January 31, 2012

Karınca yuvası

Öncelikle, blogu takip edenler, T. döndükten sonra aşk yuvasına kapandığımızı düşünüyorlarsa büyük bir yanılgı içerisindeler, söyleyeyim :P Bizim yuva, şu ara karınca yuvası şeklinde işliyor. İkinci dönemin başlamasıyla birlikte 3 haftadır derslere gömülmüş durumdayız. Bu dönem, öğrenim hayatımın sonuna gelmiş bulunduğum için, ya da aslında son noktayı koymak istediğim için mastırımı tamamlamak üzere 2 ders almaya karar verdim. 2 ders mi diye bir tarafınızla gülmeyiniz lütfen, bunlardan bir tanesi buraya geldiğimden beri  hocasıyla karşılaşmamak için her türlü taklayı attığım bir ders olmuştu. Doktora yaparken almam zorunlu değildi ama mastır diplomamı alabilmem için tramplenden 3 ters bir düz takla atsan bile olmaz dediler. Önce rüyalarıma girdi. Dedim kasayım doktorayı bitireyim yine de bu hocanın dersini almaktan iyidir. Kastım, hiç gönlüm olmamasına rağmen çeşitli konularda fazlaca okumalar yaptım. Danışmanım en sonunda yeter artık dedi, fazla düşünüyorsun, seç varolan bir şey onu çalış. Seçtim okudum, epeyce okudum ama olmadı, yapamadım. Fakültenin çalıştığı konular uçmuş gitmiş. Nelerle uğraşıyor bu insanlar anlamak daha doğrusu anlamlandırmak mümkün değil! Devrim yapmak değildi niyetim. Tamam, itiraf ediyorum her masum doktora öğrencisi gibi ben de başlangıçta yeni bir şeyler yapıp dünyayı değiştirebileceğimi düşünüyordum. Ama bu insanlar bu dünyada yaşamıyormuş, tahminim Uranus'ten geliyorlar. Sonuç olarak kütüphane ve bilgi bilimi alanında masterımı alıp yollanmaya karar verdim. Bir de doktorada kabul ettiremediğim --ki bizim bölüm bu alanda master specialization derecesi veriyor ama doktora seviyesinde çalışan hocamız olmadığı için benim çalışmama izin vermediler- evet daha önce de yazmıştım, çocuk kütüphaneciliği. Ve sonunda stajıma başladım.

Sonuç olarak, 2 ders için her hafta 10-15 makale okuyorum, artı haftalık/aylık/dönemlik ödevlerini/projelerini/vesairelerini yapıyorum. Staj için de ortalama 20 saatim gidiyor. Ve oradan oraya cirit atarken günlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Ama şikayetim var mı? Yok! Mutluyum :) Aktif yaşama geri dönebildiğim için çok mutluyum. Hatta bu kadar koşturma sonucunda evde de daha enerji doluyum. 8 saat bilgisayar başında oturup okuma yapmak çok daha fazla yoruyordu. İnsanın enerjisini soğuruyor bu aletler cidden. Ve okumuştunuz değil mi, insan bedeni oturmak için dizayn edilmemiş. Geçen dönem eve geldiğimde yorgun hissediyordum kendimi. Şimdi, inanılmaz ama gerçek, yavrudan bile daha enerjik oluyorum.

YavruSu'ya gelince, şu aralar en sevdiği şey kitaplarını, kanepeye uzanıp okumak. Masallarla bozdu bir de kafayı. Sabah gözünü açar açmaz anne bana korkunç bir masal anlat deyip akşamüstü kanepede arka arkaya 8 tane masal okutabiliyor. Hepsinde de aynı replik:
- Ben o kurdu/üvey anneyi/cadıyı/vesaireyi alırım çok uzaklara götürürüm bir daha gelemez.

Tabii burada kırmızı başlıklı kızın sonuna müdahele edilmiş hikayesinin rolü büyük. Sonunu şöyle değiştirdik çünkü: oduncu kurdu öldürmüyor, ters çevirip sallıyor ve büyükanne yere düşüyor; sonra oduncu kurdu ormanın derinliklerine, çok uzaklara götürüyor ve kurt bir daha geri gelemiyor. Şimdilik kırmızı başlıklı kız böyle biline; yenmezse değiştiririz bilahare.

Bu aralar bir de kendisinde bir kurtarıcı rolü hasıl oldu. Sanırım o da masallardan. Geçen gün babasıyla belgesel izlerlerken, fok balıklarını suyun içerisinde gören yavru, "orası derin havuz mu?" diye sormuş. Babası da "evet, derin su, okyanus" demiş. Bizimki de atlamış:
- Ben hemen simidimi alırım, o fok balıklarını kurtarırım, diye :)

Bunun dışında, müzik açıp dans ediyoruz bazen; bazen sadece dinliyoruz. Bazen 'yoga' adı altında çeşitli hareketler yapıyoruz. Kütüphaneden bir kitap almıştık "My Daddy is a Pretzel" diye, çok sevdik. Sınıfta öğretmen herkesin anne-babasının ne iş yaptığını soruyor, sonra babası yoga yapan çocuk anlatıyor. "Niki'nin annesi bahçıvanmış, benim babam da bazen ağaç oluyor" diyor ve bir sonraki sayfada ağaç pozu step step anlatılıyor. Kitap ayrıca çeşitliliğe de vurgu yapan bir kitap. Aileler rengarenk ve de rengahenk, meslekler de bahçıvanlıktan pilotluğa, marine biologlugundan fırıncılığa kadar uzanıyor. Aileler de 'mükemmel' bir şekilde çizilmemiş. Mesela bir çocuk üvey babasının pilot olduğunu söylüyor; ve pek de sevimli çizilmiş bu sahne. Sonuç olarak, biz kitabı çok sevdik. Biraz hareket etmek isteyen herkese tavsiye ediyoruz.

Hayır maalesef bitmedi. Son olarak, bir de şu aralar kütüphane stajı için tuttuğum blogla haşır neşir oluyorum, onu söyleyeyim dedim. Dili maalesef İngilizce; çünkü bu blog, aynı zamanda staj dersi için sene sonunda teslim etmem gereken staj günlüğü yerine de geçiyor. Bu arada, kütüphane günleri çok güzel geçiyor. Buraya da yazmaya vakit bulurum umarım ama bu dönem biraz zor görünüyor. Neyse merak edenler için blog şurada.

Ben karınca yuvama çekilip karınca kararınca uykuma doğru yelken açayım artık. Sabah kütüphanede zıplayan bebekler programı var; 20 bebekle zıp zıp zıplamak kolay iş değil, enerji toplamak lazım. Herkese iyi uykular, renkli rüyalar diliyorum :)

January 14, 2012

Yoktan var etmek

Hiç yoktan bir şey çıkarmak değil, bir şeyden çok şey, sonra da hiçbir şeyden bir şey yaratıyor Joseph; yoktan var ediyor. Kitabını birkaç gündür bayılarak okuyoruz, kütüphaneden almıştık ama eve de alacağımız bir kitap oldu. Bugün şarkısını da çalalım dedik ve ararken videosunu bulduk. Hem kitap animasyonu, hem de sonunda şarkısı var. Hiçbir şeyden iki şey çıkmış oldu şansımıza, iyi mi:)

Bu arada Senem'in İngilizce öğretirken serisi için de aday bir video. İngilizcesi basit, tekrarlardan oluşan bir kitap. Şarkısı da cabası :)



Kitap aslında bir İbrani halk öyküsünden adapte edilmiş. Öykünün orijinalinde Joseph doğduğu zaman dedesi ona bir battaniye dikiyor. Battaniye eskidiğinde annesi battaniyeyi atmak istiyor ama Joseph çok sevdiği battaniyesinin atılması fikrinden hiç hoşlanmıyor. Dedesine gidiyor ve dedesi ona battaniyeden bir ceket yapıyor. Ceket eskidiğinde yelek, yelek eskidiğinde atkı, sonra kravat, mendil ve en sonunda bir düğme yapıyor. Fakat bir gün düğme kayboluyor. Joseph da bununla ilgili bir hikaye yazmaya karar veriyor. Ve yoktan bir kitap var etmiş oluyor.

Kitabın kendisi de orijinal. İllüstrasyonlar ve bu aşağıda görmüş olduğunuz dizayn Simms Taback'a ait. Türkçesi var mı bilmiyorum, daha doğrusu bulamadım ama Pandora'da İngilizcesini gördüm.



Herkese geri dönüşümlü, yeniden değerlendirmeli, yoktan var etmeli, iyi Pazar'lar!

January 6, 2012

Ha tanuştuk ya!

T.nin yokluğu bloga yaradı. Hiç bu kadar üstüste yazı yayınlamış mıydım hatırlamıyorum. Neyse zaten önümüzdeki hafta okul açılıyor ve bu dönem epey yoğun geçecek, pek fırsat bulamayabilirim. Şimdi fırsat varken yazayım bari. Burada geçen 2 hafta tatildi. İlk haftasında biraz uzaklaşalım şu soğuktan deyip kendimizi güney sahillerine atmıştık. Ve orada gördük ki YavruSu bir canavara dönüşmüş, sosyal canavar.

3 yaşın kerameti mi bilemiyorum ama tatilde, deniz kenarında öyle rahat ettik ki. Kendisi sürekli çocukların peşinden koşturdu. Kovalarını alıp sessizce yanlarına gidip önce paralel oyun oynamaya başladı sonra ne yapıp ettiyse çocuklarla birlikte oyun kurup oynadı. Her yaştan (3.5, 4.5, 5, 7, 9) ve her milliyetten (amerikalı, çinli, fransız, ispanyol) çocukla bir şekilde bağ kurdu. Bize de yan gelip yatmak düştü. Pek sevindik bu duruma. Yalnız diğer aileler ve çocuklar bizim kadar sevindi mi emin değilim.

Bir gün gözüne kestirdiği 4-5 yaş civarındaki bir kızın yanına gitti. Çocuk denizden yeni çıkmış, yorgun yemeğini yiyordu. Yanına gidip oynamak ister misin diye sordu. Çocuk hiç oralı olmadı. Ben de sorumlu ebeveyn edasıyla seslendim, "gel T.Su, rahat bırak çocuğu, yemeğini yesin, sonra oynarsınız" dedim. Ama o gelmedi, "olsun ben burada sessizce beklerim" dedi. Ve oturdu karşısına çocuğun, yemeğini bitirene kadar sabırla bekledi. Yemeğini bitirince de dediği gibi oynadı. Biz şaştık kaldık. Oysa çocuk ne yapsın, genlerinden geliyordu bu canavarlık.

Evet, babaannem çok konuşkan, çok sosyal bir kadındır. Bir gün onu ziyarete köye giderken, babam otobüste kardeşimle bana ne kadar asil bir sülaleden geldiği hakkında atıp tutuyordu. Sizin dedeniz şöyle soylu, böyle asil, vs. vs. diye. Sonra otobüste bir adam babama sordu "kimlerdensin, ne iş yaparsın?" diye. Babam hemen atladı, göğsünü gere gere, "ben Azaklıoğullarından Emin Bay'ın oğluyum, çocuk doktoruyum" diye. Adam boş boş baktı yüzüne. Bir doktor tanıyordu köyden ama Emin Bay ismini çıkaramamış olacak ki, sordu: "sen onu bırak da İfaket'in nesi oluyorsun?" diye. Biz kahkahaya boğulurken babam bozum olmuş bir şekilde, "oğluyum" dedi sessizce.

Evet, babaannem 'asil' bir soydan gelmiyor ama herkes tarafından tanınır. Muhtar seçileceği zaman babaanemin fikri sorulur. Onaylamadığı birisi seçilirse de itinayla düşürülür. Babaannem yalnızca köyünde de tanınmaz. Gittiği her yerde mutlaka kendisini tanıtır, hoşbeş edecek birilerini bulur.

Anneannem de tam tersidir, tersiydi rahmetli. Zorunda kalmadıkça konuşmayı sevmezdi. Bir gün babaannemin bizi ziyareti sırasında, artık nasıl olduysa anneannemle birlikte Karşıyaka sahilinde dolaşmaya çıkmışlar. Sanırım annem, babaannemin çenesine dayanamayıp anneannemden rica etmiş onu evden uzaklaştırmasını. Neyse, ikisi yürürlerken sahilde, anneannemin sessizliğinden sıkılan babaannem bir anda ortadan kaybolmuş. Annennem bir bakmış ki, babaannem yoldan geçen bir kadının beline sarılmış. Kadın da Karşıyaka hanımefendisi; dönmüş, "pardon han'fendi, tanışıyor muyuz?" demiş kibarca; babaanem de Karadeniz uşağu, yapıştırmış cevabını: "Ha tanuştuk ya!"



January 5, 2012

Elma Ağacı

T. konferans için 5 günlüğüne Boston'a gitti. 6400 matematikçi bir arada ne yapıyor acaba çok merak ediyorum :) Biz de ilk kez bu kadar uzun süre yavrusu ile yalnız kalıyoruz. Yazın 21 gün askere gitmişti ama o zaman yazlıkta annemin yanındaydık. Denize gidiyor, komşularla vakit geçiyorduk. Bu sefer kimse yok. Gerçi okul var, neyse ki var :)

Ama hala bir sürü şey var. Uzun süredir yapmadığım işleri yapıyorum. Keçinin banyosunu yaptırıyorum, yatmadan önce film ve kitap saatini yapıyorum, yemek hazırlıyorum (yavrunun yemeğini genelde ben hazırlıyordum zaten ama sabah kahvaltısını ve akşam yemeklerimizi daha çok T, okula götüreceğimiz yemekleri ise hep T. hazırlıyordu), bunun dışında alışveriş, postanın kontrol edilmesi, araba işleri, para işleri,... off ne çok iş varmış yaptığı. Ben ne yapıyordum bu sürede acaba? Gerçi çamaşır ve yerleştirme işleri benim sorumluluğumda... gerçi yavruyu o uyutuyor... temizlik işini birlikte yapıyoruz. Hala pek adil değil gibi... Hah buldum, o az uykuyla yetinebiliyor ama ben 8-9 saat uyumazsam kendime gelemiyorum ve bebişi ben uyutursam genelde uyuyakalıyorum ve birbirimizin yüzünü görmek rüyalara kalıyor. Şimdi biraz daha hakkaniyetli duyuluyor di mi, di :P)

Ama benim suçum değil. Bir süredir KeçiSu beni istemiyordu, her şeyi babam yaptırsın modundaydı. Ayrışıyor ya :) Zor oldu gerçi başlarda, kendimi dışlanan anne konumunda hissediyordum ama buna doğal bir süreç olarak bakmaya başlayınca rahatladım, hatta ilişkimiz de rahatladı, giderek normale dönüyor, gidip gelip "anne ben seni seviyorum" diyerek sarılıyor :) Fakat yine de çok-sevgili-babası gidince biraz korktum açıkçası, kriz yaşayacağız, sürekli ağlayacak diye. Neyse tahmin ettiğim gibi olmadı ve çok uyumlu davrandı. O da sanırım baktı baba yok, el mecbur, anneye mecbur. Hiç sorun çıkarmıyor --uyku dışında.

Çok uzun süredir babası uyutuyordu yavrusunu. Şimdi akşamları uyku aşamasında bunlar bana kriz olarak geri dönüyor. Babayı istiyorum diye ağlamaya başlıyor. Ben de, Baba Olmak blogunda görmüştüm, hemen bir tane ağaç çizdim deftere, içine de onun boyaması rahat olsun diye koca koca 5 tane yuvarlak. Dedim ki her gece yatmadan önce bir elma boyayacağız ve hepsi bitince baba gelecek. İlk gece birlikte boyadık. Ertesi sabah kalktı, "hadi elmaları boyayalım baba gelsin" diye. Anlatmaya çalıştım, sadece akşamları boyayabiliriz, 4 kere daha yatıp kalktığımızda baba gelecek dedim. Dün okuldan geldik, ben aşağıda yemek hazırlıyordum, çıkmış bir koşu elmaları boyamış, heyecanla indi aşağıya, "baba geldi mi?" diye :)

Off, geriye kaldı 3. Çok özledim ben de (valla işçilik dahil değil bu özleme :P) Nasıl geçecek bu 3 gece? Ben de mi boyasam şu elma ağacını, ne yapsam...


January 3, 2012

El ele tutuşmak...

Uzun süreli bir ilişki yürütmek kolay değildir, bilen bilir. Buraya geldiğimizden bu yana, 5 yıl içerisinde, 10 çift arkadaşımız boşandı. Sıra bize mi geliyor diye beklerken geçen aylarda biz de bir anda kendimizi ciddi bir krizin içerisinde bulduk. Şimdi atlattığımız için rahat rahat yazıyorum ama yaşarken hiç de kolay olmadı.

Hiçbir zaman ayrılmayacağımızı düşünürdüm. Bu hafta 15. yılını doldurduğumuz birlikteliğimizde dönem dönem sorunlar olmuştu. Ama hep atlattık ve birbirimizi hep sevdik. Bu seferki kriz de sevgiyle ilgili değildi. Yine birbirimizi seviyorduk ama artık ben cinselliğe olan ilgimi tamamen kaybetmiştim. Artık T.yi yalnızca bir arkadaşım, hayat ortağım olarak görüyordum. Çok sevdiğimiz kızımızı birlikte büyütüyor, tüm sevgimizi ona veriyorduk. Fakat bir süre sonra ilişkimizde sorunlar çıkmaya başladı.

Sanırım bu cinsellikten soğuma doğumla birlikte başlamıştı. O zaman dalga geçiyordum, "artık evrimsel görevimi tamamladım ve işim bitti" diye. Fakat sonra dalga geçer halim kalmadı; iyice uzaklaştım ilişkiden. Ve hayatı, evliliği sorgular oldum. Hatta bir noktada, aslında başından beri hiç evlenmek istemediğimi ama mecburen bu yola girdiğimi ve aslında evliliğin bana göre olmadığını düşünmeye başladım. İşin aslı böyle değildi tabii ki. Ama insan beyni öyle güzel değiştiriyor ki geçmişi, o anda nasıl işine gelirse.

Brain Rules kitabında bahsi geçen bir araştırmaya göre, çiftler arasındaki düşmanlık çocuk doğduktan sonra artıyor ve boşanma oranı çok yükseliyormuş. Evlendikten sonraki 4. yıl ayrılık için kritik bir zamanmış. Bu süre çocuk doğurup işleri yerine koymak için yeterli bir süre imiş. Bizde düşmanlık durumları pek olmadı ama ciddi bir uzaklaşma oldu, çünkü birbirimize ayırdığımız süre çok azaldı.

Evet, doğumdan sonra, hele bir de bizimki gibi uykusavar bir keçiniz varsa evde, eşinizle ya da partnerinizle geçirdiğiniz saatler giderek azalıyor maalesef. Üstüne üstlük gün içerisinde gerçekleşen doğal sarılmalar, öpüşmeler minik keçiniz tarafından bir krize dönüştürülüp kendinizi bir ahlak polisi karşısında hissettiriliyorsanız vay halinize: "Kimin eli o sırtındaki? Sarılmayın, bakışmayın, birbirinizle konuşmayın." Ulen annem-babam yapmadı bana bunları, sen kalkmış bacak kadar boyunla bizi ayrımaya çalışıyorsun diye düşünseniz de krize mahal vermemek için sessizce partnerinizden uzaklaşmayı tercih edebiliyorsunuz bazen.

Ancak uzaklaşma sonucu ciddi bir eksiklik de doğuyor. Havanın soğuk olması değil ama ilişkinin soğuması insanı hasta edebiliyor. Çünkü insanların esas ihtiyacı olan şey intimacy, yani yakınlık. İnsanlar diğer memeli türlerinin %95'inden farklı olarak ikili ilişkilerden daha çok fayda sağlıyorlarmış. Tensel temas, sarılmak, masaj, göz göze bakışmak, konuşmak, birlikte vakit geçirmek bağlılık hormonu olarak bilinen oxytocin salgısını artırıyormuş. Ve uzun süreli ilişkilerde bu giderek daha da artırıyormuş. Mesela, sıçanlar hiçbir zaman aynı partnerle çiftleşmiyorlarmış; onlara yeni partnerler daha çekici geliyormuş. Ama insanlar için tam tersiymiş, ilişki ilerledikçe eski partner daha çekici geliyormuş. "Bizim Deniz mi daha çekici, peh!" der dediğinizi duyar gibi oluyorum :) Evet, belki artık sizin gözünüzde cam ayakkabıları ya da beyaz atını yitirmiş olabilir ama aslında sizin için daha çekici olan Deniz'dir :) Ancak dikkat etmek gerekiyor, çünkü, işleri sekteye uğratan yaşamsal bir başka hormon daha varmış; bu da dopamine.

Dopamine hormonu beynin ödül sistemiyle alakalı imiş. Bağımlılık yapan şeyler dopamine'i yükseltmek üzerine kuruluymuş. Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, iş, yemek, daha önce de bahsetmiştim, pozitif feedback (sosyal medyada 'beğen'ilmek, 'takip et'ilmek gibi). Ve bir de orgazm varmış bunlar arasında. Orgazm sırasında dopamine seviyesi çok yükseliyor, fakat hemen akabinde dibe vuruyormuş ve Coolidge Effect olarak bilinen, çiftler arasındaki yabancılaşmaya neden oluyormuş. Bu yabancılaşma, bazen bir hafta, bazen iki hafta, bazen de aylarca sürüyormuş. O yüzden dopamine'i çok düşürmemek ve oxytocin'i yüksek tutmak önemliymiş. İnsanların aslında sanıldığı kadar sık orgazm olmasına da gerek yokmuş. Ve hatta tam tersi, orgazm olmak birtakım sorunlara yol açıyormuş. Cinsel ilişki konusunda Karezza diye bir yöntemden bahsediyorlar aynı sitedeki makalelerde. Ayrıntıları yazmayacağım :) Ama şunu söyleyeyim, hedefe (yani orgazma) değil, sürece yönelik bir cinsellik anlayışı imiş. Evet, yine süreç çıktı karşımıza, geçin bakalım dalganızı :)

Ama cinselliği geçmemeli, bastırmamalı, orgazmın yarattığı tepe-dip döngüsüne (yani dopamine seviyesinin çok yükselip akabinde dibe vurması) dikkat etmeli diyorlar, dikkat. Şu yazıda cinselliğin ve bu tepe-dip döngüsünün sebep olduğu pek çok hastalıktan ve problemden bahsediliyor. Hipertansiyon, stres, kalp hastalıkları, kanser, yeme bozuklukları ve şiddet. Örneğin, cinselliği, daha doğrusu bu tepe-dip döngüsünü, daha erken yaşamaya başlamış olan genç kızlarda anorexia nervosa hastalığı, erkeklerde de şiddet eğillimi daha çok görülüyormuş. Son dönemde beni çokça düşündüren haberlerden sonra şiddet benim özellikle ilgimi çekti. Başka bir makalede, Karezza'nın toplumu, açgözlülüğe dayalı kapitalist sistemden, sevgi ve dayanışmaya dayalı bir dünya düzenine çevirme gücünün olduğundan bahsediyordu. "Slow food" (yaşaş yemek), "slow living"den (yavaş yaşamak) sonra artık buna da dikkat etmek gerekiyor: "slow sex" (yavaş sevişmek).

Ben de inanıyorum ki cinsel olarak özgür olduğumuz zaman --bu demek olmuyor ki çokeşli bir ilişki yaşamak, önünüze gelenle birlikte olmak-- demek istediğim, cinselliğimizi açık açık konuşabildiğimiz zaman (çünkü bu da yemek içmek gibi doğal bir şey), çocuklarımızın bunu doğru dürüst bir şekilde öğrenmelerini sağlayabildiğimiz zaman, daha sağlıklı bireyler ve daha sağlıklı toplumlar olacağız.

Bütün bunlarla ilgili okuduktan sonra, bizim ilişkimizde neden bu dönemde sorun çıktığını daha iyi anladım. Anne olanlar bilir, oxytocin hormonu yalnızca yakın ilişki ile değil, doğumda ve emzirirken de salgılanıyor ve annenin çocukla bağlanmasını sağlıyor. Ama yaş 3'e erince, daha önce de yazmıştım, çocuk artık bağımsız olmak istiyor ve anneden ayrışmaya çalışıyor. Dolayısıyla annenin oxytocin hormonu da giderek azalıyor. Babanın ya da diğer partnerinkini zaten doğumdan sonra vuran vurmuş :)

Azalan oxytocini yükseltmenin bir yolu ikinci çocuk yapmak :) Ama o büyüdükten sonra ne olacak, 3. çocuk? Başka bir yol boşanıp/ayrılıp başka bir partner bulmak ama aynı döngüye düşülmeyeceği ne malum! Bir başka yol da, dopamine'i yükseltmenin yollarını aramak. Ama o da daha önce söylediğim gibi bağımlılık yaratıyor. Ve fakat insanların esas ihtiyacı bağımlılık değil, bağlılık ve yakınlık. Belki sosyal medyada yüzünü bile görmediğiniz insalarda arayabilirsiniz bu yakınlığı. Ama dikkat, bu insanlar sizi en ufak bir görüş ayrılığında tek tıkta silebilirler. Sizi iyinizle-kötünüzle, zaaflarınızla birlikte bir insan olarak kabul edecek yine Deniz'dir, sizin Deniz, Özgür, Tuna, Derya, Yüksel, Uğur... Dolayısıyla geriye tek yol kalıyor: En yakınınızdaki insanlarla yakınlaşmak. Sadece fiziki olarak değil tabii, ruhsal olarak da ellerini tutmak, el ele tutuşmak...


January 2, 2012

Soğuk insanı hasta eder mi?

Bizim gibi çok soğuk bir yerde yaşıyorsanız, her çıktığınızda kar, dolu vs. ile karşılaşıyorsanız başlangıçta bu olağan doğa olayları sizi heyecanlara gark etse de, bir süre sonra "a yeter ama" deyip dellenmenize sebep olabilir. Ama aslında soğuk, halk arasında "üşütme"olarak bilinen, amerikancası "cold" olan ve viral yollarla geçen nezle, grip gibi hastalıklara sebep olmuyormuş. Şu yazıda diyor ki "bilakis, soğukta insanlarla yakın temas içerisinde kapalı ortamda oturmak ve virüslerin kolayca yayılmasına sebep olan kuru havaya maruz kalmak esas bizi hasta edendir." O yüzden dışarı çıktığınızda burnunuz akıyorsa sevinin a dostlar. Çünkü virüsler nemli burunu pek sevmiyormuş. Burunun akması da bir nevi savunma mekanizmasıymış. Yalnızca ayakları sıcak tutmakta fayda varmış. Islak ayakla 20 dakika gezinmek direncinizi kırabiliyormuş. Boşuna dememişler yani "ayağını sıcak tut başını serin, bul kendine bir iş düşünme derin" diye. Ha bir de nem oranı önemliymiş, %35'in altına düştüğünde sıcaklık da 5 derecenin altındaysa bu virüs kardeşler güzelce yayılabiliyormuş. Bize yazın gelmemelerinin bir sebebi de D vitaminiymiş. D vitamini bizim bağışıklık sistemimizi güçlendiriyormuş. O da camlara tosladığında epey bir etkisini yitiriyor bildiğim kadarıyla. Yine en iyisi dışarı çıkmak yani.

Burada eyalet yasası gereği hava sıcaklığı 25 fahrenheit'ın, yani -3.8 santigratın altına düşmedikçe kreşlerde çocukların her gün dışarı çıkartılması zorunlu. O yüzden siz de ısrarla kreşinizden talep ediniz. Çünkü bakınız dışarıda oynamanın, kirlenmenin yararları neymiş:

1.  Toprakta doğal olarak bulunan bir çeşit bakteri ile temas etmek vücutta mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin salgısını artırıyormuş. (Lüks bir otele gidip çamur banyosu ve spa yapmak geçerli değil diyorlar :)

2. Yine dışarıda doğal olarak bulunan bu çeşitli bakterilere ve mikroplara maruz kalmak vücudun savunma sistemini güçlendiriyormuş. Ve hatta vücudun kendi hücrelerini tanımamasından kaynaklanan egzama, astım gibi hastalıklar için de iyiymiş kirlenmek. (Evde kirlenmenin, mesela dökerek yemek yemelerinin de yararları var, özellikle anne-baba için; sağlam egzersiz oluyor, eğil-kalk, yemekleri havada uçarken yakalamaya çalış, ben diyeyim 200, siz deyin 300 kalori gidiyor farketmeden.)

3. Dışarıda oynayamak yerine tercih edilen teknoloji, dikkat eksikliği, depresyon ve obezite ile ilişkilendiriliyormuş. (Ha bir de benden söylemesi çocukların gerçeklikle kurduğu ilişkiyi bozabiliyor. Bizimki 2 yaşındayken kısa bir süre için dokunmatik ekranlı bir cihaz kullanmasının akabinde yoldan geçen arabaları parmağıyla sürükleyebildiğini düşünüyordu :) O yüzden, ekrana değil hayata dokunalım diyerek aleti sattık ama aradan bir yıl geçmesine rağmen, halen gördüğü ekranları taciz etmeye devam ediyor sıpa.)

4. Dışarıda oynayan çocuklar daha çok gülüyorlarmış. Kan basınçları ve stres seviyeleri düşük oluyormuş.

5. Ve de birtakım karakter özellikleri gelişiyormuş: daha maceracı, iç motivasyonu daha yüksek ve riski daha iyi anlayıp değerlendirebilen bireyler oluyorlarmış.

O yüzden soğuk moğuk demeyip salmalı bahçeye çocukları. Ama hangi bahçeye? Güzel soru tabii. Bir cevabım var :) Mesela, verdiğimiz vergiler bize (arabalarımızla dünyayı daha çok kirletmek için yapılan) yol, (doğal kaynakları tüketerek veya nükleer enerji kullanılarak üretilen) elektrik, (derelerin HES'lerle katledilmesi sonucu üretilen) su ve (insafsız teknolojilerle her gün daha çok insanın öldürüldüğü) savaş olarak geri dönmese de, toplu taşıma araçlarının kullanılabileceği demiryolu, ray sistemi, çocukların oynayabileceği bahçeler olarak geri dönse? Olmaz mı? Ne güzel olur!