December 12, 2018

Ebeveynlik ve Şiddetsiz İletişim

Anne olduğum zaman ağzımdan çıkan cümlelere şaşırıp “Aman allahım! Annemin kehaneti gerçekleşiyor!! Anne olunca anlarsın demişti, gerçekten de anlıyorum: Buradan çıkış yok, alternatif yol yok! Annelik buymuş meğer!” diyerek hayıflandığım çok olmuştur. Ebeveyn kitapları okumaya başlamadan önce, annemin cümlelerini tekrar ettiğimi, içimden annemin çıktığını, anneme dönüştüğümü düşünüyordum. Ama Amerikalı ve Fransız yazarlardan derlediğim şu cümlelere bakınca durumun bu kadar basit olmadığını anladım: 
  • Annenle böyle konuşma! 
  • Bana sesini YÜKSELTMEEE! 
  • Şikayet etmeyi kes artık! 
  • Diğer ebeveynlerin ne yaptığı umrumda değil! Ben izin vermiyorum! Bitti. Nokta. 
  • Allahaşkına, kim sokuyor bu düşünceleri kafana?!?
  • Ağlamayı kes, yoksa ben sana ağlayacak gerçek bir sebep vereceğim. 
  • Sabrımı zorluyorsun! 
  • Tam bir baş belasısın! 
  • İki yaşında çocuk gibi davranmayı bırak! 
  • Ne halin varsa gör!
  • Neden sen de kardeşin gibi davranamıyorsun?!?
  • Mızmızlanmayı kes! 
  • Arkadaşın kendini köprüden atsa, sen de mi atacaksın?!?
  • Kaç kere söyledim sana bunu yapma diye?!? Çok kötü bir çocuksun! 
  • Eğer bir daha bunu yaparsan... 
  • Yazıklar olsun, oyuncak için kavga ediyorsunuz. Sürekli didişiyorsunuz! 
  • Yemin ederim sizin yüzünüzden ülser olacağım. 
  • Bir gün bana teşekkür edeceksin. 
  • Çocukların olduğunda anlayacaksın.
Ne yazık ki, bu cümleleri söyleyen yazarların hiçbiriyle annemin ya da onun annesinin herhangi bir bağlantısı olmamış. Hatta, hiçbiri daha önce Türkiye’de bulunmamış ve de Türkiyeli ebeveynler tarafından yetiştirilmemiş. Bu demek oluyor ki beynimizin derinliklerinde kayıtlı olan bu-tarz cümleler yalnızca ailemize ait değil; hatta yalnızca toplumsal bile değil, evrensel ortak hafızaya ait cümleler. Yani işimiz zordan da öte!  
Biz ne kadar ‘bu-tarz’ bir insan olmadığımızı düşünsek de, çocuklarımıza sevgi ve saygıyla yaklaşmaya çalışsak da bu cümleler hafızalarımızda kayıtlı duruyor ve 80’lerde ünlü olmuş “Affet Ne Olur Beni” şarkısındaki gibi, bir kızgınlık anında ağzımızdan çıkıyor. Söylediklerimiz doğru değil, gerçek duygularımız değil... Ama işte, o anda ağzımızdan çıkıveriyor. Yoksa gerçekten bir bilgisayar oyunun içinde miyiz? Homo Sapiensleri yöneten kişi, bu replikleri hepimizin beynine yerleştirmiş mesela? Ya da Adem ve Havva hikayesi gerçekmiş, Adem elmayı yiyince Cebrail kızmış: “Neden sen de kardeşin Mikail gibi olamıyorsun! 2 yaşında çocuk gibi davranıyorsun! Kaç kere söyledik sana o elma yasak diye! Cık cık cık.” Ve lanetleyip beynimizin kullanılmadığı düşünülen bitlerine bu cümleleri yazmışlar. O zamandan beri de kuşaktan kuşağa aktarılarak devam etmiş-miş...
Durum her ne ise, farketmez. Önemli olan bundan sonra değişim için neler yapabileceğimiz. Şiddetsiz İletişim diyorlar; şimdilerde herkes bunun eğitimini alıyor, atölyeler düzenleniyor. Ben de katıldım bir eğitime fakat ne yazık ki kitaplarda olduğu gibi kısa bir süre işe yaradı; sonra yine aynı şeyler olmaya devam etti. Gerçi eğitmenimiz söylemişti, bir seferde olmaz, yabancı bir dil öğrenir gibi sürekli çalışmanız gerekir diye. Ben atölyeciliğin salihatı için zannetmiştim ama haklıymış gerçekten. Hatta, az bile söylemiş, yeni bir dil öğrenmekten daha zor; çünkü burada bir de yanlış kaydedilmiş bir şeyi silip üzerine yenisini kaydetme olayı var. Ve bu ilkel beynimizde kayıtlı olduğu için oraya ulaşmak, oradaki verileri değiştirmek epey çaba gerektiriyor.
Şiddetsiz İletişim’e geçmeden önce iletişim’in ne olduğunu anlayalım. Vikipedi, iletişimi, “belirli mesajların kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir hedefe/alıcıya aktarılması süreci” olarak açıklıyor. “Örneğin bir konuşmacı (kaynak) ortak bir dil aracılığıyla (ör: Türkçe) kodladığı belirli kelimeleri (mesaj/ileti) ses dalgaları ve hava yoluyla (kanal) dinleyiciye/alımlayıcı (hedef) aktarır.”
Ah, keşke bu kadar basit olsa! Aslında istek ve ihtiyaçlarımızı karşılıklı olarak açık bir şekilde ifade edebilsek hiçbir problem olmayacak ama işte insan iletişimi ne yazık ki farklı işliyor.  Mesela çocuğumuz bize “Eşşek baba” dediğinde;  
- Hımm, çocuğum benim eşşek olduğumu düşünüyor. Görme algısında bir problem var demektir. Yarın göz doktorundan bir randevu alayım.
demiyoruz, "çocuğum bana kızmış olmalı" diyoruz. Demek ki çocuğum kızgın olduğunu ifade ederken farklı kelimeler kullanıyor. Yani mesajını kodluyor. Ve biz de bu kodu çözüyoruz. Ona göre, geribildirimde bulunuyoruz. İletişim diyagramımızı güncellersek, aşağıdaki şema Homo Sapiens için daha doğru olacaktır:
Gerçi bazen bundan da karışık olabiliyor. Mesela, çocuğumuz bizimle sözlü iletişim kurmadan direkt kardeşini sinir etme üzerinden mesajını gönderiyor. Mesaj, “kardeşin ağlaması” olarak bize geliyor. Aslında çocuğun demek istediği “ilgiye ihtiyacım var, zor bir gün geçirdim, bir yetişkin tarafından sarılıp sarmalanmalıyım”; ama biz kodu doğru açamayınca başlıyoruz büyük çocuğa kızmaya. Sonra onun geribildirimi de “Zaten hep o haklı, en çok onu seviyorsunuz, hep onu koruyorsunuz. Siz beni sevmiyorsunuz, böhüüü” oluyor. Bu şekilde, elimizde artık 1 değil 2 tane ağlayan çocukla kalakalıyoruz.  
Oysa çocuğumuz, “Anne-baba benimle ilgilenmenize ihtiyacım var” dese, hemen şefkatli kollarımızı açıp çocuğumuzu sarıp sarmalayacağız, onu ilgiye ve sevgiye boğacağız. Ama işte o mesaj farklı şekilde kodlanıp gelince tökezliyoruz, yapamıyoruz.    
Bir de hiçbir şey yapmadan mesaj iletme durumu var. Bu daha çok ikili ilişkilerde yaşanıyor. Sevgililerden biri, bir sebepten diğerine küsüyor ve hiçbir şey söylemeden diğer sevgilinin bunu anlamasını bekliyor. Bu durum sevgili kişinin sabrına ve kriptografi yeteneğine bağlı olarak bazen günlerce sürebiliyor. Neyse ki ilişkinin o devirlerini geçtik ama genç okuyucular varsa, diyeceğim o ki, yapmayın, etmeyin, karşınızdaki müneccim değil, yazık, o sadece sade bir insan! Sevgiliniz erkekse, neden küstüğünüzü anlaması epey bir zamanını alacaktır, hatta çoğu zaman anlatsanız bile anlayamayacaktır. O yüzden siz mesajınızı hiç kodlamadan direkt iletin ki boş yere acı çekmeyin, vakit kaybetmeyin, yazıktır, günahtır.  
Neyse biz konumuza dönecek olursak: neydi? Hah, ebeveyn-çocuk ilişkisi. Çocuktan gelen mesajları çözme başarımız pek parlak olmadığı gibi, bizim çocuğumuza mesaj iletme durumumuz da bazen içler acısı olabiliyor. Örneğin, ben bir yere yetişeceksem ve küçük kızım her zaman olduğu gibi yolda karşısına çıkan her minik şeyle bir dünya kurup, içerisine derinlemesine dalıyorsa, başlıyor bir taraflarım seğirmeye! Ve mesajım ağzımdan şu şekilde kodlanarak çıkıyor:
- Hadi artık, yeter! Sürekli oyalanıyorsun. Çok sorumsuzsun! Senin yüzünden geç kalıyoruz. Çok yavaşsın! Çabuk ol!
Peki çocuğum bu kodu nasıl çözüyor? Muhtemelen “Ben yavaşım, ben sorumsuzum, ben kötüyüm.” diye çözümlüyor.
Ama aslında bizim iletmek istediğimiz asıl mesaj ne?
“Gideceğimiz yere zamanında gitmek benim için önemli. Geç kaldığım zaman telaşlanıyorum.”
Yani bu mesajı kimseyi suçlamadan direkt olarak da söyleyebiliriz ve fakat olmuyor, özellikle stres durumlarında, kaydedilmiş belli cümleler ağzımızdan otomatik olarak çıkıyor. 
- Dikkat etsene! Sakar! Ağlayacak bir şey yok ortada! Kaç kere söyledim sana! Angut musun! Çabuk giy şunu!
Şimdi hepimiz çocuklara bu şekilde hitap edilmemesi gerektiğini biliyoruz. Ama dediğim gibi, beynimizin derinliklerinde kayıtlı, evrensel ortak hafızaya ait bu cümleler bazı anlarda pörtleyiveriyor. Ve bunlar kuşaklar boyu aktarılarak devam ediyor.

Peki ne yapabiliriz? Mecbur muyuz bu cümleleri tekrar etmeye?
Tabii ki değiliz. Fakat bilinçli bir çaba harcamadıkça bunları değiştirmemiz mümkün değil. Bu yüzden Şiddetsiz İletişim eğitmenimizin söylediği gibi, bu dili yabancı bir dil öğrenir gibi sürekli çalışmamız gerekiyor. Çünkü bu dil bize yabancı bir dil: Saygı dili.
Şimdi önce geçen yazıda çalıştığımız şeyi tekrar edelim:  
Kriz! Çocuk kötü bir şey yaptı! Yalan söyledi ya da birisinin eşyasını izinsiz alıp eve getirdi. Arkadaşına vurdu. Kardeşini ağlattı. Size kötü sözler söyledi. Ödevini yapmadı. Yemeğini fırlattı. Gizlice telefonunuzu alıp yatakta geç saatlere kadar oynadı. Gece söylediği saatte eve gelmedi.  
Ve tüm bunlar sizi hüsrana uğrattı, deliye dönmeniz an meselesi. Amanin!!!
Ne yapıyoruz? Hemen ortamdan uzaklaşıp derin nefesler alarak amigdalamızın aklımızı kaçırmasını engelliyoruz. Yoksa büyük pişmanlık duyacağız. Bu yüzden sessiz sakin bir yere kaçıp 20 saniye derin karın nefesleri alarak duygumuzu isimlendiriyoruz: çok sinirliyim, çok endişeliyim, çok kızgınım, çok korkuyorum!
Yeterince sakinleştiysek eğer (bazen 1-2 gün sürebilir bu; o yüzden gerçekten sakinleştiğimize eminsek) geri dönüp çocuğumuzla bu durumu konuşuyoruz. Tabii onun da aynı şekilde sakinleşmiş olması gerekiyor. Çünkü aksi takdirde doğru kodlarla iletişim kurmamız çok zor olacaktır.
Bu aslında en önemli kural: SİNİRLİYKEN ASLA TEPKİ VERME!
Geri kalanları doğru yapmasak bile bunu mutlaka yapmalıyız.
Ama ben gerisini de doğru yapmak istiyorum derseniz bu konuda yazılmış çok iyi kitaplar var: Etkili Anne-Baba Eğitimi ve Şiddetsiz İletişim (küçük çocuğu olanlar için bir de Dramsız Disiplin kitabı).
Etkili Anne-Baba Eğitimi, Dr. Thomas Gordon’un yazdığı, pek çok modern ebeveynlik kitabının öncülü olan, çok iyi çalışılmış bir kitap. Dr. Gordon, çatışma çözme ve etkili iletişim konusunda çok çeşitli programlar geliştirmiş. Burada önerdiği model de demokratik ve katılımcı olması dolayısıyla çocukları da işin içine katıyor ve onların da sorumluluk almasını sağlıyor. Farklı farklı durumlara uygun formüller vermek yerine gerçekten etkili olacak tek bir yöntemi çok güzel bir şekilde öğretiyor.
Etkili Anne-Baba Eğitimi kitabında daha çok, çocuklarımızın gerçek ihtiyaçlarını nasıl ortaya çıkaracağımızı ve birlikte nasıl çözüm bulacağımızı öğrenirken, Şiddetsiz İletişim kitabında daha çok kendi istek ve ihtiyaçlarımızı karşımızdaki insana nasıl düzgün bir şekilde ileteceğimizi öğreniyoruz. İki kitabı da şiddet-siz bir şekilde tavsiye ediyorum. Alır okursanız çok iyi olur :)
Sonuca giden yol
Şimdi bunları okudunuz ve her şey çok güzel olacak sanıyorsunuz ama maalesef yanılıyorsunuz. Öyle kolay olsaydı, 10 yıl sonra burada oturmuş, hâlâ bu konularla ilgili yazıyor olmazdım. Bunları düzeltmek için yine beyinle ilgili birtakım şeyleri bilmek gerekiyor. Bu yüzden sizin için araştırdım, yabancı dil öğreniminde en etkili yöntemleri buldum.
Şaka şaka :) Çok uzattım, farkındayım. O yüzden, pratikte ne yaptığımı anlatıp bitiriyorum hemen. 3 sene önce yapmıştım bu çalışmayı. Büyük kızım 7, küçük 3 yaşındayken, “Script Kartları” adını verdiğim bir dizi kart hazırladım. Her gün karşılaştığımız senaryolar için söylenebilecek replikleri not ettim ve bunları her gün tekrar ettim:   


Şimdi mesela, üstlerine bir şey döküldüğünde onlar söylüyorlar: “Olsun, yıkarız geçer.” Ailecek otomatik bir tepkiyi değiştirmeyi başardık, hatta belki gelecek kuşaklar da çocuklar üstlerine bir şey döktüğü zaman: “Dikkat etsene! Sakar mısın!” gibi şeyler söylemeyecek.
Artık bu tarz konularda sorun yaşamıyoruz. Hiç sorun yaşamıyoruz demeyi isterdim ama tabii ki böyle bir dünya yok. Çocuklar büyüdükçe yeni senaryolar ortaya çıkıyor. Ve bu senaryoların içerisinde benim daha önce duymadığım yeni cümleler ağzımdan çıkıyor. Böyle durumlar olduğunda bir yere not ediyorum, çünkü biliyorum ki tekrarlayacak.
O yüzden önerim, şu andan itibaren sizi nelerin tetiklediğini bir yere not edin. Muhtemelen bir patern çıkacaktır. Eğer ruhubohcadagezen Hülya Tosun gibi bir hayatınız yoksa aynı senaryo tekrar edecektir. “Kaç kere söyledim sana!” cümlesinin evrensel olarak bir klasik haline gelmesi de işte bu sebeptendir. O yüzden bu klasiği yaşamaya başladığınızı fark ettiğiniz anda, bu durumu not edip kitaplardan alternatif olarak nasıl çözebileceğinizi öğrenip senaryoyu baştan yazabilir ve bu şekilde mutlu sona ulaşabilirsiniz.
Misal bizim en son başımıza gelen olay, ikinci kez tekrar edince, bir kenara not aldım. Belki basit bir olay ancak beni rahatsız etti: Büyük kızım iki haftadır beden eğitimi dersinin olduğu gün okula ısrarla kalın kar botlarıyla gitmek istiyordu --ben de ısrarla gitmemesini. Spor ayakkabı giydirme konusunda savaş veriyordum ve tabii ki ben kazanıyordum --ama nefretini!
Aslında, biliyordum ki “ergenler, ebeveynlerine değil, onların gücüne isyan ederler.” Biliyordum ki “ebeveynler, güç ve otoritelerini kullanarak çocuğu bir şey yapmaya her zorlayışlarında, onun kendini denetleme ve sorumluluk edinmeyi öğrenme şansını elinden alırlar.” Biliyordum ki “insanlar alınmasında katkıları olan kararları uygulamaya, kendilerine zorla kabul ettirilen kararları uygulamaktan daha istekli olurlar.” Ve biliyordum ki “ebeveyn ve çocuk bir çatışmayı birlikte çözünce derin bir sevgi ve şefkat duygusu yaşarlar.” Ancak bilmek o anki durumu çözmeye yetmiyordu.
O yüzden ne yaptım? Bu durumu bir kenara yazdım. Ve bir daha bu durum yaşandığında senaryoda neyi değiştirebileceğime baktım. Tabii ki kendi repliğimi :)
ANNE: Bugün beden eğitimi dersin var.
ÇOCUK: Olsun ben botlarımı giyeceğim.
ANNE: Burada bir çatışmamız var. Sen kar botlarını giymek istiyorsun ama ben kar botların çok ağır olduğu için ayağını inciteceksin diye endişeleniyorum ve daha rahat hareket imkanı vereceği için spor ayakkabılarını giymeni istiyorum. İkimizin de kabul edebileceği bir çözüm düşünebilir misin?
ÇOCUK: Buldum. Spor ayakkabılarımı çantamda götürürüm, beden eğitimi dersinde rahatsız olursam giyerim.
ANNE: Hay ben Yöntem III’ün gözünü seveyim :)
Gerisi Thomas Gordon’un Etkili Anne-Baba Eğitimi ve Marshall B. Rosenberg'in Şiddetsiz İletişim kitaplarında…



1 comment:

Anonymous said...

ne harika bir yazı, teşekkür ediyorum size.tekrar tekrar okumam gerek.sonra da diğer yazılarınızı okuyayım.