October 23, 2013

'Korkunç' çocuklar

Bizim ufaklık 1 yaşına geldi ve yürümeye başlayalı beri tam bir bızdık (toddler) davranışı sergilemeye başladı. Artık çiş dolu lazımlığını tuvalete kendisi götürüp boşaltmak istiyor, çişler yere dökülmesin diye ben bir ucundan tutmaya çalışınca, o büyük bir hışımla diğer ucundan tutup çekiyor ve benim yerlerin çiş olmaması için gösterdiğim tüm çaba, bana daha çok çaba olarak geri dönüyor. O taşırken 3-5 damla dökecekse, ben karışınca tüm çişler yere gidiyor --Bızdık Davranışı No: 1.

Ya da mesela pek 'özenli' ablasının ortada bıraktığı küçük lego parçasını ağzına attığında, ısırılma pahasına parmağımı ağzına sokup lego-korsanın kancalı kolunu ağzından çıkardığım anda kendisini yere atıp ciddi ciddi dövünüyor --Bızdık Davranışı No: 2.

"En iyisi hiçbir şeye dahil olmayacaksın, bırak ne halleri varsa görsünler!" diyemiyorum ve her seferinde kendimi tehlikeye atıp duruma müdahele ediyorum. Ama sonuç olarak her seferinde çemkirilen ben oluyorum ve üstüne üstlük hem ortamı, hem durumu yine-yeniden-ve-hep ben toplarlamak durumunda kalıyorum --Anne Davranışı Seri: klasik.

Bu durumlara, ikinci kez bir çocuk büyütüyor olmama rağmen şaşırıyorum. "Hani bunlar 2 yaşında korkunç olacaklardı? Daha 1 bile olmadan neyin siniridir, neyin harbidir bu?" diye kara kara düşünüyorum. Daha doğrusu düşünüyordum, artık buldum!

fotoğraf: http://www.bigpicture.in/photographs-of-the-naughty-kids/

Evet, aslında çocuklar hep korkunç, her yaşta, her zaman korkunçlar :) Hiç karışılmasın, müdahele edilmesin, yollarına çıkılmasın, her şeyi kendileri yapsın istiyorlar. Hareket etmeye başladıkları andan itibaren bu böyle. 1 yaşındayken kendi arabasını itmek vasıtasıyla insanlara korku dolu anlar yaşatmak, 2 yaşındayken bıçakla kendi köftesini kesmek, 3 yaşındayken (hava-kombinasyon ve dahi yaş olarak) en uygunsuz kıyafetleri bulup giymek, 4 yaşındayken tek başına dışarı çıkmak, 5 yaşındayken 8 saat sürse ve anne-babaya cinnet geçirtse de ayakkabısını kendisi bağlamak, 13 yaşındayken karşı cinsle 'uygunsuz' münasebetlerde bulunmak, 16 yaşındayken motorsikletle dünya turuna çıkmak, 18 yaşındayken arkadaşlarıyla bungee jumping yapmak, 30 yaşındayken hala evlenmeyerek o çok istediğiniz torun sevgisinden sizi mahrum etmek... Yani sizin yapmasını istemediğiniz her şeyi yaparak size 'korkunç' bir hayat yaşatmak.

Tabii bu baktığınız yere göre değişiyor. Eğer kafanızda çocuğunuzun hayatı için kurduğunuz, size göre pek 'tatlı' hayaller varsa, çocuğunuz da bunu bilirmiş gibi mutlaka onları yıkmak için uğraşacaktır; hatta normalden daha fazla çabalayacaktır. Ama eğer onu doğduğu andan itibaren ayrı bir birey olarak görüp kendi isteklerinin/hayallerinin peşinden koşabileceğini kabul ettiyseniz bu hayatta aşmışlardan --ya da kopmuşlardan-- biri olmuşsunuz demektir.

Kopmuşlar, genelde anne tarafından "baba" tabir edilen kişiler olabiliyor. Annelerin çocuklarla yaşadığı sinir harbi karşısında hiç istiflerini bozmadan son derece sakin durarak, annenin tırlatma çizgisine bir aşama daha yaklaşmasına sebebiyet veren bu kişiler, genellikle anne tarafından "bir şey söylemeyecek misin?!?!?!" diye 'kibarca' sorularak duruma dahil edilmeye çalışılıp sonuçta faturanın yine anneye çıkarıldığı bir durum yaşatabiliyorlar insana.

Aşmışlar, yine sakinliğini bozmuyor ama durumdan kopuk da davranmıyor, tam tersine sinir harbi yaşayan ve yaşatan bebenin dilinden anlıyor ve onu doğru yere yönlendirebiliyorlar. Kaç yaşında olursa olsun ona birey olarak davranıp dizlerinin üzerine çökerek göz teması kuruyor, ben diliyle konuşup duygu yansıtması yaparak bebelerini sakinleştirebiliyorlar.

Ama bizde her zaman böyle olmuyor. Genellikle şöyle oluyor:
- Dışarı çıkmak istiyorum.
- Bahçeye çıkabilirsin.
- Hayır, ön tarafa çıkmak istiyorum.
- Olmaz, oradan arabalar geçebilir, tehlikeli.
- Kapının önünde oynarım.
- Hayır, biz olmadan çıkamazsın, şu yemeği atayım, birlikte çıkarız.
- Tek başıma çıkıcam.
- Hayır çıkamazsın.
- İstiyorum ama!
- Çıkamazsın ama!
- Ama istiyorum!!
- Ama çıkamazsın!! (duygu yansıtmasını kelime yansıtması olarak anlamış anne)
- Üveaaaaa!!!!!
- Böyle yaparsan hiç çıkamazsın bak söyleyeyim.
- Annecim, dışarı çıkabilir miyim lütfen?
- Hayır biz olmadan çıkamazsın, dışarıda kötü niyetli insanlar olabilir (dışarısı manyak kaynıyor, seni kaçırıp organlarını çalabilirler'in kibarcası).
- Güzelce sordum ama.
- Tamam o zaman güzelce söylüyorum: bahçeye çıkabilirsin. (hop döndük mü başa, bozuk plak gibi çal dur artık, tabii her çalışta sesi daha da artıyor ve en sonunda karşılıklı olarak şöyle bir şeyler duyuluyor:)
- Ğyayajagşasdjkfaşsldfaeraesfzc va va vaaaa!!!!!!!!!!!!!!
(ve olay annenin klasik son sözü ile sona eriyor, en azından annenin tarafında)
- Çıkılmayacak dediysem çıkılmayacak. Nokta. 

1 yaşındayken daha kolay, çünkü henüz hala etrafta ilgilerini çekebilecek çok fazla şey var; ota b.ka şaşırıp duruyorlar zaten. Ama 2 yaşına geldiklerinde giderek zorlaşıyor, çünkü hem hafızaları gelişiyor, hem de etraftaki çoğu şeye hakim oldukları için ilgilerini dağıtmak güç oluyor. 3'te biraz çözülüyor çünkü artık biz onları muhtaç bebeler olarak görmekten vazgeçiyoruz. Geçemediğimizde, onları koruma adı altında sürekli bir şeyleri kısıtladığımızda, vakti geldiği zaman artık onlar bizden vazgeçiyorlar. Ergenlikle birlikte yetişkin bedenine geçtikleri zaman rövanş* maçıyla sahalara çıkıyorlar (*rövanş, Fransızca "revenge"dan geliyor, a.k.a. intikam!!!) Eğer o zamana kadar birey olduklarını kabullenememişsek, işte o zaman bizim için gerçekten 'korkunç' günler başlıyor. Yani baktığımız açıya göre yaşam bize hep korkunç. 


Korku toplumu

Tabii çocuklara da korkunç, hatta onlara daha korkunç. İktidarla sürekli bir çatışma içerisindeler, önce anne-baba, sonra öğretmen, müdür, sonra patron, derken yaşam hakkınız olan şeyleri korumaya kalktığınızda polis, devlet... Hayat boyu bir mücadele. Ve iktidarın söylemi hep aynı: "Her şey sizin güvenliğiniz için!"

Güvenliği sağlamak için savaşlar yapılıyor, darbe yapılıyor, güvenliği sağlamak için su sıkılıyor, gaz bombları atılıyor, insanlar-gencecik insanlar öldürülüyor, güvenliği sağlamak için okullarda öğretmenler tenefüslerde bile nöbet tutuyor, güvenliği sağlamak için çocukların dışarıda özgürce oynamasına izin verilmiyor.

Elbette anne-babaların niyetleri daha 'masum', sonuçta dışarısı tehlikeli, tanımadığımız insanlar var, çocuklarımızı kaçırabilir, onlara korkunç şeyler yapabilirler, sokaklar artık güvenli değil... Ve fakat bu masum görünen gerekçenin altında yatan "ben sana güveniyorum ama çevreye (Türkiye'de artık "polise" diye değiştirilebilir) güvenmiyorum" mesajı farklı iktidar biçimleri tarafından farklı şekillerde kullanılabilir. Mesela, ben halkıma güveniyorum ama bu ayyaş-çapulculara güvenmiyorum, o yüzden onları böcek gibi öldürüyorum. Bir diğer versiyonu da islamofobi. Ama hepsinin sonucunda ortaya çıkan şey aynı: korku toplumu.

Oluşturulan korku toplumlarının pek çok nedeni var elbette. Ancak sonuçlarına bakacak olursak, hayatın, çocuklar için ne kadar zor bir hale geldiğini görmemiz hiç de zor olmaz. Çocuklar artık çok yalnız büyüyorlar, bir evin içerisinde çoğu zaman yalnızca bir anne ve bir baba ile geçiyor ömürleri. Başka çocuklarla bir arada olduklarında nasıl oynayacaklarını bilmiyorlar. Başlangıçta güzel gitse de bir noktada mutlaka kriz çıkıyor ve biz büyükler hemen tepelerinde bitip kriz yönetimi yapmaya başlıyoruz. Yönetim de "aman çocum, bak paylaş, aaa arkadaşa vurulur mu hiç, ne kadar ayıp!" gibi klişe lafların ötesine geçemiyor. Peki bizim çocuklara yaptığımız ayıp değil mi? Çocukları yalnızlaştır, bakıcı olarak iPad/iPhone kullan, sosyalleşmesi için fırsat sunma, sonra bir de gidip çocuğa çemkir. Veya, özgüveni yüksek yetiştireceğim diye her istediğini yap, tepene çıkar, sonra o sana çemkirsin.


Büyük şehir, küçük hayatlar

Evrimbilimci psikolog Peter Gray "The Play Deficit" makalesinde sosyal oyun fırsatı verilmeyen çocukların giderek daha narsistik olduğundan, empati yeteneklerinin zayıfladığından ve gelinen noktada çocuklarda görülen zihinsel hastalıkların ve intihar oranlarının giderek artmakta olduğundan bahsediyor. 15 yaşın altındaki çocuklarda görülen intihar vakası sayısı, 1950'li yıllarda görülen sayının 3 katına çımış. Yani, şimdiki çocuklar artık hem yalnız, hem korkunç, hem hasta, hem de çaresiz. Tabii bizler de.

İki çocuğumu da normal doğurdum, ilaçsız vajinal doğum. İlk doğumdan sonra bir süre bulutların üzerinde uçtum, kendimi 10 kaplan gücünde hissediyordum. Artık bunu başardım ya, başaramayacağım hiçbir şey yok şu hayatta diye düşünüyordum. Ama YavruSu ile evde 1 hafta geçirdikten sonra o bulutların üzerinden tepetaklak aşağı düştüm ve nasıl doğum yaptığımın hiçbir önemi kalmadı. Uzun bir düşüştü bu, uzun süre kendime gelemedim. Önce etrafımdaki çocuklu ailelere kızdım. Biliyordum zorlukları olacağını ama bu kadar zor olacağını tahmin bile edemezdim. Neden kimse bana böyle olacağını söylemedi diye epey öfkelendim. Derler ya bir çocuk yetiştirmek için bir köy gerekir diye. İşte artık maalesef ne bir köy var bizim etrafımızda, ne de biz böyle bir köyde yetişmişiz ki etrafımızdaki çocukların bakımına dahil olmuş olup deneyim kazanmış olalım. Neyse ki, ikinci doğumda biraz daha tecrübeliydim, düşüş apartman yüksekliği ile sınırlı kaldı :)

Peki nedir çaresi? Nasıl olacak, nasıl sosyalleşecek bu çocuklar ve biz ebeveynler?

Eskiden okullar yarım gündü, bizim hayatımızda çok önemli bir yer tutmazdı. Şimdi artık çocukların tam gün (sabah 8-akşam 5, hatta bazı yerlerde 7-6) gönderildiği kreşler, okullar var. Ancak Gray'e göre okullar da çare olamıyor bu 'korkunç' soruna. Çünkü, okullar demokratik olmaktan çok otoriter olduğu ve dayanışmadan çok rekabeti desteklediği için bu özellikler (yani sosyalleşme, empati yeteneği, vb.) okullarda geliştirilemiyor. "Okul yalnızca, birisinin sizden yapmanızı istediği bir şeyi yapmayı öğrenmek için iyi bir yerdir, çocukları hayata hazırlamak için değil" diyor ve ekliyor:
"Oyun oynamak, öğrenmektir. Oyunda çocuklar, hayatın en önemli derslerini öğrenirler, okullarda öğretilemeyen derslerini. Bu dersleri iyi öğrenmek için, çocukların çok fazla oyuna ihtiyacı vardır -- çok ve çok daha fazlasına, yetişkinlerin müdahelesi olmadan."
fotoğraf: http://blog.xoafrica.com/culture/the-bushmen-contemporary-art/

Tabii, Gray'in bahsettiği daha çok sosyal oyun, karışık yaş gruplarıyla birlikte ebeveynlerin olmadığı bir ortamda, güdümlü aktiviteler yapmak değil, özgürce oyun oynamak (yani i-Pad oyunları saylanmıyor :P). Çocuklar anne-babalarıyla oynarken daha mızmız/oyunbozan olabiliyorlar ama arkadaşlarıyla oynarken böyle yapmıyorlarmış. E tabii, biliyorlar ki anne-baba ne yaparlarsa yapsınlar onların yanında olacak, fakat arkadaşları bir dahaki sefere onunla oynamaktan imtina edecekler. Yine Gray'e göre:
"Oyunun sosyal becerileri geliştirmek için bu kadar güçlü bir araç olmasının nedeni, gönüllü olmasıdır. Oyuncular istedikleri zaman oyundan çıkabilir ve eğer mutsuzlarsa oyundan çıkarlar. Her oyuncu bunu bilir ve eğer oyunun devam etmesini istiyorsa, kendi istekleri ve ihtiyaçları kadar diğer oyuncularının istek ve ihtiyaçlarını da karşılamalıdır ki oyuncular oyunu bırakmasın. Sosyal oyun çok fazla pazarlık yapmayı ve taviz vermeyi içerir. Eğer patronluk taslayan birisi tüm kuralları belirliyor ve diğer oyunculara ne yapacaklarını söylüyorsa, arkadaşları onunla oynamak istemeyecektir ve oyundan çıkıp başka bir yerde kendi oyunlarını kuracaklardır. Bu bir dahaki sefere oyun kurarken daha fazla dikkat edilmesi için önemli bir deneyimdir. Arkadaşları için de; eğer patronluk taslayan kişinin hoşlandıkları özellikleri varsa, onunla oynamadan önce isteklerini daha net ortaya koymaları gerektiğini öğretir. Sosyal oyundan zevk almak için otoriter değil ama iddialı olmak gerekir ve bu sosyal hayatın tümü için geçerlidir. Oyun oynayan çocukları izlerseniz çok fazla müzakere yaptıklarını ve uzlaşmak için çok fazla taviz verdiklerini görürsünüz. Oyunu nasıl oynayacakları üzerine konuşarak geçirdikleri zaman, gerçek oyundan çok daha fazla zaman alır. 
Sosyal oyunun altın kuralı 'Başkalarının sana davranılmasını istediğin gibi davran' değildir. Daha çok, biraz daha zor olan: 'Başkalarına, onların kendilerine davranılmasını istediği gibi davran'. Bunu yapmak için diğer insanların beynine girip onların bakış açısından bakabilmeniz gerekir. Çocuklar sosyal oyunda her zaman bunu yaparlar. Oyundaki eşitlik, aynı olanların eşitliğinden gelmez. Daha çok, bireysel farklılıklara saygı duymaktan ve herkesin istek ve ihtiyaçlarını aynı derecede önemli olarak görmekten gelir. Thomas Jefferson'ın tüm insanların eşit olarak yaratıldığı lafının en iyi yorumlaması budur. Hepimiz aynı şekilde güçlü, aynı şekilde zeki ve sağlıklı değiliz ama hepimiz aynı şekilde saygıya ve ihtiyaçlarımızın karşılanmasına değeriz."
Antropologlar, avcı-toplayıcı topluluklarda yaptıkları incelemelerde baskıcı ve ezici (bullying) davranışların bulunmadığını gözlemlemişler. Başkanları ve/veya otoriter ve hiyerarşik bir yapıları yokmuş. Topluluğu etkileyen olaylarda uzun süren tartışmalar sonucu birlikte karar veriyor ve var olmak için her şeylerini paylaşıyor ve birlikte çalışıyorlarmış. Bunu yapabilmelerinin önemli bir nedeni, Gray'e göre, çocukken olağanüstü miktarda sosyal oyun oynamalarının altında yatıyor.
"Sosyal oyun, aynı zamanda sinir ve korkuları yönetmeyi de öğretir. Okulda ya da büyüklerin olduğu diğer yerlerde, genellikle büyükler, çocuklar adına karar verir ve onların problemlerini çözerler. Ama oyunda çocuklar kendi kararlarını kendileri verir ve kendilerine ait olan problemleri çözerler. Büyüklerin yönlendirdiği ortamlarda, çocuklar zayıf ve savunamasızdır. Oyunda, güçlü ve muktedirdirler. Oyun, çocukların yetişkin olmak için pratik yaptıkları bir dünyadır. Oyunu çocuksu olarak düşünürüz ama çocuğa göre oyun, yetişkin gibi olma deneyimidir: kendini kontrol etme ve sorumluluk alma. Oyunu engellediğimiz zaman, hayatları boyunca bağımlı ve kurban gibi davranan, onlara ne yapmalarını söyleyecek ve problemlerini çözecek bir otorite arayışı içerisinde insanlar yaratırız. Bu sağlıklı bir yaşam biçimi değildir."
Peter Gray makalesinde, avcı ve toplayıcı toplumlarda çocukların nasıl oynadığını, serbest bırakıldıkları zaman yaptıklarının yetişkin hayata kendilerini hazırlamak olduğunu, erkek çocukların iz sürme ve avlanma, kızların ve erkeklerin yenilebilir kökler arama, ağaca tırmanma, yemek pişirme, baraka yapma ve kültürleri içerisinde önemli görülen yeraltı sığınağı, kano gibi artefact'ler yapma oyunları oynadıklarını anlatıyor. -Miş gibi yapılan oyunlar incelendiğinde çocuklar hep kendilerini büyüklerin yerine koymak istiyorlar(mış).

Bizimki de kardeşi olmadan önce ve olduktan sonra uzunca bir dönem anne-abla-kardeş-miş gibi yaptığı oyunlar oynamak istedi, öyle ki bir ara sürekli küçük kardeşmiş gibi yapmaktan yürümeyi ve konuşmayı unutacaktım :) Burada bir öğretim üyesi arkadaşımız bahsetti, bir ara sürekli konferanslara gidince, kızı arkadaşıyla konferansa gitme oyunları oynamaya başlamış. Evet, şimdiki yetişkin hayatları da farklı. Çocuklar da bunlardan etkilenip kendilerini böyle bir hayata hazırlıyorlar. O yüzden biz ne kadar dediğimi yap diye dövünürsek dövünelim, onlar ısrarla bizim dediğimizi değil, yaptığımızı yapacaklar.

Giderek küçülen, eve ve hatta bilgisayarlara/ekranlara hapsolan hayatlarımız var artık. Çok şey öğreniyoruz, başka hayatlara tanıklık ediyoruz, o ayrı. Kimin ne yediğini, saat kaçta nerede kimlerle buluştuğu bilgisi anında karşımızda. Ancak, sadece ekrandan bize gösterilen kadarını görüyoruz, görmediğimiz, bilmediğimiz bir çok şey var. Hergün karşılaşmalar yaşıyoruz, kişisel sandığımız bir sürü sorunla uğraşıyoruz. Oysa bilmiyoruz ki bunlar çoğunlukla hepimizin sorunu, bizim oluşturduğumuz hayatın/toplumun/sistemin/dünyanın sorunları.


Çıkış

Neyse ki alternatif yapılar da var. Son günlerde çok mutlu olduğum bir haber, Başka Bir Okul Mümkün derneğinin kurduğu Mutlu Keçi okulunun açılmış olması. Ya da Gray'in makalesinde bahsettiği Sudbery Valley School'un 40 küsur yıldır faaliyetini sürdürebildiği. Okul --demeye bin şahit, zaten sınıf diye bir şey de yok, daha çok arkadaşlarınızla kaldığınız büyük bir ev gibi-- 4-19 yaş arası çocuklardan oluşuyor ve çocuklar bütün gün özgürler, okulun kurallarına uydukları sürece ne yapmak isterlerse, ne kadar sürede yapmak isterlerse (burada çocuğun bir şey öğrenmek için kendi zamanında yapması gerektiğinin ne kadar önemli olduğundan bahsediyorlar, zil sesi olmadan istedikleri kadar yoğunlaşabiliyorlarmış çocuklar) yapabilirler. Okulun kurallarının da eğitim-öğretim ile hiçbir ilgisi yok; kurallar yalnızca barışı ve düzeni korumakla ilgili.

Sudbury Valley School

Şu anda, bizim yaşadığımız yerlerde böyle okullar yok maalesef. E sokaklarda da çocuk yok. "Hadi gelin köyümüze geri dönelim", ya da "neydi o eski günler, biz çocukken geceyarılarına kadar sokaktaydık" geyiklerine girmeye de hiç gerek yok. Ama umutsuzluğa düşmek de yok, hala yapılabilecek şeyler var.

Bir öneri geniş aile. Yani çocuk bakımına aile büyüklerini de dahil etmek. Ve fakat, Idle Parent (Aylak Ebeveyn) kitabının yazarı diyor ki, artık anneanne-babaanne ve dedeler, miraslarını gemi seyahatlerinde harcamakla meşguller, o yüzden çocuklarla uğraşacak zamanları yok :) En mantıklısı, çocuklu arkadaşlarınızı evinize davet etmek. Şimdi artık sadece doğumgünlerinde yaptığımız bir şey. Gerçi o da değişti. Eskiden doğumgünü partilerini çok severdim, bol arkadaş ve pasta/börek olurdu. Büyükler kendi aralarında takılırken biz çocuklar istediğimiz gibi oynardık. Ama maalesef artık doğumgünleri de profesyonelleşti, villalara taşınıp güdümlü aktivitelerle doldu. Sürekli olarak çocuklarımızı eğlendirme peşindeyiz. Daha da kötüsü vaktimizi veremediğimiz zaman, paramızla, birkaç kez bakıp bir kenara attıkları oyuncaklar alarak onları eğlendirmeye çalışıyoruz. Çocukların, diğer çocuklarla özgürce oynayabileceği alanlar giderek daraldı. Ev ortamı kalabalıktı, sıcaktı; sokaklar heyecan vericiydi, çocuk doluydu. Yine olabilir, yapılabilir bir şey aslında.

Hodgkinson da diyor, evinize bol bol insan davet edin, siz bir köşede içkilerinizi yudumlayıp sohbet ederken [ya da ülkeyi kurtarırken, birlikte müzik yaparken, örgü örerken, bir kareografi üzerine çalışırken, masa oyunları oynarken, dans ederken, oyun geliştirirken ve artık arkadaşlarınızla birlikte yapmaktan hoşlandığınız ne varsa gerisini siz doldurun] çocuklarınız sizi özgür bırakacaklardır [tabii asıl amaç çocukları özgür bırakmak, çaktırmayın]. Bir de diyor ki evinizin dağınık olmasından utanmayın, tam tersine derli-toplu bir eve arkadaş davet etmek kabalıktır. Sizin evinizi gördükleri zaman, "aman yareppi eve bak! Oh, bizimki bu kadar değil neyse ki :)))" diye sevinsinler; sonra onlar da sizi davet edecektir ve bu şekilde hayat herkese güzel olacaktır.


Çıktıktan sonra

Çocuklarımız bizim değil ve bir gün gelecek bizimle aynı evde yaşamak istemeyecekler. Bizimki şimdiden sinirlendiğinde başka bir eve gitmekle tehdit ediyor bizi; uyanık ya, yemeklerimi de siz yapıp getirirsiniz diyor. Havayla beslendiği için sorun olmaz diye düşünüyorum ama biliyorum ki günü kurtarmaya yönelik politikalar, yalnızca günü kurtarmaya yarıyor. O yüzden uzun vadeli düşünmek gerekiyor. Onları uğurlarken yanlarında ne götürmelerini isterim? Bir hobisi olsun, sokaklarda güvenliğini sağlaması için ayikido öğrensin gibi şeyler değil bahsettiğim. "Tek isteğim mutlu olsun" geyiğine de girmek istemiyorum. Mutlulukla kafayı bozmuş, kendisi mutsuz bir nesilin ortaya attığı bu mottoya hiç mi hiç inanmıyorum. Hem mutluluk ne demek? Size göre mutluluk, belki ona işkence gelecek ya da onun mutlu olduğu şeyler sizin hayatınızı korkunç hale getirecek... Geyik haline getirilen mutluluğun resmini de, evet Abidin Dino yapamamış ama Nazım Hikmet'e cevaben yazdığı derin ve dokunaklı şiirden, bu soyut kavramı çok daha yüce şeylerle bağdaştırdığı, bizim gibi lay-lay-lom bir kavram olarak görmediği çok açık.

Neyse, konumuza dönecek olursak, bu evden çıktıktan sonra, onlardan beklediğim bir şey yok aslında. Ha evdeyken, beyniminizin içerisine girip bize davranılmasını istediğimiz gibi davransınlar, annelerin-babaların --her ne kadar hizmetçi gibi gözükseler de-- birer birey oldukları, kendi isteklerinin/hayallerinin peşinden koşabilecekleri gerçeğine saygı duysunlar [e hayatta her şey karşılıklı olduğu için biz de onlara böyle davranalım tabii]. Çıktıktan sonra da başlarının dikine gidip kendi isteklerinin/hayallerinin peşinden koşmaya, 'korkunç' çocuklar olmaya devam etsinler yeter.

Son olarak Hayyam'ın dediği gibi:
"Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz."
O yüzden sahnede olduğumuz bu kısa süre (kozmik takvim, 1 yıla yansıtıldığında, en uzun insan ömrü saniyenin yalnızca dörtte biri kadar sürüyormuş) içerisinde kendimize, birbirimize iyi bakalım, arada çevrim-dışından da bakalım ve yaşama, her türlü yaşama, ille de yaşama sahip çıkalım istiyorum.. işte bu kadarcık :)

16 comments:

yeliz said...

Vaktiyle mutlu olsun temennimi, yapmaktan hoşlandığı şeylerle dolu bir hayatı olsuna çevirdim beridir büyük bir yük kalktı üstümden. Yakında naparsa yapsın moduna geçeceğim:) bayram boyunca evimizden çocuk eksik olmadı pek de iyi oldu kanımca hemen hiç uğraşmadım arcayla:)

Fadis Hertelden said...

Çok güzel bir yazı olmuş, teşekkür ederim ve kocaman kucaklarım seni, çocukları benim için öp:)

Ece said...

Sadbury modelini hiç bilmiyordum, sayende öğrendim, çok teşekkür ederim. Okulun sitesine girip, neredeymiş bu rüya okul diye bakınca bize 1 saat uzaklıkta olduğunu öğrenmem ise ayrı bir şok oldu :))
Şimdi beni aldı düşünceler :))

Evren said...

Yeliz,
Sizin bayram tam bayram olmuş ne güzel! Evet yapmaktan hoşlandığı şeylerle dolu bir hayat çok güzel duyuluyor :)

Fadiş,
Çok sağolasın, çok teşekkürler, biz de sizi kucaklıyoruz sevgiyle :)

Ece,
Ne güzel bir yerde oturuyormuşsunuz siz. Valla, ben orada olsaydım, çocukları doğduğu gün waiting list'e kayıt yaptırırdım. Hem çok pahalı da değilmiş. O Play Deficit makalesinde okulla ilgili bilgiler var, onlara da bakabilirsin. Okulun giriş sayfasındaki videoyu izleyince ağzım açık kalmıştı :)

roka said...
This comment has been removed by the author.
Ece said...

Sen yazmasan haberim bile olmayacaktı bu okuldan :( Üstelik bu yıl büyük olasılıkla son yılımız burada, eşimin doktorası bitiyor, nereye gideceğimiz belli değil ne yazık ki. Sadbury güzel bir hayal oldu bizim için. Fiyatı gerçekten buradaki özel okullara göre çok uygun. Makaleyi okuyup, okulun sitesini saatlerce inceleyince iyice moralim bozuldu zaten :)

İkur said...

Yine eğlendik, yine öğrendik :) ve bolca düşünceye sevk olduk! :)
Biraz üzgün ve çokca yorgun musun acaba diye de düşünürken 'çıkış' bölümü tam zamanında geldi.. Tahmin ettiğimden iyi :)

Mutlu Keçi burada sayıca önemli bir kitleyi sevindirdi, umarım hem ulaşabildikleri öğrenci sayısı hem de eğitim hedefleri açısından ödün vermeden, gelişmeye devam edeceklerdir.

Selam ve sevgilerle...

saricizmeli said...

Özlemişiiiiiz Hanım Dudu.

yagizlahayat said...

Evren, ne zaman yeni bir yazını görsem hem seviniyor hemde bunu sonuna kadar asla okuyamam diyorum. Ama bakıyorum ki bırakamıyorum. Kalemine yüreğine sağlık. Sen ne güzel yazıyorsun, hep yaz...

..... said...

Sadbury modelini ilk kez duydum ama 4+4+4 sistemi geldiginden beri kafamda evirip cevirdigim dusuncelerin sinunda "olmasi gerektigine" inandigim hayallerimdeki sisteme benziyor sanirim: ders saati yok, tenefus yok, ogretmen yok, yas gruplari yok, mufredat yok. Bolca bahce ve atolye var benim cocugum o gun neyi merak ediyorsa onu arastiriyor, onu yapiyor. Kek mi pisirmek istiyor, golge nasil mi olusuyor, heykel mi yapmak istiyor, ne istiyorsa ve ne zaman istiyorsa o zaman yapiyor. Yetiskinler sadece guvdnligini saglamak ve cocugum isterse sorularina cevap verip, dogru kaynaklara yonlendirmek icin varlar. Sadbury'i ilk firsatta inceleyecegim ama bunlara benzer oldugunu tahmin ediyorum?

Cigdem said...

Evreeeen, cok sükür! Yine yazmissin, eline saglik, su gibi okudum! Cok güzel bir zamanlamayla yarali barnagima tuz basmissin diyebilirim:). Oyun, özellikle nispeten özgürce, müdahalesiz oyun ortami saglamaya calisirken cevremdeki inanilmaz müdahaleci, mahallemiz analarina girmemek icin kendimi zor tutuyorum maalesef. Özellikle bizim hatunun oynamak istedigi, hem de yan komusumuz olan yavrucagin anasi bildigin irkci ve sexist bir kadin. Napacagimi bilememekle birlikte, Defne'nin mutlulugu icin kan kusup kizilcik serbeti yuttum modundayim:(. Yaban ellerde, ya da bilmiyorum belki sadece Almanya'da cocuk büyütmenin cirkin yüzleriyle karsilasiyorum yavas yavas. Gelir ve okumusluk seviyesi artikca irkcilik artiyor gibi bir teorim var, komik ama gercek. Bu da oyunun tadini cok bozuyor.

Nar cicegi said...

Merhaba evren..gözlemledigim bazi seylerin adini koymama yardim ettin yine..özellikle cocuklarin oynarken yaptigi yiktigi yeniden nyaptigi kurallarin anlamini anladim...kurallari koymalari, oyunun kendisinden hep daha uzun sürüyor.. Demek ki sebebi buymus.. Cok güzel aciklayici bir yazi olmus.. Sen hep yaz arkadasim...

Evren said...

Ece,
Hadi ya, bizim de burada son senemiz. Nereye gideceğiniz belli mi? Belki gittiğiniz yerde de bu felsefeye yakın bir okul bulursunuz.

İlknur,
Doğru tespit etmişsin ama umudu, hayalleri elden bırakmak yok. İstanbul'da hayalini kurduğum sosyal çevreye kavuşacağız inşallah :) Mutlu Keçi, bizi de çok mutlu etti. Benim hala umudum var dedirtti. Heyecanla İstanbul oluşumuna katılmayı bekliyorum :)

Sarıçizmeli,
:) Ben de özlemişim yav. Uzun süre yazmayınca biraz uzun oldu ama, neyse artık yazmadığım günler hatrına idare ediverin ;)

Yağızlahayat,
Çok sevindim okuyabilmene. Ben de kimse okumaz diye düşünüyordum. Eşim de çok eleştiriyor, çok uzun yazıyorsun, yazının uzunluğunu görünce hevesim kırılıyor diye. Ne diyelim, ileriki günlerde daha kısa ve öz yazmak dileğiyle diyelim :)

......
Ne güzel hayaller bunlar, evet bu model de senin hayallerine çok benziyor. Hayallerinin gerçek olması dileğiyle sevgiler...

Evren said...

Çiğdem,
Nerdesin sen? Bloguna ulaşamıyorum. Adının üzerine tıklayınca linki çıkmıyor. Rica etsem bana adresini mail atabilir misin? Bu arada teorin ilginçmiş, doğru olabilir gerçekten de. Maalesef biz de burada sizinle benzer durumlar yaşıyoruz. Ama hala umudum var, seneye İstanbul'a dönüyoruz, oraya çok bel bağladım, orada da ayrı sorunlar olacak ama en azından üniversiteden çocuklu arkadaşlarımız var. Evet evet benim hala umudum var :)

Nar çiçeği,
Evet o kural belirleme aşaması cidden enteresan ve ben de hiç bu açıdan düşünmemiştim. Gerçekten çok şey öğretiyor.

ÇokBilmiş ÇokBilmiş said...

Küçük bir Akdeniz kasabasında yaşıyoruz. Kasabanın merkezindeyiz. Çocukların hepsi kreşe gidiyor. 4,5 yaşındaki kızımı kreşe göndermediğim için, gündüz vakti elimde fener çocuk arıyorum sokaklarda :)
Genellikle öğlene kadar birlikte ev işi yapıyoruz. Öğlen sokağa çıkıyoruz. Yılın 6 ayı zaten denizdeyiz, turist çocuklarla eğleniyoruz, sorun yok. Tek sorun benim kafamdaki "Her gün ayrı bir çocukla arkadaşlık yapması iyi mi? Yoksa okul, mahalle arkadaşlığı gbi her gün aynı çocuklarla mı oynaması gerekir?" şeklinde, anne kuruntuları işte... Başka şansımız yok zaten, mecbur her gün ayrı çocukla arkadaşlık ediyor.

Kışın ise sabahçıların kreşten çıktığı saate kadar yani 14.30-15.00 sularına kadar kütüphaneye, at binmeye, İnglizce kursuna filan gidiyoruz. O saatten sonra nihayet arkadaş buluyoruz. Ama onlar da oyun kurmayı bilmiyor arkadaşım! Büyük yaş grupları zaten okuldan çıkıp eve gidiyorlar. Sokakta büyük yaş grubu ya yok ya da dana gibi çocuklar, çocuk parkındaki kaydırakları kırmakla meşgul oluyorlar. Yahu bir seksek oynayın, ip atlayın, lastik oynayın, yakan top, yağ satarım bal satarım, aç kapıyı bezirgan başı vs vs. Yahu hiçbiri yoksa bari Sorvivor'culuk oynayın! Yok arkadaşım çocuklar oyun oynamayı unutmuş. Ben giriyorum mecburen araya. Hadi öğretmencilik oynayalım, ben öğrenci olayım filan diyip yere oturuyorum. Çocuklar boş boş bakıyorlar. Elimde tebeşir, koca karnımla (hamileyim) seksek oynamaya çalışıyorum, çocuklara göstermek için.

Bazen 1-2 çocuğun annesini kandırıp çocukları sağa sola tırmanmaya götürüyorum, antik tiyatroda tiyatroculuk oynatıyorum, ormanda yürüyüşe çıkartıyorum vs vs.

Son 1,5 senedir durumum bu. Elimden geleni yapıyorum. Ama hamileyim, doğumdan sonra devam edebilecek miyim bu tempoyla bilemiyorum. Kimse ev misafirliğine gitmek istemiyor, çünkü anneler çalışıyorlar ve mesai sonrasında da dinlenmek istiyorlar. Çalışmayanlar da ev işi il kafayı bozmuşlar, geri çağırmak zorunda kalmamak için ziyarete gelmiyorlar.

Kızım için yapabileceklerimi sonuna kadar zorluyorum ama hep günü kurtarıyorum, düzenli bir arkadaş grubu bulamıyorum. Ki dediğim gibi 7.000 nüfuslu küçük bir kasabadayız, İstanbul'da tüm çocuklar sabahtan akşama kadar kreşlerde zaten kimseyi bulmak mümkün olmuyordu, hep küçük yaş grupları ile oynamak zorunda kalıyorduk parklarda.

Ay yazarken daraldım. Çok sıkıntılıymışım meğer anlatasım varmış :)

Evren said...

Ne güzel ya, yılın 6 ayını denizde geçiriyorsunuz. Her gün ayrı çocukla arkadaşlık etmesinde bir sorun yok bence, daha sosyal olur, yabancılara karşı önyargılı olmaz. Farklı kültürleri tanır, ne güzel!

Sokaklarda çocuk biz de mumla arıyoruz. Bir de maalesef burası çok soğuk, kışın burnumuzu zor çıkarıyoruz (-10'larda hava, bazen daha da soğuk oluyor). Kütüphane iyi oluyor arada ama orada da çocuklar özgürce oynayamıyor. Hep bir yetişkin eşliğinde... O yüzden ben de okuldan eve çocuk taşıyorum :)

Size de bravo valla, hamile hamile sek sek :) Eminim içeride çok eğleniyordur bebiş :)) Sağlıklı bir hamilelik ve doğum diliyorum.