December 28, 2010

Yenilikçi/Yaratıcı Yönetici

Kampüsteki insanlar sanki kitlesel olarak üretilmiş gibi bir örnek giyiniyorlar: UGG botlar & North Face montlar & North Face sırt çantaları. Montları, kotlarını veya taytlarını kapattığı için göremediğimden bir şey söyleyemeyeceğim ancak gözlemlediğim kadarıyla bu tür, pantolon olarak da ya kot ya da siyat tayt giyiyor. Komünizm için eskiden bir örnek giyiliyor diye anti propaganda yapan kapitalist bir ülkenin evlatlarını bu halde görmek bana cidden çok komik geliyor. Yazın, baharda, spor yaparken, gece dışarı çıkarken ve bilimum zamanlar için giydikleri kreasyonlar, kostümler hep aynı model. Bu aynılaşma sadece kıyafet için olsa iyi. Ancak ideolojik olarak da bir aynılaşma olduğundan söz etmek mümkün. Farklı görüşlere, kültürlere, ideolojilere açık olmayan, en iyi ihtimalle onları görmezden gelen, benzer yerlere gidip benzer yaşamlar süren insanlar vardır ya, işte bunların, o insanlar olmalarından şüpheleniyorum. Çocuklarına da aynı markalardan alışveriş yapıp aynı okullara gönderen, aynı ekolleri sürdüren insanlar...

Profesör Jeff Dyer, 3000 yenilikçi/yaratıcı yönetici üzerinde 6 yıllık bir araştırma yapmış. Bunlardan 500'ü ile birebir görüşmüş, diğerleriyle anket yapmış. Ve bu çalışma sonucunda bu insanları farklı kılan 5 ortak özellik bulmuş. İlki ilişkilendirme; birbiriyle ilgisiz gözüken sorular, problemler ve fikirler arasında bağlantı kurabiliyormuş yaratıcı yöneticiler. İkincisi soru sorma yeteneği (neden yönetici olamadığımı anladım; hala soru sorarken 50 kere düşünür, kalp atışlarımı anfiye bağlanmış gibi hissederim. Sen çok yaşa eğitim sistemimiz!). Neyse, bu insanlar, yani yenilikçi/yaratıcı yöneticiler (bu arada isme dikkat çekerim, pek artist, hem yenlikçi/yaratıcı, hem yönetici :P), bak yine dağıttım, tamam tamam yazıyorum; işte bu insanlar, "neden", "neden olmasın", "ya şöyle olsaydı" gibi sorular soruyorlarmış. Ben de şimdi soruyorum:  Neden yönetici olmadım? Neden olayım ki! İşte siz de böyle yaparsanız, sayın okuyucu, faka basarsınız :) Çünkü, ikincisi soru olacaktı, öyle benim yaptığım gibi tepkisel artistik ünlem işaretleri koyunca olmuyor. Her şeye tepki, her şeye tepki, olmaz ki! Kim sizi ne yapsın sonra, di mi :P

Herneyse, kısaca diğer özelliklerden de bahsedeyim ve konuma geleyim; zira korkarım yine uzatacağım. Ama burası bir blog olduğu için, makale yazar gibi araştırma sonuçları aktarmama gerek yok değil mi, isteyen, merak eden, açar, doğru düzgün kaynağından okur :)

Evet, kalanlarla devam edelim, can dostlar :) Şimdi, çok merak ettiğiniz üçüncü özelliğe geldik: detayları gözlemleme yeteneği; özellikle de insanların davranışlarındaki detayları --facebooktaki fotoğraflarını değil yani :P (en azından bu konuda adım atmışım :) Diğer özellik deney yapabilme; bu şahs-ı muhteremler, yeni deneyimlere açık, farklı dünyaları deneyimleyen insanlarmış. Ve son olarak da çok iyi ağlar kuruyorlarmış, balık ağı değil tabii deyip en köftesinden bir espri de sıkıştırayım araya, blog benim değil mi kardeşim, beğenmiyorsanız gidin araştırmayı okuyun :P Zaten bu maddeden de battım, facebooktan çıkmayacaktım, ah ah! :) Bu insanlar, kendileriyle çok az ortaklığı olmasına rağmen, zeki insanları bulup onları ağlarına alıyorlarmış. Gitti ağım, gitti, ben şimdi ne yapacağım :)

Neyse, yine konumuza dönecek olursak, araştırmacılar diyor ki, tüm bu özellikleri tek kelimeyle özetlemek isterseniz, bunun adı 'inquisitiveness'miş; küçük çocuklarda görülen türünden: meraklı, çok soru soran, başkaları hakkında bilgi edinmeyi seven, yerli yersiz sorular soran (seslisozluk diyor bunları :P).

Ve bu yetenek görüştükleri kişilerin %15'inde varmış. Söyleşi yapan kişi de buna şaşırmış, çünkü görüştükleri insanların hepsinin yönetici olması dolayısıyla zeki insanlar olduklarını ve hepsinin böyle bir yeteneği olmasını bekliyormuş (demiştim size zekanın bir önemi yok diye :P). Araştırmacılar da diyor ki, 4 yaşındaki çocuklara bakarsanız, sürekli soru sorduklarını, etraflarındaki şeylerin işleyişini merak ettiklerini görürsünüz (çocuğunuz 2,5 yaşında aynı şeyi yapıyorsa kesin dahidir, bir doktora danışınız, bizim burada konumuz değil malesef :P). Ancak diyorlar ki, bu meraklı, yerli yersiz sorular soran çocuklar, 6,5 yaşına geldiklerinde soru sormayı durdururlar çünkü hızlıca öğrenirler ki öğretmenler provakatif sorulardan çok, doğru cevaplara değer verirler. Sadece bizim ülkemizde böyle değilmiş (hemen bununla ilgili tespitlerimi yazabileceğim bir yazı başlığı açtım, burada daha fazla uzatırsam kafama gelecekleri görebiliyorum; pek de bir şey yokmuş, sanırım kimse kalmadı artık :P).

Neyse, ben yine de devam edeyim, içimde kalmasın, sonra dilim şişer falan. Değinmek istediğim aslında araştırmada geçen başka bir özellik idi. Bana bir Montessori öğretmeni vasıtasıyla ulaşan bu söyleşide geçen bir başka özellik de bu yenilikçi/yaratıcı yöneticilerin Montessori okuluna gitmeleri imiş. Bu yazıyı okuduğum sıralarda YavruSu'yu Montessori kreşine göndermek için kendi kendime bahaneler bulmaya çalışıyordum çünkü şu andaki kreşinden bir öğretmenleri yüzünden pek de memnun değildim ve alternatif olarak çok da fazla bir seçeneğimiz yoktu. Hemen T.ye bahsettim, dedim ki bak yeniklikçi/yaratıcı insanlar hep Montessori okullarından çıkıyormuş, o da okudu, dedi ki, bu insanlar yönetici* dolayısıyla bizim örnek almayı pek tercih etmediğimiz bir tipoloji!

*İşte aramızdaki fark bu :) Ben sıfatını görüyorum, o aslını. Neyse, tencere kapak ilişkisi dolayısıyla yıllardır geçinip gidiyoruz işte :P

Burada, yani Amerika'da, Montessori okullarına gidenler, zaten belli bir düzeyde geliri ve çevresi olan insanların çocukları. Ve bu insanların, üniversite dahil, eğitim paraları da hazır, networkleri de. İstatistik sonuçlarıyla benzerlikler bulmak bizi nereye götürür bilmiyorum. Şimdi bu araştırmayı okuyanlar düşünürler mi acaba, biz de çocuğumuzu Montessori okuluna gönderirsek, iyi bir işe girer ve yönetici olur, başarılı olur diye. Aman diyeyim, çok büyük yanılsama olur bu! Başarı, mutluluk gibi kavramları tümden reddetmek gerekiyor. Onların gizli olduğu şeyler yok. Bunlar sadece aldatmaca. İnsanları başarılı olmak için korkunç bir rekabet içine sokup bunu yaparken de küçük şeylerden mutlu olunuz diyerek avunmalarını sağlamaya çalışarak, gerçekleri görmelerine engel olan sistemin oyunları bunlar. Dikkat ediniz, oyuna gelmeyiniz.

Bu arada Montessori eğitimi ile ilgili özel olarak bir sorunum olmadığını söylemeliyim, ve Türkiye'dekilerin, en azından Banu'nun anlattığı Montessori okulunun farklı olduğunu biliyorum. Benim karşı olduğum, sistematik hale getirilmiş her tür ekol, düşünce, sınıf, ideoloji, parti, vs. Çünkü, özgür ve değişime açık olmalı insan diye düşünüyorum. Fikirler değişebilir ve hatta değişmelidir de. Çünkü şartlar değişir, insanlar değişir, buna ayak uydurmayan, insanlarla etkileşim sonucu değişmeyen sabit bir ideoloji, sabit bir ekol, ne yenilkçi olur ne de yaratıcı. Olsa olsa bir örnek giyinen, daha da kötüsü bir örnek düşünen; işe girip -ister yönetici, ister en düşük maaşlı çalışan olsun- aynı sistemi devam ettiren kitleler topluluğu oluşmasına neden olur. İşte bu yüzden bu tarz bir kreşe veya okula göndermek istemiyorum yavruyu. Mümkünse hiçbir aktivitesi olmayan, çocukların bahçeye çıkıp özgürce oynayabildikleri, insani ilişkilere özen gösteren, yaşama, her tür yaşama saygı duyan bir yer olsun yeter diyerek bana paslanan kreş anketinin bir sorusunu cevaplamış oluyorum :)

Hahaha, niye bu kadar yazdım sanıyorsunuz? Bir daha bana kimse  anket/mim/sobe/vs. gibi şeyler göndermesin diye :P Şaka bir yana, pek beceremiyorum bu tarz şeyleri ama azmettim cevaplayacağım. Merak etmeyin şimdi değil, bir sonraki yazıda :)

December 22, 2010

Çocuğunuzu "kitapsevmez" yapmak için yeni bir kural ve vejetaryen olma yolunda atılan yeni bir adım

Çocuğunuzu tam bir kitapsevmez yapmanın 15 altın kuralını yazmıştı Banu Bir Dolap Kitap'ta. Sonra tekrar gündem oldu, paylaşıldı, yine ne kadar güzel yazmış, üzerine söyleyecek söz yok derken Bilge'nin mesajı geldi. Bilge, Amerika'da yaşayan bir anneymiş ve her Türkiye ziyaretlerinde, her Türkiyeli ebeveyn gibi çocuğu için kitap alıyormuş çok da inceleme fırsatı bulamadan. Aldığı bir kitapta hiç de hoş olmayan görüntülerle karşılaşınca isyan etmiş. Ben Bilge'nin bahsettiği kitabı okumadım ancak benzer bir şey bizim de başımıza gelmişti, dolayısyla derdini anlayabildiğimi düşünüyorum ve bu vesileyle Banu'nun yazısına bir kural daha ekliyorum:
  • Çocuğunuza içinde korkunç resimler (örneğin: elinde bicakli adam ve yerde karni yarilmis kanlar icinde yatan bir tavuk resmi) olan kitaplar seçin ki bir daha kitap okumak istemesin. 
Evet Bilge, alel acele yırtmış bu resimlerin olduğu iki sayfayı. Bu tarz şeylerin çocuk kitaplarında resmedilmesini anlamak gerçekten çok güç. Sadece resmetmek de değil, örneğin, Ömer Seyfettin'in Kaşağı öyküsünü okuduğumda yaşadığım üzüntüyü hala unutamam. Uzun süre ağlamış ve bir süre kitap okuyamamıştım. Bir de Kuduz filmi vardı, bizi ilkokuldayken topluca götürmüşlerdi, ne akla hizmetse (!) Bir daha köpeklerin yanına yaklaşamamıştım, şimdi YavruSu sayesinde korkumu yenmeye çalışıyorum; o, kocaman köpeklerin bile üzerine atlayıp sarılıyor. Ben de korkumu çaktırmamaya çalışıyorum ve epey ilerlediğimi söyleyebilirim :-) Hala elleyemesem de, en azından aynı odada bulunabiliyorum, üzerime atladıklarında çığlık çığlığa bağırmıyorum...

Bu noktada, Bilge'nin sözleri şu anda düşündüklerimi çok güzel bir şekilde özetlediği için aynen alıntı yapıyorum:
"...bugun bile boyle yayinlarin oldugunu gormek gercekten urkutucu. Sanki dunyada, ozellikle Turkiye'de daha cok siddete ihtiyacimiz varmis gibi, kucuk zihinlere adeta "fikirler" veriliyor, bazi seyler normallestiriliyor. Cocuklar steril bir ortamda yetissin, hayatin aci yonlerini hic gormesin demiyorum. Cocuklar olumu de bilmeli ki gun gelip bir sevdigi oldugunde hayati kararmasin, ya da yedigi tavugun/etin bir canlidan geldigini bir gun anlamali ki haddinden fazla bir etobur olup, ciftliklerde iskence goren ya da nesli tukenmek uzere olan hayvanlara karsi duyarsiz kalmasin. Ama herseyin bir uslubu ve anlatma zamani olmasi lazim." 
Notlar: 1) Kitabın bilgilerini Bilge göndermiş, ancak burada yayınlamak istemedim çünkü bu tarzda çok fazla kitap var; tek bir tanesini hedef gösteriyor gibi olmasın ama yine de isteyenlerle paylaşabilirim. Mail adresim sol tarafta kayıtlı.

2) Bu vesileyle bir kez daha nasıl kitap aldığımızı yazayım. İlk sene Türkiye'deyken Internetten sipariş verip büyük bir hayalkırıklığına uğrayınca ikinci sene bu işi daha ciddiye aldık ve neyse ki Bir Dolap Kitap açıldı. Orada tanıtım/eleştiri/tek tek kitaplara dair çocuğunuzla okuma önerileri ve daha pek çok bilgi içeren yazıları okuyup ilgimizi çekenlere Reader'da Star koyduk bütün sene. Bir başka kriter de takip ettiğimiz bloglardaki kitap tanıtımları oldu. Ve bu sene hepsi sağolsunlar çok güzel kitaplarla döndük. Şimdi de Bir Dolap Kitap'tan, bloglardan veya başka şekillerde duyduğumuz kitapların önce İngilizcelerinin kütüphanede olup olmadıklarına bakıyoruz, varsa kütüphane listemize, yoksa Türkiye'den alınacaklar listemize ekliyoruz. Sonra kütüphaneden alıp heyecanla okuyoruz. Diğerleri için de yazın gelmesini 12 gözle bekliyoruz :)

* * *
Vejetaryenlik meselesine gelince, gerçi Pratik Anne yazdıktan sonra gördük ki artık pek bir şey yemek mümkün değil ama kısaca Bilge'nin bahsettiği şu etoburluk konusuna değinmek istiyorum. "Haddinden fazla etoburluk"!

Neden köpekleri kedileri yemiyoruz da inekleri yiyoruz diye sordu geçen gün T.? Bir sebebi, muhtemelen et olmaması, diğer sebebi de kediler ve köpeklerin duyguları olan hayvanlar olması mı? Amerika'da çocuk gibi seviyor bazı insanlar, bebek arabasıyla dolaştırıyorlar köpeklerini. Dışarıda serbest dolaşan kedi veya köpek görmek mümkün değil, hepsi bir şekilde bakılıyor. Köpekler ve kediler insan dostu olabilir, duyguları olabilir ama yalnızca onlar mı böyle??? Hayır, aslında inekler de gayet sosyal hayvanlarmış, bir problem çözdükleri zaman sevinçten havalara sıçrıyorlarmış. Domuzlar da 3 yaşında bir çocuğun zekasına sahiplermiş.

Eskiden hayvanlar, ya iyice yaşlanıp artık iş göremez duruma geldiklerinde, onları saygıyla anarak ya da çok soğuk yerlerde hiçbir gıda yetişmediği durumlarda yeniliyormuş. Ama artık yememize gerek yok. Hayvanlardan alınan gıdaları başka besinlerden de alabiliyoruz. Peki nedir bu etoburluğun sebebi? Nedir hayvanlara yapılan işkencelerin nedeni? Sadece kesmek de değil, daha çok süt vermeleri için öyle çok sağıyorlarmış ki hayvanları... "Sen kendini düşün" dedi T., "iki kez üst üste emzirdiğinde nasıl canın yanıyor". Pompa kullanmak zorunda olduğum günler aklıma geldi, ne acı! İşte inekleri de böyle acılar içerisinde günde 10 kez sağıyorlarmış. Sanırım sonunda vegan olacağız. Aslında ideali Pratik Anne'nin yazısındaki Hintli amca gibi hava ve güneşle yaşamak diye düşünüyordum ama sonradan güneşin tehlikeli ve havanın da temiz olmadığını, başka bir gezegen arayışı içerisine girmemizi salık vermiş Pratik Anne :) Başka bir gezegen bulsak onu da mahvederiz biz gerçi. İnsan ırkı istilacı!

Evet, hala izlemediyseniz:
Mutlaka izleyin derim, gerçi izledikten sonra uykularınız kaçabilir ve yemek yiyemeyebilirsiniz, uyarmadı demeyin.