November 27, 2009

Hoşgeldin bebek, artık bize yeni bir işbölümü gerek!

YavruSu gelmeden önce genelde ikimiz de benzer koşullarda çalışıp okuduğumuz için ev işlerini çoğunlukla birlikte yapıyorduk. Yemek, temizlik, alışveriş, çamaşır, bulaşık, tamirat, vs. Ancak bizim kuzu geldikten sonra tüm hayatımızla birlikte bu işleri eşit olarak paylaşmaya dayalı feminist pratiklerimiz de doğal olarak değişmek zorunda kaldı. Emzirme sorumluluğu benim üzerimde olunca ve bebiş her saat başı emmek isteyince hayat epey değişti haliyle. Gerçi yemek yapmayı çok sevmeyen biri olarak yeni işbölümünden şikayetçi olduğumu söyleyemeyeceğim ama belki T. uzun vadede --bebiş emmeyi bırakınca mesela-- şikayet edebilir, çünkü o gün bu gündür ben bebişi o da bizi besliyor :))

Şimdi daha feministiz yani ;) Okulda sorarlarsa "baba ne yapar" diye, bizim kız verecek cevabını cinsiyetçi eğitim sistemine karşı :) Şaka bir yana, okul müfredatlarının dayanılmaz cinsiyetçiliği karşısında söyleyecek çok şey var ama 'okul'un kendisi konusunda kafalar hala çok karışıkken bunu ileri bir tarihe atıyorum.

Herneyse okulu bırakıp eve geri dönecek olursak, diğer işler paylaşılmaya devam ediyor ama yine de zaman hiçbir şeye yetmiyor; çünkü bebiş doğduktan sonra gündüz ayrı, gece ayrı mesai istiyor. Ayrıca, her ne kadar sizin gece (ve hatta gündüz) kıyafetiniz artık tek bir gecelikten ibaret olsa da ortaya çıkan çamaşır yığını inanılmaz boyutlara ulaşabiliyor. Gerçi ben bu konuda kendimce çözümler üretmeye başlamıştım zaten (bkz. çamaşır katlamaca). Ve sanırım T.nin de planları var ;) Geçen gün bebişe "Let's Help" (Hadi Yardım Edelim) diye bir kitap almış. Aslında çok mantıklı bir davranış olacak bu: yani çocukları bir yandan ayrı bir organizma olarak 'kutsayıp' bişey yaptırmamak, diğer yandan da abuk sabuk şeylerle zamanlarını doldurmaya çalışmak yerine, pek tabii onları da işbölümüne dahil edebiliriz ve sanırım bu konuda onlar bizden çok daha hevesliler. Zaten hayat da paylaşınca daha güzel, değil mi?

November 26, 2009

Hoşgeldin bebek, gözlerini dinlendir anne!

Kuzenim N. geçtiğimiz hafta doğum yaptı ve ben malesef hala bebeğin fotoğrafını göremedim diye hayıflanırken kendi doğumumu ve ilk haftamı düşündüm. Ne haftaydı ama! Bir yandan inanılmaz bir mutluluk --bulutların üzerinde, dudakların kulaklarla bütünleştiği uhrevi bir ruh hali-- diğer yandan büyük bir telaş: "7 saat uyudu, bişey mi oldu acaba???", "Bu da ne böyle, zift çıktı bezden! Bebek değil makine mübarek!", "Sütüm geliyor mu, geliyorsa da yetiyor mu?", "Bu sarılık beynine zarar vermesin bebeğimin", "Nasıl tutsam daha rahat eder acaba", "Bu açıdan emerse daha mı az hava yutar?" ve saire.

İkinci haftada ise tepetaklak aşağı düşüş ve "bir dakka, senin bir hayatın vardı, ne oldu?" diye sayıklayan iç ses --giderek bastırmayı öğreneceğiniz ya da bir süre sonra belki duyacağınız ama yoğunluktan dinleyemeyeceğiniz güçsüz, cılız bir ses. Ve anne olarak tüm sorumluluğu size ait emzirme 'görevi'. Bir yandan sürekli emmek isteyen küçük, miniminnacık, hassasiyet derecesini henüz bilmediğiniz bir bebek, diğer yandan çok acıyan göğüsler. Bir kerede güzelce emip şöyle bir 3-4 saat uyusa ne güzel olurdu diye düşünürsünüz ama yoook! Emerken uyuyakalır minimini, sonra azıcık emdiği için yine uyanıp yine emmek ister ama tam emmeye yeni başlamışken yine uyuyakalır ve bu böyle sürer gider. Sanırım 1 ay kadardı. Sonra da emdi tabii ama büyüdükçe bir kerede emme miktarı arttı haliyle, dolayısıyla da emme sıklığı azaldı; gerçi bizimki 10 aylık olana kadar 2 saatte bir uyanmaya devam etti, o ayrı!

Emzirme konusunda ben çok istekliydim, tabii YavruSu da. Ama alışmak biraz zaman aldı açıkçası. Yani sadece emzirme olayı değil tabii, bebekli hayata, yeni bir hayata, bambaşka bir hayata alışmak gerçekten çok zor oldu başlangıçta; hala birtakım zorluklar var ama sanırım artık hem biz alıştık, hem iletişim boyutu işin içine girince çok daha zevkli oldu, hem de öyle hızlı geçiyor ki zaman dönüp bir şey düşünmeye pek fırsat kalmıyor açıkçası. "Mommy brain" diyorlar; uzunca bir süre olmuştu bende de: Herşeyi unutuyorsun, aklında hep bebiş var ama onunla ilgili şeyleri de unutuyorsun bazen, dalgalanıp gidiyorsun, ta ki rüzgar seni bebeğin dışındaki hayatın içine savurana kadar.

X: Bana y ile ilgili maili gönderecektin?
Yeni anne: Aaa unutmuşum, göndereyim hemen.
(Aradan 2 gün geçer)
X: Ben maili almadım hala, göndermiş miydin!
Yeni anne: Hııı, hay allah tam gönderecektim o sırada bebek uyandı, ben emzirmeye gittim, sürekli ağladı, ... ay neyse pardon, hemen gönderiyorum.,
(Yarım saat sonra telefon çalar)
X: Bugün son gün, rica etsem şimdi gönderir misin acaba!!!
Yeni anne: (Artık o da ağlayarak) bu susmuyor, ne yapacağımı bilmiyorum, bişey mi oldu acaba, aç olamaz yeni emzirdim, gazı falan mı var, yoksa diş mi çıkarıyor, daha da çok erken ama, hay allah yine kustu, gitti sütlerim, oysa onları yapmak için ne çok uğraşmıştım, uaaaa...
Mutlu son: Durumu haber alan Z koşarak eve gelir, bebeği alır ve yeni anneyi zorla dışarı yürüyüş yapmaya gönderir :)))

Evet, beni zorla yürüyüş yapmaya gönderen 2 Z'm vardı. Her ne kadar kafamda YavruSu'dan başka bir şey olmasa da ve 20 dakika sonra merak içerisinde koşarak eve geri dönmüş olsam da o kadar iyi gelmişti ki o ilk yürüyüş bana, gerçekten anlatamam. Çok değişik duygular hissetmiştim; o hem duygusal hem de fiziksel olarak çok yoğun geçen ilk haftadan sonra ağlayarak çıkmıştım dışarı ve hep bebeğimi düşünmüştüm ama 20 dakika bile olsa ayrı kalmak iyi gelmişti ne yalan söyleyeyim. Sonrasında da burda karlar kalkana kadar hemen her gün yalnız başıma yürüyüş yaptım. 2 aylık olunca da bebişle beraber çıktık dolaşmaya. Sağolsun annem 5,5 ay bizimle kaldı, geceleri bebişi alırdı ve sadece emmeye getirirdi bana. Bu arada annelik mesaisinin hiç bitmediğini gördüm, kızınızı 31 yaşına getirseniz dahi, hala geceleri onun için uykusuz kalmaya devam edebiliyormuşsunuz --annemin hakkını nasıl öderiz bilmiyorum:))) 3 aylık olduktan sonra da beraber yatmaya başladık bebişle. Böylece hayat hepimiz için kolay oldu bir süre. Şimdi 11 aylık oldu ve artık T. devraldı birlikte uyuma olayını, çünkü ben yanında olunca sabaha kadar emsin istiyor ve ne beni ne de kendini uyutuyordu kerata. Şimdi baba-kız, onlar içerde uyurken, ben de aylar sonra deliksiz uykular çekiyorum bir başıma. Ve bu gerçekten çok iyi geliyor bana :-)

Ama ilk zamanlar hayat biraz uykusuz geçti hakikaten. Hele ki hem bedensel hem de ruhsal olarak bambaşka bir hayata alışmaya çalıştığınız, ve bu hayatın sizden yalnızca tüm enerjinizi değil, tüm benliğinizle sizi talep ettiği o ilk aylar... Neden lohusaların 40 gün boyunca yalnız bırakılmadığını o zaman anladım; ve postpartum sendromu denen illetin nasıl kapının önünde gece gündüz nöbet tuttuğunu... Önceden bu konuyla ilgili ne kadar hazırlık yapmış olsam da farkettim ki o ilk ayda içeriye girmesi an meselesiydi. Neyse ki annem vardı, ve neyse ki T. vardı. Hele ilk hafta babam, kardeşim, dayım, yengem de bizimleydi ve bizim dinlenmemiz için ellerinden geleni yapmışlardı, sağolsunlar :) Dayanışma çok önemliymiş gerçekten de, esas bunu anladım. Anne veya eş olmayabilir ama mutlaka arkadaşlar vardır ve eminim böyle günlerde yardım etmekten çok büyük mutluluk duyacaklardır.

Burdan kuzenim nezdinde tüm yeni annelere küçük bir uyarıda bulunmak istiyorum: bebeğiniz uyurken onu seyretmek, yok kalbinin atışını dinlemek, evi toplamak, emaillere cevap yazmak vb. faaliyetlere kalkışmayın. Mutlaka siz de uyumaya, yapamıyorsanız da en azından bir yere uzanıp gözlerinizi dinlendirmeye çalışın, belki bu esnada biraz olsun dinlenebilirsiniz ;) Biliyorum bu uygulaması çok zor birşey ama ben yapabildiğim zamanlarda çok faydasını gördüm. Uzun süre dinlenemediğimdeyse, sinir bozukluğu, akabinde sütün azalması, bu duruma hiç de sevinmeyen bebişin çığlık çığlığa ağlaması, uykusuzluğun ve çığlıkların sinir sistemimi ters yönde etkilemesi ve bunun tekrar bebişe dönmesi sonucu onun ağlama krizine girmesi, ve benim bu ağlamanın sebebini anlayamadığım ve denediğim hiçbir şey sonuç vermediği için daha çok gerilmem gibi kısır bir döngü içerisine girmediğim durumlar olmadı değil. Ben ettim, siz etmeyin diyorum yani! Şimdi o bezi ya da süpürgeyi (kitap diyemeyeceğim çünkü o da çok yardımcı oldu, hem uzun emme seansları esnasında, hem de uyanır diye yerine yatırmaya korkup göğsümde uyuttuğum gündüz uykularında) elinize almadan önce bir daha düşünün, bırakın o işleri Bay ve Bayan Z yapsın (eşiniz, partneriniz, anneniz veya arkadaşlarınız), bundan mutluluk duyacaklardır eminim. O yüzden kesinlikle yardım istemekten çekinmeyin. Unutmayın, bebeğinizin şu anda size ve sütünüze en çok ihtiyacı olduğu dönem ve bu günler bir daha geri gelmiyor.

November 23, 2009

Önce çocuk



Yıldırım Türker'in Radikal'de bugün yazdığı bu yazıyı paylaşmak istedim sizlerle. Doğru söze ne hacet!


"Toplum olarak bir kıyametten daha geçiyoruz.
Yer yarılıyor, altında kalmamamız gerektiğini biliyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz.
Kan severler kendilerini ortaya atmış çırpınıyorlar. Devleti kaptırmayacaklar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdiye kadar hangi duruşla hayatımızı kararttıysa, o duruşa çalışmamız gerektiğini haykırıyorlar.
Aslında en demokrat bildiklerimizin bile bir yerlerinden Kemalizmle zehirlenmiş çocuklukları çıkıyor.
Herkes Cumhuriyeti sevdiğine inanıyor, herkesin kutsalı Atatürk’ün gençliğe armağanı.
Bütün kutsallar gibi hiç sorgulanmadan, hiç araştırılmadan kabul görmüş bir mayın tarlası sunuyor bu alan. Sosyalist bildiklerimiz anti-emperyalizm diye en basitinden bir zenofobinin, bir yalan bağımsızlık ülküsünün peşine düşmüş.
Bu cumhuriyetin tarihinde hiçbir muktedirin dile getiremediği kaygıları, kuşkuları sağcı muhafazakâr bir parti hükümeti gündeme oturtuyor. Bunu hazmetmek hepimiz için çok güç.
Bildiğimiz yegâne kahramanlık alanı, gerçekte ne olduğunu hiç tartmadan peşine düşmüş olduğumuz laiklik mücadelesi çünkü.
Doğduğumuzdan beri bendesi olduğumuz devletin inkârını, işkencesini, militarist baskısını, ince-kalın zulmünü yeğlememiz gerek. Yoksa AKP yalakası ilan edilmek işten bile değil.
Oysa birilerinin on yıllardır itiraf etmesi gerekiyordu. Devletle yüzleşebilmek için. Devletle hesaplaşabilmek için.
Dersim de 1937-38 yıllarında yaşananın bir katliam olduğunu. Kürtlere onlarca yıldır reva görülen zulmün bütün aşamalarını. İnsanın modernizmi bile beklemeden oluşturmuş olduğu adalet terazisi, vicdan tartısıyla.
Şimdi, açıkça kendimize sormak zorundayız. Cehenneme çevirdiğimiz bu memleket bu kıyamet lehçesinden insanlık diline nasıl geçer?
Çocuklardan başlayalım diyorum.
Bunca çürük, bunca vahşi bir hayatı onarmaya çocuklardan başlamak zorundayız.
Yangında ilk kurtarılacak olanlar onlar değil mi?
Öyleyse önce şu buz gibi rakamlara bir bakalım. Üstelik Devlet İstatistik Enstitüsü’nün rakamlarına göre,
* Türkiye’nin çocuk nüfusu 27 milyon 429 bin 570.
* 2 milyon 700 bin çocuk eğitim hakkından yoksun.
* 750 bin çocuk kimsesiz.
* 19 milyon 440 bin çocuk şiddete maruz kalıyor.
* 1 milyon 250 bin çocuk engelli.
* 9 milyon 250 bin çocuk istismara uğruyor.
* 800 bin çocuk anne var.
* 2 milyon 250 bin çocuğun nüfusa kaydı yok.
* 2 milyon 500 bin çocuğun beslenme yetersizliği var.
* 150 bin çocuk sokağa itilmiş.
* 5 milyon 400 bin çocuğun hiç oyun oynama fırsatı olmamış.

Çocuğun hakkı
20 Kasım, DÜNYA Çocuk hakları günüydü. Türkiye 1995’te Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni imzalayarak çocuğun evrensel haklarını tüm yasa ve düzenlemelerin üzerinde tutacağını kabul ve taahhüt etti.
Pekiyi bu konuda bir arpa boyu yol kat edilebildi mi?
20’den fazla örgüt, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin güvence altına aldığı hakların tam olarak hayata geçebilmesi için önerilerini sıraladı. Çocuk adalet sisteminden çocukların korunmasına, sağlık hizmetlerinden eğitime kadar birçok alanı kapsayan bu önerilerin bazılarını şunlar:
Yasaların oluşturulmasına çocukların ve sivil toplumun katılımı sağlanmalı.
Çocuk haklarına yönelik tüm mevzuatın ve bu mevzuatın çocuklara tanıdığı olanaklar tüm çocuklar için erişilebilir kılınmalı.
Yasalar ve politikalar meclisten geçmeden önce çocuk hakları etki analizi, yürürlüğe girdikten sonra da çocuk hakları etki değerlendirmeleri yasal bir zorunluluk olmalı.
Cinsel taciz suçunun şikayete tabi suç olmaktan çıkarılması gerek.
Mağdur çocukların ifadelerine başvurulması süreci de suça itilmiş çocuklarda olduğu gibi savcı ya da hakim yetkisine bırakılmalı.
Adli Tıp Kurumu’nun çocuk bakış acısını taşıyabilmesi için güçlendirilmesi gerek. Güçlendirme çalışmalarında barolar ve çocuk adaleti yönetimi ile ilgili çalışan hükümet dışı kuruluşlar ve çocuklarla birlikte hareket edilmeli.
Hâkim ve savcılara çocuk hakları konusunda hizmet içi eğitimlerin artırılması gerek.
Çocuk savcıları, medyada çıkan ve çocuğun yüksek yararını zedeleyecek haberler ile ilgili etkin mücadele etmeli.
Memurların çocuklara karşı suçlarla ilgili soruşturulmalarında, izin zorunluluğu kaldırılmalı.
Çocuğun ceza ehliyeti yaşının, gelişimsel dönemleri göz önünde bulundurularak, 14-15 yaslarına yükseltilmesi çocuğun yüksek yararına olacaktır. On sekiz yaşından sonra ceza ehliyetiyle ilgili bir geçiş dönemi öngörülmeli, çocukların yaş belirleme aşamasında çocuğun yararına olacak esneklik kural haline getirilmeli.
Yargıtay’da bir çocuk dairesi oluşturulmalı.
Okul müfredatında insan hakları derslerine yeniden yer verilmeli.
Çocukların dini tercihlerini ailenin ve toplumun baskısıyla değil, reşit olduktan sonra kendi bilinçleriyle yapmalarına olanak tanınmalı. Dini tercih, anne babadan çocuğa geçen bir miras gibi algılanmamalı, çocuğa hür iradesi ile dinini seçebileceği ve dini inançlarını yaşayabileceği 18 yaşına kadar hiçbir baskı yapılmamalıdır. Çocukluk çağındaki din eğitimi de isteğe bağlı olmalı.
Çocuk ve ergenlerin fiziksel, duygusal ve cinsel şiddete maruz kalmamaları ve şiddet davranışlarında bulunmamaları için müdahale programlarına ivedilikle gereksinim var.
Olumlu çevre ortamının oluşturulması ve çocukların iletişim becerilerinin artırılması, stresle başa çıkabilmeleri, duyguları kontrol edebilmeleri gibi becerileri içeren, yaşam becerilerinin geliştirilmesine ilişkin yapıcı programlara gereksinim var.
İlköğretim müfredatı içinde yaş gruplarına yönelik olarak üreme ve cinsel sağlık bilgilerinin verilmesi gerek.
Bakım kurumlarının bağımsız denetçiler tarafından denetlenmesi ve raporların kamuya açık olması gerek.
Koruyucu aile ve evlat edinme sistemlerinin basitleştirilmesi ve hızlandırılması için altyapı çalışmalarının yapılması gerek.
Bu arada Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin üç maddesine koymuş olduğu çekince nedeniyle Birleşmiş Milletler (BM) Çocuk Hakları Komitesi tarafından eleştiriliyor ve uyarılıyor. Demokratik açılımın samimiyetini tartacak isek hükümetin bu çekinceleri bir an evvel kaldırması gerek. Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası katılımlarında kurnazlığına çok güvenir ya, 1995’te anadilinde eğitimin önünü kapatmak için şu üç maddeye çekince koymuştu:
- Kitle iletişim araçlarının azınlık grubuna veya bir yerli ahaliye mensup çocukların dil gereksinimlerine özel önem göstermeleri konusunda teşvik edilmesi. (madde: 17. d)
- Çocuğun anne-babasına, kültürel kimliğine, dil ve değerlerine, çocuğun yaşadığı veya geldiği menşe ülkenin ulusal değerlerine ve kendisininkinden farklı uygarlıklara saygısının geliştirilmesi. (madde 29. c)
- Dini ya da dilsel bir azınlığa ya da yerli halka mensup bir çocuğun, kendi kültüründen yararlanma, kendi dininin gereklerini yerine getirme ya da kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılmaması.
(madde 30)
Türkiye, Ağustos 2009’da Birleşmiş Milletler’e sunduğu raporda “Etnik köken, dil veya din bakımından farklı gruplara mensup çocukların, kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama, yahut özel alanda kendi dilini kullanma bakımından sorunu bulunmamaktadır” diyor. Çocuk hakları savunucularıysa hükümete şunu soruyor: “Bu çekincelerin, çocukların günlük hayatlarında herhangi bir sorun yaratmadığı bilgisine hangi izleme mekanizmasıyla ulaştınız?”
Çocuklar dövülüyor, ağır cezalar alıyor, tecavüze uğruyor, öldürülüyor, kimsesiz ve bakımsız bırakılıyor. Çocuk sevmek dendiğinde mangalda kül bırakmayan milletimin çocuk haklarına sahip çıkması gerek. Hükümetin de hayatımızı ıslah edecek her açılıma çocukla başlaması şart.
Başbakanımız nasıl bir amca? İkide bir kaptığı çocuklarla poz verdiğine göre, çocukları seven biri olsa gerek."

November 6, 2009

Uyku problemi, çözümü ve düşündürdükleri...

Uyku problemi
Bir bebek emzirilerek, kucakta sallayarak veya pış pışlayarak uyutulur ve daha sonra çıt çıkarmadan, usulca beşiğine konur; derin bir nefes alınır ve birikmiş işleri yoluna koymak için bilgisayar başına geçilir. İlk önce stres dolu uyutma işinden sonra biraz rahatlamak için e-maillere bakılır, sonra hızlıca yeni kayıt göndermiş annelerin blogları gezilir ve zevkle okunan bir yazıya cevap yazmak üzere yorum tuşuna basılır ama ne mümkün! "Aha aha" diye kesik kesik bir ağlama sesi gelir; henüz yarım saat önce yatırdığınız bebeğiniz sizi çağırmaktadır, evet eşinizi değil sizi! Çünkü eğer o giderse bu sakin başlayan kesik ağlama sesi sürekli ve yüksek bir tona dönüşüp bebeğinizi uyandıracak ve bebeğiniz çok uykusu olduğu halde sizi ememediği için uyuyamadığından bu duruma sinirlenip daha çok ağlayacak ve akabinde kısır döngüye girip hem sizi hem de kendisini çileden çıkacaktır. Ve siz de bunu hiç mi ama hiç istemediğiniz için koşarak yanına gider, beşiğinden alıp paragraf başına geri dönersiniz.

Problemin tarihi
Tam olarak bu aşamaya nasıl geldiğimizi hatırlamamakla birlikte, 6 aylık olduktan sonra uyku ile ilgili bir problemimiz olduğunu farkedip 10. aya kadar sabrettikten sonra bir çözüm bulmak gerektiği konusunda karar birliğine vardık diyebilirim. Bizim kişisel tarihimiz dışında uyku problemi gerçekten çok eski bir problem. Bir bebeğin tarihi içerisinde konumlandırmak gerekirse de, okuduğum çalışmalar ve kişisel anılar bunun 6-7 ay civarında başlayıp ya da anne-baba tarafından farkedilip/bilinç düzeyine çıkarılıp; 9-12 ay arasında tavan yaptığını ve önlem alınmazsa 2-3 yaşına kadar devam ettiğini söylüyordu.

Bulgular
Karşılaştığım kaynaklarda en çok bahsedilen ve bizim de bizzat şahit olduğumuz bulgular şunlar:
  1. Kendi kendine uyuyamama (genelde biberon, emzik veya emzirme dışında uykuya dalamama)
  2. Gece neredeyse her saat başı uyanma (aslında uyku döngüsünün bir parçası olması dolayısıyla normal bir step --kısa uyanış)
  3. Gece boyunca emmek isteme, anne memesini emzik olarak kullanma
  4. Gündüz iştahsızlık
  5. Gece vakti babayı gördüğünde "ortalığı yıkma"
  6. Özellikle 9-10 ay civarında anne memesine artan düşkünlük ("anne mem" diye ağlayarak annenin bir yandan içinin yağlarını eritme diğer yandan da kendini kötü hissetmesine sebebiyet verme:)
  7. Tüm bulguların şiddetinin/derecesinin zamanla doğru orantılı olarak artması
Problemin çözümü
Uyku probleminin çözümü ile ilgili yöntemler genelde iki ana başlık altında toplanıyor: "Bırak ağlasın" ve "ağlamak yok". Bebeklerin tek iletişim şekli ağlamak olunca, onları öylece bırakmanın karşılıklı iletişim ve güven açısından çok sağlıklı olmayacağını düşündüğümüz için "ağlamak yok" (gülmek var:) kategorisindeki metodlardan iki tanesini denedik.

Bunlardan birincisi, daha önce bahsettiğim Elizabeth Pantley'in "The No Cry Sleep Solution" metodu. Bu metod, uyku eşleştirmelerinin yavaş yavaş azaltılarak bırakılması esasına dayanıyor ve uygulaması daha uzun süren bir çözüm öneriyordu. Biz bunu gerçekleştiremedik. Gece vakti 1., 2. kez uyandığı zaman uyguladık ama biz yattıktan sonraki uyanmalarında çok zor oldu, tatlı uykumuza 5 dakika daha önce dönmek için kısa süreli çözümlere tav olduk.

İkincisi ise "Whisperer's Sleep Method", nam-ı diğer "Yatır/Kaldır". Bu metodu 1 haftadır uyguluyoruz ve YavruSu doğduğundan beri, yani 10,5 aydır ilk kez 7 saat kesintisiz uyudu :)) Nasıl olduğunu anlamadık ama inanılmaz hızlı bir şekilde adapte oldu ve gündüz yemelerini bile etkiledi. Bebiş bir haftadır gece emmediği için gündüz acıkıyor ve iyi yiyor, gündüz iyi yediği için de gece rahat uyuyor. Metod "6 aya kadar bebeğinizi yatağına yatırıp sırtını sıvazlayarak pış pışlayarak uyutun, 6 aydan sonra da yatağına yatırıp ağlayınca kucağınıza alın ancak susar susmaz tekrar yatırın ve böylece kendi kendine, kendi yatağında uyumayı öğrenecektir" diyor. Gerçekten basit bir metod. Zaten orijinal dilinde de "E.A.S.Y method" olarak sunulmuş. Kolay anlamına gelen EASY kelimesi, Amerikalıların bayıldığı bir kelime sanatı olan akronim haline getirilmiş: Eat, Activity, Sleep and You. Yani "Yemek, Aktivite, Uyku ve Siz": Uyanınca yemek yer, sonra birlikte çeşitli aktivitelerde bulunur/oyun oynarsınız, o tekrar uyur ve bu arada siz de dinlenirsiniz (akronim uğruna biraz kabalaştırılmış bir anlatım sunuyor ama bu tarz hakikaten çok hakim bu diyarlarda). Herneyse, metodu uygulamak da gerçekten kolay çünkü çok hızlı sonuç veriyor --tabii eğer ısrarlı ve istikrarlı bir şekilde uygularsanız. Zaten sanırım her metod için anahtar nokta burası: yani hangi metodu uyguladığınızdan ziyade, onu istikrarlı bir şekilde uygulamanız daha önemli.

Bizim sadece ilk gece zor oldu (1 saat 45 dakika sürdü ve 58 kere yatırıp kaldırdım) ki bunu bekliyordum. Tracy Hogg'un --kitabın yazarı-- ilk gece 126 kez yatırıp kaldırmış ancak 3 günde sonuç almış olmasından cesaret alarak çok sabırlı ve sakin davranmaya özen gösterdim, çünkü bu sefer kısa süreli çözümlere pay vermeye hiç niyetim yoktu; gerçekten artık canıma tak etmişti! Uyku uyuyamanın yanısıra her saat başı 20 dakika boyunca bir bebeği uyutmaya çalışmak çok yıpratıcıydı ve gece boyunca emdiği için tahriş olup moraran memelerimin acısı da cabası olmuştu. Aslında eylem planına göre baba başrolü oynayacaktı çünkü beni memeyle özdeşleştiriyordu ve bunu kırmalıydık; ancak YavruSu bu duruma çok sinirlenip şiddetli bir ağlama krizine girerek anneyi yanına getirtmeyi başardı. Ama sonraki tüm uyanmalarda ve diğer gecelerde *süper babamız* metodu binbir özen ve itinayla uyguladı ve uyanma sayısı ve uyutma süresi inanılmaz bir şekilde düştü. En son gece birkaç dakika içerisinde uykuya dalıp sadece 1 kere uyandı, o da 12 civarı altını değiştirirken. Sonra sabah 7'ye kadar uyudu :))

Şimdi ben uyku rutinini yapıyorum, iyi geceler dileyip yatağına yatırıyorum, sonra babası devralıyor: ağlayınca alıp susunca yatırıyor, biraz sırtını sıvazlıyor ve birazcık pış pışladıktan sonra bırakıyor, ve YavruSu mışıl mışıl uyuyor.

Tartışma ve Sonuç
Sonuç olarak kendi kendine uyuması gerektiğini öğrendi. Bunun iyi birşey olduğunu umuyorum. Ancak bu konudaki kaygılarımı da paylaşmadan edemeyeceğim. Genel olarak "eğitim" dediğimiz şeyin, nasıl uygulandığının tartışılması ve sürekli olarak sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca ben değil tabii, bu konuda çok değerli insanlar tarafından yapılmış çok önemli çalışmalar var; örneğin Chomsky'nin BGST yayınlarında çıkmış Demokrasi ve Eğitim kitabı. Benim dikkat çekmek istediğim nokta da uyku eğitimi konusunda ne kadar demokratik davrandığımız.

Şimdi flashbackle 6-7. ay civarına dönecek olursak bebeklerin genelde bu zamanlarda kendi kendilerine hareket etmeye başladıklarını gözlemleriz. Otururlar, emeklerler veya bir yere tutunup ayağa kalkabilirler. Bizim case'imizde YavruSu kendi kendine hareket etmeye başlayınca işin boyutu gerçekten çok değişti. Kendi kendine hareket edebildiği zaman çok mutlu bir bebek oldu, kucağa almak veya herhangi bir nedenle hareketini kısıtladığımız zamansa tam tersi çok aksileşti. Uyku problemlerinin de bu dönemde başlaması bana pek tesadüf değilmiş gibi geliyor: bebeklerin artık anneden bağımsız bir birey olmaya başladığı ilk dönem. Sonra 9-10 ay civarında bebekler artık çoğu şeyi anlamaya başlarlar, rahatça emekler ve hatta bazı tezcanlıları yürümeye bile başlayabilirler. Uyuyamamanın başka nedenleri de vardır elbette ancak beşik denilen şeyin ne kadar demokratik olduğu konusunda ciddi şüphelerim var. Güvenlik adı altında özgürce hareket etmenin tadına varmış bir bebeği parmaklıkların arasına koymak ne kadar doğru gerçekten bilemiyorum. Biz uyandığımızda kendimizi bir kafesin içerisinde bulsak ne yaparız? Acaba bebeklerimize 'uyku eğitimi' adı altında çaresizliği mi öğretiyoruz? Gün gelip özgür bir birey olmalarını istediğimizde bu iki yüzlü bir davranış olmayacak mı? Bilemiyorum, yeniden düşünmeli, çok düşünmeli ve hep sorgulamalı... Sonuç olarak yine uykusuz kalmalı, bu konuda çok uyanık olmalı!

Güncelleme: Bu yazıyı yazdıktan sonra, beşiğinde uyutmaya çalışmaktan vazgeçtik ve kendisinin kolayca inip çıkabileceği yer yatağı sistemine geçtik. Şu anda 22 aylık ve hala bizimle uyuyor ve bu ailecek hepimizi çok daha mutlu ediyor.