalıştım, sadece akşamları boyayabiliriz, 4 kere daha yatıp kalktığımızda baba gelecek dedim. Dün okuldan geldik, ben aşağıda yemek hazırlıyordum, çıkmış bir koşu elmaları boyamış, heyecanla indi aşağıya, "baba geldi mi?" diye :)

Off, geriye kaldı 3. Çok özledim ben de (valla işçilik dahil değil bu özleme :P) Nasıl geçecek bu 3 gece? Ben de mi boyasam şu elma ağacını, ne yapsam...


February 10, 2011

Hayatımız - Kış Fasikülü


Okul hayatımız: Benim okul hayatım şu aralar çok renkli. Çocuk kütüphaneciliği hayallerim malesef suya düştü, çünkü doktora düzeyinde çalışacak ne kaynak var ne de hoca. Ama çok içime sinen başka bir konu var şu anda çalıştığım, minor yaptığım alandan geliyor: Sustainable Interaction Design. Şu ara bu alan üzerine ve etnografi üzerine okuyorum. Bir de beni çok heyecanlandıran, çok önemli gördüğüm, sevdiğim, inandığım bir araştırma projesi var ama bir şey söyleyemiyorum çünkü henüz onay aşamasındayım.

Yavru'nun okul hayatı ise 1-2 haftadır iyi gitmiyordu ama bu hafta başından beri pek mutlu bir şekilde gitmeye başladı yeniden. Sanırım annem dönünce biraz bocaladı o da.

Spor hayatımız: Karlar düşe düşe bitmedi burda. Hava sıfırın altında tam bulutlu -10'larda seyrediyor. Hal böyle olunca, bisikletle beraber yatay olarak buz pateni yapmayı gözüm yemediği için spor salonundaki ücretsiz grup egzersizlerine katılmaya karar verdim. Ortamdaki en yaşlı kadın olsam da 20'liklere taş çıkartıyorum step'te. Evet step'te! N'apalım karizmatik aktiviteleri benim gibi öğrenci-annelerin gidebileceği saate koymamışlar, kala kala step kaldı bize :)

Yavru'nun spor hayatı ise uyumadığı her an devam ediyor. Her türlü zıplama, koşma, yuvarlanma, tırmanma aktiviteleri gün boyu aralıksız olarak sürüyor. Aslında ona ayak uydurmaya çalışınca ayrıca spor yapmaya gerek kalmıyor ama şu ara enine gelişme çağında olduğum için bu konuya daha sistemli yaklaşmaya karar verdim. Bir de ne demişler: Nerde hareket orda mutluluk! Hayır, malesef wii saylanmıyor :P

Yeme-içme dünyası: Yeni bir gelişme olarak, çiğ sebzeleri aldık gündemimize. 4 yıldır gittiğimiz davetlerde (son iki yıldır rüyalarımızda katılabiliyorduk ancak :) hep çiğ brokoli-karnabahar-kereviz sapları görüyorduk ve "ıııy!" diye bir efektle  kaçıyorduk  yaklaşıyorduk   ortama ama sonunda biz de başladık yemeye (ıııy dediğinizi duymamış olayım). Her şeyi çocuğumuz için yapıyoruz bir kere :P YavruSu daha çok seviyor bu şekilde. Neyse, çiğ olarak tükettiğimiz sebzeler: brokoli, karnabahar, fasulye, bezelye, havuç, lahana, ıspanak. Öğlen okula getirdiğimiz sandviçlerin içine koyuyoruz ya da akşam salata olarak yiyoruz, fena olmuyor. Yok valla yemek yapmaktan kaçmıyoruz, gerçekten :)

Kuzu Su'nun içme dünyasındaki sütlerin kaynağı değişti şu ara; artık yalnızca ineklerden geliyor. Yavrunun emme sevdası tam olarak sona ermemiş olsa da annenin emzirme sevdası bir süredir son demlerindeydi, hatta haşlama moda geçmişti. Karşılıklı olarak fazla acı çekmeden bitirdik bu süreci. Bir iki sordu ama sonra ikna oldu, sanırım artık o da farkındaydı sonuna geldiğimizin. Neyse iyi kötü 2 yılı aşkın bir süre boyunca güzel vakitlerimiz oldu birlikte ama anladım ki fiziksel bağdan sonrası daha zormuş. Emerken rahattı, şimdi farklı bir paylaşım boyutu başladı. Daha derin izleri olacak yeni bir dönem... Nı nı nı nı (gerilim müziği çalıyor). İlerde falan çocukluğunu anlattırırlarsa şuradaki gibi pozitif anıları olsun. Gerçi tatlı olarak sadece hazır puding yapabilen bir anneannesi ve yemek konusunda öğrenciden hallice bir annesi olunca, mantı kapatmaca tatlı bir hayal gibi duruyor :P  Ama sizin böyle bir imkanınız olursa, mutlaka şuradaki modellere bakın, ben bayıldım :)

Uyku dünyası: Yavru'nun gündüz uykularının evdeyken bitmesiyle benim için çok huzurlu bir uyku dönemi başladı. 3 kere oley çekiyoruz: Oley, oley, oley! Böylesi hepimiz için de daha iyi oldu aslında. YavruSu gündüz uykusu aldığı zaman toplamda 11 saat uyuyordu (9,5+1,5). Şimdi bir seferde 12-13 saat uyuyor ve de öğlen 1 saat, akşam 1 saat onu yatırmak için uğraşmıyoruz. Bütün gün yorulunca sızma usulüyle uykuya geçiyor. 7:30-8:30 arası yatıp 8:30'da kalkıyor. Aslında farkettik ki, kaçta yatarsa yatsın 8:30'da kalkıyor. Biz de bu durumda gece verimli bir şekilde çalışıp haşatımız çıkmadan uykuya dalabiliyoruz. Kreş günlerinde farklı oluyor tabii. Mecburi gündüz uykusuna yattığı için, gece 10:30-11:00 arası yatıyor. Ama o da iyi oluyor, birlikte vakit geçirebiliyoruz böylece.

Sosyal hayatımız: Bir süredir kuzunun arkadaşlarının doğum günleri ve playdate'lerden ibaret olan sosyal hayatımız, haftasonları farklı arkadaşlarımızla çıktığımız yemeklerle biraz renklendi. Tamam sadece 1 kez çıktık ama iddialıyız, bu haftasonu da yapacağız. Bahar gelsin kırlara ormanlara da gideceğiz... Bir dere bulup kenarında yürüyüş yapacağız, suya ayaklarımızı sokacağız; bir de bisiklet olacak, mutlaka bisiklete de bineceğiz. Ah ah, bizi bu soğuklar mahvetti. Bu soğuklarda unuttum, omuzlarımı havaya kaldırıp büzüştürmeden yürümeyi... Evden arabaya, arabadan eve giderken, donmayacak kadar hızlı, buzların üzerinde patinaj yapmayacak kadar yavaş yürüme ayarlaması yapmadan da dışarı çıkabileceğini... Bu havalarda öğrendim, 0 dereceye çıktı diye bayram edip çocukla dışarıda 45 dakika geçirilmesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini... Neyse ki iyi durumdayız. Biz dışardayken endişe eden baba kişisine olmuş olan. Birileri babalar daha mı pimpirikli oluyor diye mi sormuştu? Bizimki o gün 911'ı arayacakmış az kalsın :)

Neyse o gün orman şarkısını söyleyerek dolandık epeyce: hani şu Arazi Mafyası Birincilik Ödülünü hakkeden sözlere sahip şarkı vardı ya, biz sözlerini değiştirmiştik, onu söyledik işte... Mekan aynı mekandı, kışlık hali tabii, Hitchcock filmlerinden fırlamış gibi, çiçek böcek de kalmamıştı ortalıkta ama eğlendik yine de.

Politik hayatımız: apolitik bir şekilde süregiderken bu hafta Pınar Selek'in bitirilmek bilmeyen duruşması ile canlandı yeniden. Limonlu Turta öyle güzel bir yazı yazmış ki üzerine söz söylemeye gerek kalmamış, buyrun oradan devam edin: Bir Kadın

Ve fasikülünüzün kış sayısını yazıp bayilerinize vermeyi unutmayın.

January 1, 2011

Diliyorum...

"Kendine ait bir oda" demişti Virgina Woolf, kadınların yazması için gereken boş zaman ve mekanı kastederek... ama sanırım onun evde sürekli konuşan ve şarkı söyleyen bir kızı ve "bu saatte dışarı çıkma!" diyen bir annesi yoktu. Evde sürekli bir sessizlik olsa bile uzaklaşmak iyi geliyor bana. 1-2 saat için olsa bile. Çıkıp yürüyüş yapmak, bir yerde kahve içmek, okumak, yazmak... Ama anlıyorum ki bunun için boş da bir kafa gerekiyormuş. Belli bir saatte eve dönmeniz gerektiğini düşündürtmeyen, siz olmadan da işlerin gayet güzel işlediği bir ev ortamı çok önemliymiş. Bilemiyorum belki Türkiye'de böyle yapamazdım... akşam 7'de Starbucks'a gidip 10'a kadar, hatta annem yokken kafe kapanana kadar oturabilir miydim? Dönünce bu rahatlığımı özleyeceğim sanırım. Ya da farklı organizasyonlar yapmamız gerekecek. Neyse daha 1,5 senemiz var, gidince düşünürüz artık...

Baktım yeniyıl için bir ben eksik kalmışım, hemen dileklerimi yazayım dedim... Hoş, böyle evrene mesaj göndererek olmuyor bu işler ya... Bir de affınıza sığınarak yazıyorum, bu tarz şeyleri okuduğumda hep dalga geçesim geliyor, pardon bize öyle bir mesaj ulaşmadı diye :P Kötüyüm, biliyorum; insanım işte ben de nihayetinde, gölgemden ayrılamıyorum. Neyse ki alternatif şekilde seslenenler de var, onlara diyecek söz bulamıyorum :) Tek diyeceğim, sesimizin duyulması için çok güçlü bir şekilde bağırmak gerektiği. O da ancak herkes birlikte bağırdığında mümkün olacak sanırım. Bilmem başka ne yolları var ya da buraya yazmanın bir yararı var mı...

Neyse dileğim o ki, dünyanın güneşin etrafında atacağı bu tur, yaşam merkezli olur umarım. Gerçi dünyanın ilk turunu gerçekte ne zaman attığı belli değil ya, ben yine de varsayılan 2011. tur için dileklerimi sıralayayım:

Savaşların sona erdiği,
kadınların şiddete maruz kalmadığı,
çocukların istismar edilmediği bir yıl diliyorum...

Sadece insanların yaşamı değil elbette,
eti ve derisi için katledilen tüm hayvanlar,
insanların zevki için kafalarına vurularak öldürülen maymunlar,
canlı canlı kaynar kazana atılanlar,
korkunç işkencelerle 'eğitim' adı altında şov yapmaya zorlanan yunuslar,
ve yine küçücük alanlara hapsedilen, kafeslerde tutulan, bu yüzden bunalıp intihar eden, 'izleme kültürümüz'ün bir başka versiyonundan başka bir şeye hizmet etmeyen hayvanat bahçesinde yaşamak zorunda bırakılan niceleri için de geçmiş yılların acısı geride kalsın ve bu yıl tüm hayvanlar için de yaşam merkezli olsun...

Ve tabii ki bitkiler... genetiğiyle oynanmasın, insanların keyfi ve çıkarı için katledilmesin...

Ve akarsular, ve denizler ve tüm yaşam alanları... Plastiğin hayatımızdan çıktığı, zehirli / kimyasal atıkların denizlere salınmadığı, bunları üreten fabrikaların ortadan kalktığı, tekno-endüstriyel sistemin tamamen çöktüğü :) yaşam merkezli güzel bir yıl olsun...

Daha yazacak milyonlarca şey var ama dilerim bu yıl, canlı cansız tüm dünya, ve uzay ve evren için de yaşamın merkeze alındığı bir yıl olur...

Dilemek serbest nasılsa di mi? Bu da benim 2011'den beklediklerim :P

Herkese yaşam dolu, sağlıklı bir yıl diliyorum...

December 26, 2010

Çevrimdışı, yaşamiçi (onlife)

An itibariyle daha çok 'yaşamiçi' (offline onlife) olabilmek için Facebook hesabımı kapatmış bulunuyorum. Arkadaşlarımı, hiç tanımadan sevdiğim insanları özleyecek olsam da
  • giderek bağımlı konuma gelmiş olmak ve FB'de geçirdiğim vakitleri -gün içerisinde çok girmesem bile kafamın bir köşesinde olması dolayısıyla- kızımdan, T.den, arkadaşlarımdan, hayatımdan çalıyormuş hissiyatına kapılmak
  • gün içerisinde bilimum zamanlarda Facebook hesabımı kontrol ederek konsantrasyonumun içine etmek
  • yaşadığım bir olay hakkında düşünürken FB'de paylaşacak şekilde kafamda cümlelerimi şekillendirmek
  • okuduğum haberlere FB'da paylaşabilirim gözüyle bakmak
  • haberleri paylaştığımda bir b.ka yarıyormuş yanılsamısına kapılmak
  • anasayfaya bakarken sanki dipsiz bir kuyuya bir taş atıyormuşum gibi hissetmek
  • hiçbir şeyin gerçekten gündem olmaması ya da anasayfanın diğer gönderiler tarafından dolduruluncaya kadar ömrü olması 
  • yazıları küçültürek, kişiler hakkında paylaşılan şeyleri çoğaltarak insanların sitede daha fazla vakit geçirmesini sağlayacak (nedenini tahmin etmek zor olmasa gerek) dizayn politikalarından gına gelmesi
  • Ve bu izleme kültürü! Televizyon, bilgisayar, pencerelerden (windows) hayatı, başka yaşamları izleme ama 'like' ya da bakıp geçmek dışında pek de dahil olmama... ya sev, ya sus (!) Oku, daha doğrusu şöyle bir gözat ve geç. Her şeyi olduğu gibi buradaki bilgileri de hızlıca tüket (!) Bir de dikkat, aynı konuyla ilgili birden çok gönderi yaparsan arkadaşların uyarabilir, saplantı yapıp da kafayı yemiş olma olasılığın yüksek. Sen de herkes gibi normal normal gündelik paylaşımlar yap! Hiçbir şey üzerinde yoğunlaşma/uzmanlaşmaya çalışma, gününü yaşa ve her konuyu hızlıca tüketip geç (!)
Daha başka pek çok şey yazılabilir ama esas olarak yukarıda yazdığım sebeplerden ötürü hesabımı kapatma kararı aldım. Ancak ne yazık ki hesabı tamamen silme gibi bir seçenek yok. Dondurma seçeneği var ve çok komik bir şekilde o sayfaya geldiğiniz zaman size arkadaşlarınızın fotoğraflarını gösterip X, Y, Z kişileri sizi özleyecek gibi şeyler gösteriyorlar. Ben de timsah gözyaşları dökmek istemediğim için bu işi T.'ye devrettim, sağolsun şifremi ve e-mail adresimi değiştirip hesabımı dondurdu.

Özleyecek olduğum kişiler ve şeyler olacak... Şimdilik bir mail adresim (yan tarafta) ve birkaç blogum var... Ama bir süre, daha çok 'yaşamiçi' olmak için uğraşmak istiyorum.

Bu arada sizi 'haber'siz bırakmayayım :P (Facebook modu çık aradan dedim ama çok direndi; neyse ki burada bir süre duracak). Democracy Now'da Amy Goodman'ın yaptığı çok güzel bir söyleşi var. Stres ve hastalıkların ilişkisinden, bağımlılıktan, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğundan, çocukluk döneminin öneminden ve daha pek çok şeyden bahsediyor Dr. Gabor Maté... gel de Facebook'tan çıkma :P

Dr. Gabor Maté on the Stress-Disease Connection, Addiction, Attention Deficit Disorder and the Destruction of American Childhood

May 28, 2010

Freedom's just another word for nothing left to lose

Sevgili Günlük,
Bir süredir yazamıyordum. Türkiye'de vakit öyle hızlı geçiyor ki, tatilimizin yarısı bitmiş bile. Sadece 3 haftamız kaldı :( YavruSu ile burda çok mutluyuz, tüm gün birlikte, sürekli oyunlar, şarkılar, gezmeler, sevgi dolu yeni insanlar... Hülya ve Tuna, Babayız Biz ekibi ve daha bir sürü güzel insanla tanıştık. Burda maruz kaldığı yoğun ilgiden sonra kreşe tekrar başladığında sanırım biraz zorluk çekecek. Yine 1-2 saatle başlayıp yavaş yavaş artırmak gerekecek kaldığı süreyi. Gerçi bu sabah yine kreş arkadaşlarının isimlerini sayıp hayali olarak onları çağırdı: "Emily, come here, gel gel!", sonra sırayla Anton, Ryan,... Ordan başka arkadaşlara bağlandı, Sasha, Lara ve Lara'nın annesi (Y)eşim. Onlar Bloomington'dan ayrıldılar, YavruSu'nun en sevdiği arkadaşıydı, öyle ki kendi ismini öğrenmeye çalıştığı zamanlarda önce bir süre kendisine Lara dedi; ne zaman Lara'yla görüşsek 2 gün boyunca adını sayıklıyordu, dün birden yine aklına geldi, yüzüne bir tebessüm yayıldı, sonra da biraz hüzünlendi sanki. Sanırım Lara'yı epey özledi. Biz de çok özleyeceğiz Yeşimleri...

Şu anda Çeşme'deyiz, kimsecikler yok. Hava, su, tertemiz. Bütün gün koşturuyor yavru, 3 kişi zor yetişiyoruz enerjisine. Zaten 2 yaşındaki bir çocuğun bir günde yaptığı hareketleri bir atlet yapamıyormuş. Bizimki daha 17 aylık, demek ki 7 ay sonra vay halimize!




Bu akşam yemekte babası pırasa yedirmeye çalışırken kucağından fırlayıp kaçarak "nenem nenem" diye annemin kucağına attı kendisini. Alt metinde şikayet var tabii, bunlar bana nasıl böyle bir yemeği yedirmeye çalışırlar :) oysa uzun süredir hiç böye lezzetli pırasa yememiştim, Amerikadakilerin onda biri kadar incelikte, körpecik, tazecik, mini mini, güzel sebze :)

Dönüşte hep birlikte zorlanacağız besbelli. Keşke Avrupa'da olsaymışız; annem diyor ki o zaman 2-3 ayda bir gelirdim. Gerçi annem ayrı kalmaya dayanamayacak sanırım, maruz kaldığı yoğun YavruSu bıcırdamaları yüzünden belki kışın 1 aylığına gelecek ve bizi çok mutlu edecek :) Annem sağolsun sayesinde geceleri deliksiz uyuyoruz, hatta 17 ay sonra ilk kez gece dışarı bile çıktık ;) Yaşa annem, yaşasın anneler! Çalıştığı için annem kadar aktif olmasa da babam da çok ilgileniyor YavruSu'yla. Sürekli arıyor; artık telefonda sohbet etmeye başladı YavruSu da, "alo, dedem, meaba". Burdayken babam da altını değiştiriyor, oyunlar oynuyor, şarkılar söylüyor, kitap okuyor, uyutuyor. Ama malesef Pazar günü hariç sabah 9 - akşam 9 çalışıyor. Dedemizi çok özlüyoruz. Anneanneler, dedeler bir taneler :)))

Sonra, bıcır bıcır konuşuyor bebiş. Burda Türkçesi epey ilerledi, 2-3 kelimeli cümleler kurmaya başladı. Dil gelişimi tahmin ettiğim sırayla ilerliyor. Önce isimler geldi, sonra fiiller, fiil çekimleri ve zamirlerle edatlar; bu son ikisi, hemen hemen aynı zamanda. "Anne gibi" diyor, uzun düz saçlı kadınlara; "makarna gibi" mantıya ve "DoDo" gibi köpek yavrusuna. Yavru da gerçekten çok benziyor DoDo'suna.

Sıfatları ve zarfları bekliyorum sırada. Durum zarfları, zaman zarfları, soru zarfları, miktar zarfları, yön zarfları ... böyle on bin çeşit zarf vardı ya, neydi o kabus günler :) Hala öğretiyorlar mı acaba çocuklara bunları? Ben üniversite sınavından sonra silmişim. Neyse ki bebekler bu şekilde öğrenmek zorunda değil.

Ünlü dilbilimci Chomsky'nin dediğine göre "evrensel dilbilgisi" diye bir şey var. Bu konuda fazla bir okumuşluğum yok, çok ilginç bir alan aslında, merak içerisindeyim. Eğer sizin de ilginiz varsa, Chomsky'nin BGST Yayınlarından çıkan pek çok kitabı var. Bilgi Sorunları ve Dil kitabı bunlardan biri. Orda, bu konuyla ilgili şöyle diyor Chomsky:
"Evrensel dilbilgisi kalıtım yoluyla aktarılan, doğuştan gelen genetik bir yetenektir; insan dilinin değişmeyen ve öğrenilmeden bilinen özelliklerini içerir. Dolayısıyla dil, deneyim yoluyla öğrenilen bir şey değil de deneyimi düzenlemenin bir yoludur."
İşte bu noktada bir süredir kafamı kurcalayan soru geliyor. İyelik ekleri olmadan yaşamak mümkün mü? Dilin parametrelerini değiştirdiğimizde özgürlük de beraberinde gelir mi? E ne de olsa Janis Joplin'in çok sevdiğim şu şarkısında dediği gibi, freedom's just another word for nothing left to lose!" (özgürlük kaybedecek hiçbir şeyinin olmamasıdır). Yani diyeceğim o ki, -ın, -in, -un, -ün'leri hayatımızdan kaldırmak mümkün mü? Çünkü bunlar olmazsa, sahiplik de olmaz, tümevarım yöntemiyle, özgürlüğe varırız belki :)

İşte YavruSu'nun bu aralar meşgul olduğu şeylerden biri de bu, dolayısıyla benim de ilgi alanımda. "Bu babanın, bu annenin, bu benim, vs." diye ayrıştırma işlemine başladı. Böyle bir şey söylediğinde, bu annenin değil diyorum, dünyanın, sırayla kullanıyoruz, şimdi sıra bende, yarın kimbilir kimde. Yiyecek, içecek gibi şeylerse söz konusu olan, hepimizin diyorum, paylaşıyoruz. Ursula K. LeGuin'in Mülksüzler kitabında okuduğum bir sahne geliyor gözüme. "Yemek için teşekkür etmene gerek yok" diyordu, "bu yemeği hep birlikte paylaşacağız". Çok etkilenmiştim o zaman.

Türkiye'de fazla yok ama Amerika'da acayip bir bireyselleşme ve aşırı bir kibarlık var ki bazen insanın deli olmaması işten bile olmuyor. Örneğin, insanların bireysel alanına girmeniz kesinlikle hoş karşılanmıyor, olur da karşınızdaki sizi anlamazsa, Türkiye'de yaptığınız gibi refleks olarak kulağına doğru eğilirseniz, aynı anda karşınızdaki insanın refleks olarak geri sıçradığını görebilirsiniz. Marketlerde uzaklarından geçerken bile "excuse me" demeniz icabediyor. Sanırım Türkiye'de zaten mümkün olamayacak bir uygulama; çünkü bu alan, birey merkezli, 1 m yarıçaplı çemberden oluşuyor ki burda bu kadar alanın (pi m^2), kişi başına düşmesi pek imkanlı değil gibi.

Şaka bir yana, mal mülkün olmadığı toplumlarda iyelik eki ve benzeri de yoktur herhalde. Yaşam tarzımız kullandığımız dili, kullandığımız dil de yaşam tarzımızı belirliyor. YavruSu'nun ilk doğum gününde arkadaşlarımızdan bir şey almamalarını rica etmiştik ve bu konuda gerçekten çok samimiydik, onlar aldılar gerçi. Oysa bize göre, bizimle, insanlarla, doğayla geçirdiği vakit, müzik ve kitaplar yeterdi. Oyuncak olarak da evdeki 3-5 oyuncak, kreşte ortak kullandıkları oyuncaklar, kütüphaneden haftada bir ödünç aldığımız oyuncaklar ve kitaplar yeter de artardı bile. Zaten oyuncaktan çok bizimle oynadığı oyunlarla, bizimle kurduğu etkileşimlerle daha çok ilgiliydi. Daha sonra ya da Türkiye'ye dönünce nasıl olacak bilemiyorum ama hala öyle. Neyse, bu konular derin konular, aslında daha ayrıntılı yazmak gerekir, şimdi yavru öğlen uykusundan uyandı, beni bekler; öpülmek ve koklanmak ister :))) 

February 19, 2010

Yarın da mı geliceeez?


Sevgili günlük,
Seni bu aralar biraz fazla boşladım, lütfen kusuruma bakma. Sağolsun lise yıllarında 7-24 arkadaşım olan M. söyledi de kendime geldim. Ne yıllardı :))) Sen daha yoktun o zaman, biz M. ile bütün gün birlikte olduğumuz yetmezmiş gibi, gece evimize döndüğümüzde de saatlerce telefonla konuşurduk. Babam bu işe çok şaşırdı, "merak ediyorum, ne buluyorsunuz o kadar konuşacak" diye (bu anne-babaların çocuklarına şaşırma olayı her daim devam ediyor yani).

M.nin annesi, sevgi ve neşe kaynağı bir insandı, aynı zamanda da muhteşem yemek yapardı. Aslında yemek denen şeyin gerçekte ne olduğunu onlarda görmüştüm:) Bizim zamanımızın ilkokul yıllarında herkesin anne-babası (ideal olarak babası yani ;) sırayla yemek getirirdi ya, bizim annemiz hep pastaneden alırdı. "Hazır yapılmışı var" kuşağının baş temsilcilerinden biri oldu sonradan kendisi. Tabii ben M.nin annesinin lezzetli yemekleriyle tanışınca, dünyanın sunduğu bu hazza dayanamayıp hamilelikte bile yanına yaklaşamadığım kilo rekorumu kırmıştım: 70! Ben böyle rekora koşarken M. her zaman incecikti; ben koca popomu örtmek için hep uzun t-shirtler giyerken, M. hep iki dirhem bir çekirdek şeklinde dolaşırdı. Ve biz hep konuşurduk, 7/24 konuşurduk. Velhasıl kelam, birbirimizi güzelce tamamlayarak, mutlu mesut yıllar geçirdik. Sizi seviyorum M. ve ailesi :)))

Aslında bu kilo konusuyla (M.nin annesinin hiçbir ilgisi yok tabii ki), bu hafta bu blogu neden boşladığım konusu pek örtüşüyor. Bir neden daha var kiiiiii --onu da sonra anlatırım deyip olaya heyecan verdikten sonra bugünki konuma geri döneyim.

Şöyle ki, lise son sınıfta her öğrenci gibi ben de üniversite sınavlarına hazırlandım. Bu sistemin sonucunda yaşadığım işkenceler, girdiğim bölüm, evdeki "ye kızım kafan çalışsın ya da aklın yemekte kalmasın da çalış" teşvikleriyle 1 sene içerisinde her yerimi çatlatacak kadar kilo almam değil asıl sorun. Daha diplerde yatan başka bir sorun vardı bu sistemin getirdiği, başka bir psikoloji vardı benim huharcasına yemeğe sığınmamın altında: başarılı olma kaygısı!!!

Lisede 90 aldığında ağlayan, "gıcık mısın?!" dedirten tiplerdendim ben. Hoş, üniversitede aldığım 4'ü bile takmadım o ayrı. Gerçi sınavın ortalamasının 100 üzerinden 12 olduğu düşünülünce o kadar da kötü bir not değildi, yani bir bakış açısına göre ortalamanın sadece 8 puan altındaydım ;) Üniversitede başka hayallerim vardı, seçtiğim bölümün bana göre olmadığını daha ilk yılımda anlamıştım, o yüzden derslere pek uğramadım. Üniversiteye girmeden önce matematiği çok severdim, hatta yaz tatilinde bile sırf zevk aldığım için geometri soruları çözerdim. İlkokuldan beri hep "matematikçi olacak bu kız" diye hocalarım tarafından poh pohlandım. Tüm bu yönlendirmeler sonucunda da ilk tercihimi matematikten yana yaptım. Ama BÜ matematik bölümüne girdiğimde, tanışma toplantısında profesörlerin söylediği ilk şey, bu zamana kadar gördüğümüz şeyin matematik olmadığı oldu(!) O zamana kadar, yani 12 yıl boyunca, sadece uygulama yapmışız, ama esas olay teoriymiş --axiommuş, teoremmiş, ispatmış! Nasıl yani??? "Eee ben matematik diye geldiydim, geri de gidemem, hayır yapamam, 1 sene daha öyle bir tempoda çalışamam, hatta artık hiç çalışamam, bu bir kabus olmalı" deyip hayatımın ikinci aşkı müziğe yöneldim. Ama gel gör ki bu 'başarılı olma kaygısı' komadı beni, döndüm bitirdim bölümümü. Üzerine de bir master yapıp doktoraya başladım Indiana Üniversitesi bilgi bilimi bölümünde.

İşte bu hafta da bahsettiğim başarı kaygısının esiri oldum yine. Bir paper artı bir sınavım vardı, deli gibi çalıştım. BÜ'deki profesörlerim görseydi, ağlarlardı herhalde :) Keşke ders konusundaki hırs, başka şeylerde de olsaydı. Hayır, mesela para konusunda birazcık hırslı yetiştirselermiş beni, somut bir getirisi olurmuş bari ;) Şimdi ne başımız göğe eriyor, ne de içimiz rahat iki satır yazı yazabiliyoruz blogumuza. Bu yüzden YavruSu için unschooling olayını ciddi ciddi düşünüyorum. Okullu falan olmasın, sınıfları doldurmasın yani.

Çok sevdiğim başka bir arkadaşım İ. anlatmıştı; öğretmenlik yaptığımız okulda bir öğrenci, okula başladığı ilk gün, öğretmeni "İşte bugün bunları bunları öğrendik, yarın da şunları şunları yapacağız" diye anlatırken, çocuk gayri ihtiyari: "Yarın da mı geliceeez?" demiş :) Muhtemelen çocuğun yarınları için yapmayı planladığı çok daha güzel şeyler vardı ama kimbilir neler oldu okulda???

Örneğin benim hayalim dansöz olmaktı. Evet DANSÖZ :) Çocukluğum Edirne'de geçtiği için dans adına gördüğüm tek şey Roman dansı oldu. Bale veya modern dans gösterileri yerine, gittiğimiz düğünler ve yemeklerdeki sahne sanatlarını izledim ben; baş rolde de dansözler vardı hep. Çok severdim ben de göbek atmayı, hala da severim, çok mutlu olurum dans ederken :)))

Bir başka örnek de kardeşim. Kendisi, Bornova Anadolu Lisesinden mezun olup Boğaziçi Üniversitesi elektrik elektronik mühendisliği bölümüne girmiş, çok iyi bir ortalamayla mezun olduktan sonra da Amerikanın mühendislik alanında en iyi üniversitelerinden birinde bilgisayar-elektronik mühendisliğinde doktora yapmaya ve aynı zamanda da bilgi bilimi bölümünde çalışmaya başlamıştır. Ne sükseli değil mi ama! Her zaman da çok 'başarılı' bir öğrenci oldu. Ama ne zaman mutlu olduğunu sorarsanız, elektro gitarı sırtında, grubuyla konser vermeye giderken ya da hafta sonu sabah 5'lere kadar tango yaptığında, gözlerinden yayılan ışığı ve enerjiyi görseniz anlardınız derim. Gerçi, başka bir örnek eşim de, matematik yapmaktan mutlu oluyor --böyle cins insanlar da var yani ;) Şaka bir yana, demek istediğim başka. Demek istediğim şu:

(Yine Ken Robinson, yine şu video) Neden dünyanın her yerinde eğitimde aynı hiyerarşi var: en başta matematik (onun da teorisi yok malesef, sadece yüzeysel uygulaması), sonra diller. Oysa dans da çok önemli, bir öğretmen de dans ederek öğretse, farklı vücut kullanımlarını gösterse, çocukları güzel gösterilere götürse, sınıfta izletip yalnızca sözlü değil, vücutsal tartışmalar da yapsa... İlla bunun için dans akademisine veya konservatuvara gitmesine gerek yok, çok ilgilenirse devam eder; ama matematik veya dil ne kadar önemliyse, dans da, müzik de, ve tüm sanatlar da o kadar önemli. Picaso, "her çocuk sanatçıdır" demiş. Ancak sorun, çocukların büyüdükten sonra da sanatçı kalabilmesinde.

Dolayısıyla çocuklarımızın "yarın da gidecekleri" yerler konusunda çok daha iyi düşünmemiz gerekiyor.

January 16, 2010

Sevgili Günlük

Bugün güzel bir gün geçirdik --hep telaş, hep ateş olacak değil ya!
Sabah müzik dersine gittik. Çok merak ediyordum bu kadar küçük çocuklarla nasıl ders yapıldığını. Aslında çocukları küçük yaşlardan itibaren kursa gönderme fikrine çok karşı olmama rağmen, broşürün farklılığı ve web sitesindeki video beni cezbetti. Bir de kreşimiz non-profit organizasyon olduğu için tüm ailelerin 12 saat gönüllü çalışmasını öngörüyordu; ben de çocuklara gitar çalarım demiştim --nasıl olsa daha önceden çeşitli kurslarda eğitmenlik yapmıştım. Yalnız en son 5 yaşındaki bir çocuğa "happy birthday" şarkısını öğretmeye çalışırken, veledin beni "birthday" (-th sesi, dilin dişlerin arasına girmesiyle çıkarılıyor, ben söylediğimde (börd-dey) kuş günü oluyormuş :) diye düzeltmesinden sonra açıkçası nasıl yapacağım konusunda kaygılarım vardı, biraz da o yüzden gitmek istedim bu derse.

Öyle bildiğimiz dersler gibi değildi, zaten adı da ders değildi. Müzik sınıfı diyorlar, sınıfın adı da "Our Time" (bizim zamanımız). Kindermusik diye bir kurummuş ve 0-7 yaş arasına yönelik müzik sınıfları organize ediyorlarmış dünyanın çeşitli yerlerinde. Benim YavruSu'dan pek umudum yoktu açıkçası; yani müziği seviyor ve ilgi gösteriyor --bazen kendi kendine di-ba di-ba ba-ba diye şarkı söylüyor, uyurken na-na diye kendi ninnisini söylüyor kuzum; bazen ritm tutuyor kafasıyla/vücuduyla, Skype'dan dedesinin mini konserlerini alkışlıyor her hafta, şarkı söylemedikleri zaman pek ilgi göstermiyor zaten bilgisayara; en son bugün de "hoo wöö" (whole world) diye eşlik etti yolda giderken şarkıya-- ama bir dakika bile oturmuyor ki 'aktif baayan'. Neyse ki çok iyi organize etmişlerdi zamanı; nerdeyse hiç durmadık. Bütün anneler, babalar, çocuklar hep beraber dans ettik, yürüdük, koştuk, zıpladık, kollarımızı kaldırdık, top oynadık, paraşüt oynadık; oturduğumuz zamanlarda da zaten yorulmuştuk kısa kısa ara gibi oldu ve tüm zamanlarda ya ritm vardı, ya müzik, ya bizim tekrar ettiğimiz paternler, ya da çaldığımız shakerlar, çubuklar vs. Yani kısacası çok eğlendik :))) Ders bittiği halde sınıftan bir türlü çıkmak istemedik ama öğretmenimiz sağolsun tüm müzik aletlerini ortalığa bıraktı çocuklar incelesin diye. Kindermusik eğitimcisi olmak isteyenlere de destek sunuyorlarmış. Kim bilir, belki bir çılgınlık yapıp ben de başvururum tr'ye dönmeden. Ama önce şu doktora bir bitsin de...

Ne diyordum, bugünün güzelliğinden bahsediyordum. Gerçi bebiş olduktan sonra her gün ayrı güzel --tabii bir o kadar da yorucu! Müzik sınıfından sonra eve geldik, çok yorulmuştuk, dedim ki artık en az 1,5 saat uyur, o uyur da ben de dinlenirim ama nerde??? 45 dakikada uyandı keçi Su; oysa ben daha hiç uykumu alamamıştım ve fakat haftasonu olduğu için, aç bir kocayla aç bir yavru "mama mama" diye söylenmeye başladıkları için, sürünerek kalktım yataktan ve Cumartesi ritüeli gereği ailecek yemeğe gittik; bu hafta Fridays'e. Fridays favori mekanlarımdan --burdaki tabii; ucuz ve sıradan [sanırım Rumeli Hisarüstünde okurken yıllarca önünden geçip söylentiler ve içerde oturan tipolojiler yüzünden içeri girememiş olmanın getirdiği eziklikten kaynaklanan bir yüceltme söz konusu bu favoriler listesinin oluşumunda]. Herneyse, sonra da işbölümü yaptık, T. yiyecek alışverişine gitti, ben de bebişle mall'da takıldım, hem birkaç şey vardı bakmak istediğim hem de rahatça yürüsün dedim.

Dedim ammaaaa ne mümkün!!! Önceden de dinlemiyordu ve kafasının dikine gidiyordu ama artık kucaklayıp yönünü çevirmek imkansız bir hale geldi; bir anda kendini yere atıp bağırmaya başlıyor küçük keçi, bıraktığımda da haydutluk yapıyor, tüm dükkanı aşağı indiriyor, bana da binbir özürle yerlerdeki kilotları, sütyenleri, t-shirtleri toplamak düşüyor. Başka hiç mi bir çocuk bizimki gibi yapsın! Olamaz böyle bir şey! Bana inat mı toplandılar bunlar bugün buraya! Tüm bu kuzuları gördükçe arabalarının içinde "Allahım neydi günahım" adlı şarkıyı söylemeye başlıyorum. Nerede nerede nerede, ben nerde yanlış yaptım? Neyse ki, şu pek metini ettiğim yazarın "No Cry Discipline Solution" kitabını okumaya başlamıştım gece ve bunların normal olduğunu, hatta daha beterlerinin kapıda olduğunu biliyordum. Mümkün olduğunca sakin olmaya çalıştıysam da 15 dakika geç kalan T.'ye birtakım ateş topları atmadım değil. Neyse ki anlayış uzmanı sevgili tatlişkom, bebişi parka götürdü eve dönünce ve ben de gündüz yarım kalan uykuma devam edip süper enerji topladım bu vesileyle :)))

Ve park sonrası günün başka bir güzel olayı vuku buldu. YavruSu kaka dedi ve sonra kakasını yaptı :))) Böyle bir şeye de insan ancak anne olunca sevinir herhalde, çok komik. Bir süredir kakasını yaptıktan sonra kreşte söylüyormuş, öğretmenin bacaklarına yapışıp "all done!" diyormuş; bizim yanımızda rahat rahat yaptığı için gerek olmuyordu, çünkü hemen değiştiriyorduk ama ortamda başkaları varsa içeri gidip ya da uzaklaşıp arkasını dönerek yapıyordu. Tuvalet eğitimi için daha erken (yarın 13 aylık olacak) diyerek gündemimize almamıştık. Sadece kakasını yaparken "bak şu anda kaka yapıyorsun" deyip hemen altını değiştiriyorduk. Bizimki günde en az 3 kere yaptığı için artık idrak etti olayı herhalde :) Babam "hemen, şimdi", "biraz sonra, az sonra" gibi kavramları öğretmeye başlayabilirsiniz diyor, bir de kitaplar iyi oluyormuş ama kesinlikle zorlamamamız, hatta çişli-kakalı lazımlığı başına geçirecek olsa bile olayı gülümseyerek (!) karşılamamız gerekiyormuş. Nurturia'da da gündem yaptım bu konuyu, hadi bakalım! Millet nelerle uğraşıyor, biz nelerle ama bu da günlük hayatın bir parçası be günlük, ne yapalım!

Son olarak da diyaloglar. Artık herşeyi söylüyor, konuşmaya çok meraklı, hatta şimdiden bol bol gevezelik yapıyor ve çokça başımızı şişiriyor (şişen baş onun dilinden olsun, o ayrı). Geçen gün T.'ye "bu iyice papağan oldu" derken hemen "papan" diye arkamdan tekrar etti bizim papağan :) Çok güzel "ohh baaa" (oh be) diyor, bir de "barda" (bardak) ve "önlü" (önlük), ve böyle yarım yamalak 100'e yakın kelimemiz oldu, sayamıyorum artık. Yalnız, bazı harfler yok hala: f, p, r, s, z, nerdesiniz sorarım size...

Başka bir enteresan olay da ortamda olmayan bir şeyin ismini söyleyebilmesiydi. "Du" dedi mesela, verdim lıkır lıkır içti, susamıştı çok. İsimlerde epey yol katetti, fiillere geçti artık, sırada sıfatlar var galiba dedi T geçen gün, bakalım ne gelecek [hemen güncelleme yapayım, edatlar geldi: "orda" ve "burda". Sanırım sıfatlar en son gelecek, hatta burdan bir kehanette bulunayım: isimler, fiiller, edatlar, zamirler, sıfatlar, zarflar; olabilir mi acaba?]. Şimdi fiillere dönecek olursak, çok güzel "bittiii" diyor mesela; herşeyde kullanıyor bu bittiyi. "Meme meme" diye saldırıp göğüslerimi fora ediyor orda burda, doyunca da "bittiii" diye aşağı indiriyor kazağımı. Biten ne acaba, onun memeyle işi mi, yoksa süt mü? Bozuluyorum ama! Ama iyi tarafından bakmaya çalışıyorum: belki de sadece "bittii" demeyi seviyordur kerata. Sonra "otuy" diyor, kendi çıkıp oturamadığı yerlere. Oturtuyoruz, 3 saniye sonra aşağıya iniyor. Maksat hareket olsun.

Vücudumuzu tanıyalım çalışmaları da çok hızlı sonuç verdi: artık göbeği dahil her yerininin ismini söylüyor, ama göbeğini daha büyük bir gururla söylüyor--en önde o gittiği için galiba ;) Bir de artık sevdiği kitaplarının isimlerini söylüyor, "hoo wöo" diyor, şarkısını da söylüyor; "Aatuy" (Arthur) diyor, en çok onu seviyor. Flap book diyorlar, [türkçesi ne acaba?]; hırsla bütün kapakları kaldırıyor gerbili bulmak için. Zaten ben neyi sevmiyorsam, bir kusur bulup eleştiriyorsam o gidip büyük bir coşkuyla ilgileniyor, onuyor :) Flap booklarla bir problemim yok ama bunun illustrasyonları benim şekillenmiş zevkime pek hitap etmiyor yazık ki. Ama onun sevmesi önemli tabii, sanırım bu tarz kitaplardan daha çok almalıyız bu ara. Bir araştırayım bakayım; var mı güzel öneriler?

Yaa günlük, işte böyle. Ne garip şey şu annelik. Eskiden çocuklarını öven, yaptığı en küçük şeyi dahi anlatan annelere bir anlam veremezdim, çok sınırlı gelirdi sohbetleri. Gel gör ki anne olunca, hele de ardı arkası kesilmeyen ilklere sürekli şahit oldukça duramadım ben de, çok güzel bir duyguymuş. Gururlanmak değil de ilkleri yaşamak ve paylaşmak için içi içine sığmamakmış annelerin anlatıları. Ben de yazayım dedim, bir yerlerde bir kaydı olsun istedim, ne de olsa yaşanmayacak bir daha. Önemsiz gelecek belki sonrasında. Ya da utanacak yavrum. Hatırlıyorum da annemiz bizimle ilgili bir şey anlattığında bir ortamda, nasıl sinir olurduk, nasıl kızardık ona. Bazen düşünüyorum, ergenlik çağına geldiğinde o da sinir olacak bana, hayatın kanunu bu biraz da. Ama bilmesini isterim ki, o bana ne kadar kızsın ona olan sevgim hiç değişmeyecek, ne olursa olsun onu "limit n sonsuza giderken ÇOK üzeri n" kadar sevmeye devam edeceğim. Sen ona anlatırsın bunu, olur mu?

January 1, 2010

Dünyayı güzellik kurtaracak --ve sağlık ve barış!

Yüreğim acıyor. Onun minik bedeni ateşler içinde yandıkça o kadar kötü hissediyorum ki, o kadar çok üzülüyorum ki... onun bedeni ateşler içinde yanıyor, benim yüreğim; birlikte yanıyoruz!!! Nerden çıktı bu ateş? Gitsin artık hayatımızdan! İstemiyoruz, hiç istemiyoruz. İki gün oldu hala 39,5'larda. Hiçbir şey yapmak istemiyorum, biraz yazayım belki rahatlarım dedim ama ellerim titriyor, boğazımda kocaman bir düğüm oldu, sanki ateşten, yutamıyorum. Yarınki doktor randevusunu bekliyorum, çıksın artık ortaya ne varsa. Tuttuğum loglara göre 21 Kasım'dan beri hasta. Enerjisi hep yerinde olduğu için pek önemsememiştik. 8 Aralık'ta kulağını çektiğini farkedince doktora götürdük, kulak iltihabı dedi, antibiyotik verdi, 1 hafta kullandık, geçti sandık, geçmedi, 21 Aralık'ta tekrar götürdük, tekrar antibiyotik, bu sefer daha ağırı ve daha uzun süre: 10 gün. Geçmiş gibi geldi başta. Ama geçmedi yine. Bir de sekizinci günün sonunda ateş başladı üstüne üstlük, 39.9'a kadar çıkınca tekrar doktora! Kulak iltihabı yine geçmemiş ama antibiyotikle de geçecek gibi değil. Antibiyotiğe rağmen ateş olması viral olduğunu gösteriyor dedi doktor; zaten çocuklarda gelişen kulak iltihaplarının onda sekizi viralmiş. O kadar antibiyotiği boşuna mı aldı yani o küçücük beden!!! Antibiyotiklerden nefret ediyorum, bakterilerden, virüslerden, tüm mikroplardan. Uzak dursunlar benim bebeğimden ve tüm bebeklerden. O minik bedeni ateşten yanarken ayakları buz gibiydi dün gece; avcumun içine aldım, üşümesin ayakları yavrumun. Bedenine dokunmaya korktum, yanıyordu alev alev. Daha çok ısıtmaktan korktum. Sarılıp yatamadım kuzuma, canım bebeğime, bitanecik yavruma... ama ayaklarını tuttum, hiç bırakmadım ayaklarını; sımsıkı tuttum; burdayım annecim dedim, seni çok seviyorum, öyle çok seviyorum kiiii...  bu sevgi tarifsizmiş gerçekten, anne olunca anladım. Yüreğim 'ana yüreği' olmuş, yanınca anladım.

Babam da, burdaki doktor da viral enfeksiyonlarda ateş üç günde geçer dedi, en fazla 72 saat sürermiş. Geçmiyor ki saatler, geçsin ateş. Ne kadar uzun sürüyormuş üç gün. Koskaca bir yıl geçti, 365+ gün sürdü, geçti; geçmiyor üç gün, anne olunca geçmek bilmiyor! Şimdi düşünüyorum da çocuklarını savaşa gönderen anneler ne yapıyor, nasıl bekliyor, nasıl dayanıyor diye. Olmaz olsun böyle dünya! Olmaz olsun bu savaşlar, bu ateşler, bu silahlar, bu hastalıklar!

Barış olsun, sağlık olsun, güzellik olsun! Dostoyevski'nin dediği gibi "dünyayı güzellik kurtaracak" çünkü, ve sağlık ve barış. Hadi be 2010, yap bi güzellik bize, herkese, tüm dünyaya, evrene --ve bi de Evren'e, en çok da yavrusuna; en azından iyileşinceye kadar, lütfen!

Güncelleme: Doktor kontrolünden şimdi geldik, kulak temiz, ateş normal, yuppi! Teşekkürler 2010, seni seviyoruz :)

December 26, 2009

Her hayat önemlidir!

Dün çok hastalandım! İçtiğim bir bardak suyu bile istemedi midem, çok hırçınlaştı. Hiç bu kadar kötü olmamıştım diye düşünürken süper kahramanım geldi ve ağırlaşan bacaklarıma masaj yapmaya başladı. Bacaklarım sanki yatağı çökertecek gibiydi başlangıçta, Herkül olmalı diye düşündüm. Sonra hikayeler anlatmaya başladı bana 'Herkül'üm, başkalarının hikayelerini; o anlattı ben ağladım; ben ağladım, o anlattı:

Seni öyle çok seviyorum ki demiş adam kadına, burdan bir yere gitmem, çünkü artık çok yorgunum, çok hastayım, ve çok acı çekiyorum. Kadın arkasını dönmüş ve "tabii ki seninle evlenirim" demiş. Adam ertesi sabah erkenden kalkıp aramış kadını, fikrini değiştirmiş olmasından korkarak yine sormuş ve kadın evet demiş yine, 25 kez evet. Ve ondan sonra her yıl o gün o saatte aramış kadını adam.
Eğer mutlu bir evlilik yaptıysanız, işte yaşadıklarınızın, günün geri kalan kısmında yaşadıklarınızın hiçbir önemi yoktur demiş adam. Sizi merdivenlerden aşağıya itmeyecek biri vardır sarılabileceğiniz... Evli olmak renkli televizyona sahip olmak gibidir, hiçbir zaman siyah-beyaza dönmeyi istemezsiniz.
Bu hikayeyi anlattıktan kısa bir süre hızla yayılan bir kansere yakalanmış adam. Demiş ki karısına: hayatta bir nokta vardır, ölümle anlaşmayı kabul etmen gereken bir nokta, ben henüz bu notkaya gelmedim ama senin şunu anladığından emin olmak istediğim bir noktaya geldim: şu zamana kadar sana olan aşkım olabileceği kadar çoktu ve bu sonsuza kadar devam edecek. Sana verdiğim tek zavallı hediye kendimdi ve bunu hep verdim. Ve geri gelip bunu tekrar vermenin bir yolu olursa, bunu yine yapacağım.
Bu hikayeler, StoryCorps adlı bir proje için yapılan söyleşilerden toplanmış, Dave Isay'in oluşturduğu bir sözlü tarih projesi. Dinlemek isterseniz Democracy Now'da Amy Goodman'ın harika bir programı var bu konuyla ilgili, bu linkten ulaşabilirsiniz. StoryCorps, 2,5 yıl önce New York'un tarihi Grand Central Terminalinde başlamış ve sonra ülke çapına yayılmış. Bir kabinin içerisinde 40 dakika boyunca röportaj yapmış isteyen istediği kişiyle. Ve ortaya muazzam hikayeler çıkmış. Her yaşam ne kadar farklı, bir o kadar da aynı; ne kadar zengin ve ne çok acıyla dolu malesef. Dün gece T.nin anlattığı hikayelerden biri de şuydu:
Hayatının en üzücü anı neydi diye sormuş torunu dedesine. Dede de başlamış anlatmaya; arkadaşlarıyla birlikte Washington'a, başkenti ziyarete gitmişler. Araba kullandığı için içki içmemiş. Arkadaşlarını bara bırakıp tüm gün boyunca şehirdeki anıtları, heykelleri gezmiş. Akşam yorulduğunda sinemaya gitmeye karar vermiş. Sinemada bilet satıcısının ardında oturduğu cam bölmeden yansıyan tarihi şehir binasının kubbesini görmüş ve kendi kendine demiş ki "ne güzel bir final, bütün bu demokrasiyi içerek günü bitiriyorum". Sonra biletini istemiş, kadın bileti uzatmış; ancak adamın parayı uzatmasıyla kadının bileti geri çekmesi bir olmuş. Uzanan elin siyah olduğunu görünce ona bilet satmayı reddetmiş. Adam geceyi caddelerde yürüyerek bitirmiş, ama bu kez sadece ağlayarak.
Ben de geceyi ağlayarak bitirdim, küçük şeyleri ne kadar gereksiz yere dert ediyormuşuz diye hayıflandım.  Böyle binlerce hikaye toplamışlar. Ama Isay, daha yolun çok başında olduklarını ve herkese ulaşmak istediklerini söylüyor. Son bir hikaye daha yazmak istiyorum, beni etkileyen, 3 kızkardeşin hikayesi:
Kızlar okulda pek başarılı değillermiş. Bir gün babası bunları 18 mil uzakta çiftlikevi yapılacak bir araziye götürmüş ve akşama kadar bir köşedeki tüm taşları büyük bir yığın haline getirmelerini isteyip gitmiş. Akşam geldiğinde kızlar kirli, terli, ağrılı, ağlayarak "bu kadar ağır koşullarda çalışmamız haksızlık" diye dert yanmışlar. Babası da onlara, "peki sizce ben hergün bu koşullarda çalışmayı seviyor muyum" diye sormuş. Kızlar almışlar mesajı tabii :) Şimdi üçü de iyi işlerde çalışıyormuş.
Dave Isay herkesin hikayesinin ortak bir temelde birleştiğini söylüyor. Ver her hayat önemlidir diyor. Yanımızdaki insana yabancılaşmamak, onların da bizimle benzer şeyler yaşadıklarını, paylaştığımız şeylerin ne kadar birbirine benzediğini tekrar hatırlamak için dinledim dün bütün gece bu hikayeleri. Ve ağırlaşan bacaklarım daha da ağırlaştı önce.  Sonra bir rahatlama geldi. Güzel şey paylaşmak dedim; bir ömrü, bir anıyı, hatta tek bir dakikayı bile.